ictihat
AİHM - ŞIK/TÜRKİYE DAVASI (No. 2), Dosya No : 36493/17, Tarih : 2021-04-19
# AİHM - ŞIK/TÜRKİYE DAVASI (No. 2), Dosya No : 36493/17, Tarih : 2021-04-19
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
ŞIK/TÜRKİYE DAVASI (No. 2)
(Başvuru no. 36493/17)
İHLAL KARARI
Madde 5 § 1 (c) • Makul şüphe bulunmaması • Gazete yazıları ve röportajları ile sosyal medya paylaşımları nedeniyle, terör örgütleri lehine propaganda yapıldığı veya yardım edildiği konusunda makul şüphe olmaksızın bir gazetecinin tutuklanması • Zaten bilinen olgulara ve olaylara ilişkin kamuoyu tartışması ve Sözleşme özgürlüklerinin kullanılması kapsamına giren suç iddiaları • Siyasi alanda şiddeti desteklemenin veya savunmanın söz konusu olmaması • Siyasi amaçlarla terör örgütlerinin şiddet ve terör içeren yasa dışı amaçlarına katkıda bulunma isteğine dair bir emare bulunmaması
Madde 15 • Duruma uygulanabilir nitelikte derogasyon tedbirinin söz konusu olmaması
Madde 5 § 4 • “İvedi inceleme” • Olağanüstü halin ilan edilmesi sonrasında Anayasa Mahkemesinin olağanüstü iş yüküyle gerekçelendirilen on üç ay ve yedi günlük süre
Madde 10 • İfade özgürlüğü • Tutukluluğun, müdahalenin hukuka uygunluğunu etkileyen hukuka aykırı niteliği
Madde 18 (+ 5 ve 10) • Ortaya konulmamış gizli bir amacın varlığı
STRAZBURG
24 Kasım 2020
Kesinleşme Tarihi
19 Nisan 2021
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Şık / Türkiye (no. 2) davasında,
Başkan,
Jon Fridrik Kjølbro,
Hâkimler,
Marko Bošnjak,
Valeriu Griţco,
Egidijus Kūris,
Branko Lubarda,
Arnfinn Bårdsen,
Saadet Yüksel,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türk vatandaşı olan Ahmet Şık’ın (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM” veya “Mahkeme”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 9 Mayıs 2017 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine yapmış olduğu başvuruyu (no. 36493/17);
başvurunun 3 Temmuz 2017 tarihinde Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi kararını;
davalı Hükümet tarafından ibraz edilen görüşleri ve bu görüşlere cevaben başvuran tarafından ibraz edilen görüşleri;
yargılamalara müdahil olma hakkını kullanan Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin (“İnsan Hakları Komiseri”) yazılı yorumlarını (Sözleşme’nin 36 § 3 maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44 § 2 maddesi);
düşünce ve ifade özgürlüğü hakkının desteklenmesi ve korunmasına ilişkin Birleşmiş Milletler Özel Raportörünün (“Özel Raportör”) yorumlarını ve ortak hareket eden şu sivil toplum kuruluşlarının yorumlarını: MADDE 19, Avrupa Gazeteciler Derneği, Gazetecileri Koruma Komitesi, Avrupa Basın ve Medya Özgürlüğü Merkezi, Avrupa Gazeteciler Federasyonu, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Sansür Endeksi, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu, Uluslararası Basın Enstitüsü, Uluslararası Kıdemli Avukatlar Projesi, Media Defence, Uluslararası PEN Kulübü ve Sınır Tanımayan Gazeteciler (“müdahil sivil toplum kuruluşları”), (Bölüm Başkanı, Özel Raportörün ve söz konusu kuruluşların Sözleşme’nin 36 § 2 maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 44 § 3 maddesi uyarınca müdahil olma taleplerini kabul etmiştir) dikkate alarak,
13 Ekim 2020 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonrasında,
aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir.
GİRİŞ
. Dava, Cumhuriyet gazetesinde araştırmacı gazeteci olarak görev yapan başvuranın, gazetenin genel olarak hükümetin politikalarını ve yetkililerin yasa dışı örgütlerle mücadele yöntemlerini eleştiren editoryal duruşu nedeniyle gazetenin yöneticileri ve bazı gazetecileri hakkında başlatılan ceza yargılamaları bağlamında tutuklanması ve tutukluluk halinin devamına ilişkindir. Başvuran, Sözleşme’nin 5 §§ 1, 3 ve 4 maddesi ile 10. ve 18. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
OLAY VE OLGULAR
. Başvuran, 1970 doğumlu olup; İstanbul’da ikamet etmektedir. Başvuran, İstanbul Barosuna kayıtlı avukat F. İlkiz tarafından temsil edilmiştir.
. Türk Hükümeti (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
. Başvuran söz konusu dönemde araştırmacı gazeteci ve yazar olarak görev yapmıştır. Başvuran, Cumhuriyet isimli günlük ulusal gazetede gazeteci ve muhabir olarak çalışmıştır.
. Cumhuriyet gazetesi 1924 yılında kurulmuş olup, Türkiye’nin en eski gazetelerinden biridir. Söz konusu gazete, mevcut hükümete yönelik eleştirel duruşu ve laiklik ilkesine bağlılığıyla bilinmektedir. Merkez solun ciddi bir gazetesi olarak kabul edilmektedir.
Başvuranın tutuklanması
Adli kararlar
. Başvuran 29 Aralık 2016 tarihinde evinde yakalanarak İstanbul Emniyetinde görevli polislerce gözaltına alınmıştır. Başvurandan, Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazıları ve röportajları ile sosyal medyada yaptığı paylaşımları nedeniyle, özellikle PKK (Kürdistan İşçi Partisi), FETÖ/PDY (Fetulahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması) ve DHKP/C (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) örgütlerinin de aralarında bulunduğu ve Hükümet tarafından terör örgütü olarak kabul edilen örgütler lehine propaganda yaptığı konusunda şüphelenilmiştir. Başvuran ayrıca, yazıları nedeniyle, Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinde düzenlenen Devletin organlarını aşağılamak suçuyla itham edilmiştir.
. Başvuran, 30 Aralık 2016 tarihinde, üzerine atılı suçlamalar konusunda İstanbul Cumhuriyet Savcısına avukatlarının eşliğinde ifade vermiştir. Cumhuriyet savcısı genel olarak başvurana Twitter isimli sosyal paylaşım sitesinde yaptığı 11 paylaşım ve kaleme aldığı ve Cumhuriyet gazetesinin web sitesinde ve ilgili gazetenin basılı nüshasında yayımlanan 5 köşe yazısı hakkında soru yöneltmiştir.
. Başvuran cevaben, somut davada yürütülmekte olan soruşturmayla oldukça benzer nitelikte olduğunu düşündüğü bir ceza soruşturması kapsamında 2011 yılında tutuklandığını belirtmiştir. Başvuran, söz konusu davaya bakan hakimlerin Fetullah Gülen ağının (FETÖ/PDY) mensupları olduklarını ve sahte delillerin esas alındığı suçlamalara dayanarak bireyleri özgürlüklerinden yoksun bıraktıklarını ileri sürmüştür. Başvuran, 2011 yılında olduğu gibi, savcı önüne çıkarılmasının nedeninin herhangi bir suçun olası varlığı ile ilgisi olmadığını ileri sürmüştür. Başvuran, ifadesinin alınmasını, gazeteci olarak yürüttüğü faaliyetlerine bir müdahale olarak gördüğünü eklemiştir. Başvuranın avukatları, adli makamların, önce Adalet Bakanının onayını almadan 301. madde kapsamında ceza yargılamalarını başlatma yetkisine sahip olmadıklarını belirtmişlerdir.
. Cumhuriyet savcısı, ifade alma işlemi sonrasında, başvuranın PKK, FETÖ/PDY ve DHKP/C gibi terör örgütleri lehine propaganda yaptığı şüphesiyle, tutuklanması için yargı kararı talep etmiştir. Cumhuriyet savcısı ayrıca suçun niteliğini, delil durumunu ve söz konusu suç için öngörülen en yüksek cezayı göz önünde bulundurmuştur.
. Başvuran yine 30 Aralık 2016 tarihinde İstanbul 8. Sulh Ceza Hakimliği önüne çıkarılmış ve iddia konusu eylemler ve hakkındaki şüpheler ile ilgili ifade vermiştir. Başvuran herhangi bir suç işlemediğini ileri sürmüştür. Başvuran, Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan köşe yazılarının ve sosyal medyada yaptığı paylaşımların terör örgütü lehine propaganda veya şiddete çağrı içermediğini, sadece ifade özgürlüğü bağlamında gerçek olaylar hakkında halka bilgi aktarmaya yönelik gazetecilik faaliyeti olduğunu iddia etmiştir.
. Ancak Sulh Ceza Hakimliği, duruşma sonunda, başvuranın gönderdiği 8 twiti ve kaleme aldığı 5 köşe yazısını dikkate alarak başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. Hakimlik ilk olarak, başvuranın PKK/KCK ve FETÖ/PDY isimli iki terör örgütü lehine propaganda yapma suçunu işlediğine dair kuvvetli şüphe bulunduğunu değerlendirmiştir. Hakimlik bu kapsamda, başvuranın, söz konusu terör örgütlerinin faaliyetlerini “savaş” veya “mücadele” olarak niteleyerek, terör örgütlerinin mensupları tarafından dile getirilen ifadelere benzer şekilde görüşlerini ifade ettiğini; başvuranın Türkiye’yi terör örgütlerini destekleyen bir ülke olarak göstermeye çalışırken, söz konusu örgütleri ise meşru örgütler olarak gösterdiğini; başvuranın, Türkiye’nin güney doğusunda Devlet görevlileri hedef alınarak saldırıların düzenlendiği, hendekler kazılıp barikatlar kurulduğu ve bombalar yerleştirildiği ve terör faaliyetlerinin devam ettiği bir dönemde, Devlet görevlileri hakkında “katil, mafya, şiddet” gibi terimler kullanarak, güvenlik güçlerinin terörle mücadelesini yasa dışı ve hatta terör faaliyeti olarak tanımladığını; terör örgütlerinin saldırıları üstlenmesine rağmen, başvuranın paylaşımlarında, güvenlik güçlerinin bombaları patlattığını ve savaş çıkarttığını belirterek terör örgütleri lehine propaganda yaptığını belirtmiştir. Söz konusu Hakimlik, başvuranın, oldukça farklı ve hatta rakip olan PKK ve FETÖ/PDY terör örgütleri lehine propaganda yaptığı iddiasında herhangi bir çelişki olmadığını, zira darbe girişimi sonrasında yürütülen soruşturmaların ve kamuoyuna yansıyan bilgilerin, dış destekli bu iki örgütün darbe sürecinde ve sonrasında iş birliği içerisinde hareket ettiklerini ortaya koyduğunu ifade etmiştir. Hakimlik ayrıca, başvuranın savunmasında Devlet ve yöneticileri hakkında ithamlarda bulunmaya devam ettiğini belirtmiştir. Hakimlik daha sonra, başvuranın tutuklanmasına gerekçe olarak, atılı suçun niteliğine, kanunda öngörülen cezanın ağırlığına, suçun basın yayın yoluyla işlenmiş olmasına ve başvuranın herhangi bir pişmanlık göstermeyip sorgu sırasında da söz konusu terör örgütlerinin açıklamaları ile aynı mahiyette açıklamalar da bulunmuş olması dikkate alındığında, tutuklama tedbiri dışındaki kontrol tedbirlerinin yetersiz olacağının açık olduğuna işaret etmiştir.
. Başvuran 1 Ocak 2017 tarihinde tutuklama kararına itiraz etmiştir. İstanbul 9. Sulh Ceza Hakimliği, 3 Ocak 2017 tarihli kararıyla, söz konusu kararda gösterilen gerekçeleri yineleyerek itirazın reddine karar vermiştir.
Tutukluluk halinin uzatılması
Sulh Ceza Hakimlikleri tarafından
. İstanbul 3. Sulh Ceza Hakimliği, Cumhuriyet savcısının talebi üzerine, 30 Ocak 2017 tarihinde, başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. Sulh Ceza Hakimliği, başvuranın Twitter hesabında yaptığı paylaşımların ve Cumhuriyet gazetesinde yazdığı yazıların, PKK/KCK ve FETÖ/PDY isimli silahlı terör örgütleri lehine propaganda niteliğinde olduğunu ve bu nedenle, başvuranın üzerine atılı suçu işlediği konusunda kuvvetli şüphe bulunduğunu değerlendirmiştir. Hakimlik ayrıca, tüm delillerin toplanmamış olmasını ve suçun sabit bulunması halinde verilecek ceza miktarı ile tutuklulukta geçirilen süre dikkate alındığında, başvuranın tutukluluk halinin sonlandırılmasını gerektirecek nitelikte lehine yeni bir delil bulunmadığı hususlarını göz önünde bulundurmuştur. Hakimlik son olarak, başvuranın tutuksuz yargılanmasının yeterli olmayacağını değerlendirmiştir. Başvuran, 9 Şubat 2017 tarihinde, terör örgütü lehine propaganda yaptığı şüphesine gerekçe oluşturabilecek nitelikte hiçbir delil bulunmadığını iddia ederek ve söz konusu yazıların ve paylaşımların, ifade özgürlüğüyle korunan gazetecilik faaliyetlerinin bir parçasını teşkil ettiğini ileri sürerek, 30 Ocak 2017 tarihli karara itiraz etmiştir. İstanbul 10. Sulh Ceza Hakimliği, 14 Şubat 2017 tarihinde, söz konusu kararın hukuka ve usule uygun olduğunu ve başvuranın tutukluluk halinin sonlandırılmasını gerektirecek nitelikte lehine yeni bir delil bulunmadığını belirterek, itirazın reddine karar vermiştir.
İstanbul 10. Sulh Ceza Hakimliği, 2 Mart 2017 tarihinde, başvuranın tutukluluk halini resen incelemiş ve önceki kararlarda yer verilen gerekçelerle aynı gerekçeleri göstererek tutukluluk halinin uzatılmasına karar vermiştir. Başvuran, 20 Mart 2017 tarihinde, itiraz gerekçelerini yineleyerek ve önceki kararda yer verilen gerekçelerin kopyalanmış olmasının yargı etiğine aykırı olduğunu ileri sürerek, 2 Mart 2017 tarihli karara itiraz etmiştir. İstanbul 11. Sulh Ceza Hakimliği 24 Mart 2017 tarihinde itirazın reddine karar vermiştir.
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından
. Davayı gören İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi -Cumhuriyet savcılığı tarafından düzenlenen ve başvuranın, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 220 § 7 maddesinde yer verilen örgüte üye olmamakla birlikte terör örgütlerine yardım etme suçunu işlemekle itham edildiği iddianamenin kabul edildiği- 19 Nisan 2017 tarihinden itibaren, başvuranın tutukluluk halini en fazla 30 günlük aralıklarla incelemiştir. İlgili hakimler, başvurana atılı suçların, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 100 § 3 maddesi düzenlenen “katalog suçlar” arasında yer aldığını belirtmişlerdir. Hakimler, başvuranın tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılması halinde, kaçma ihtimalinin bulunduğunu değerlendirmişlerdir. Hakimler bu bağlamda, Cumhuriyet gazetesinde görev yapan gazetecilere ilişkin yürütülen önceki soruşturmalarda, şüphelilerin fırsat bulur bulmaz yasal veya yasa dışı yollarla kaçtıklarını gözlemlemişlerdir. Hakimler ayrıca söz konusu olaylar kapsamındaki bütün davacıların ve mağdurların henüz tespit edilmediğini ve/veya kendilerinden henüz ifade alınmadığını belirterek, delillerin bozulma riskini de göz önünde bulundurmuşlardır.
. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, davanın esasına ilişkin 9 Mart 2018 tarihli duruşmanın sonunda, başvuranın tutuksuz yargılanmasına karar vermiştir. Söz konusu mahkeme, başvurana ilişkin ilgili bütün delillerin toplandığını, artık başvurana ilişkin gizlenme ihtimali olan delillerin bulunmadığını ve başvuranın, henüz ifade vermeyen tanıklar veya diğer sanıklar üzerinde baskı uygulayacağı yönünde kuvvetli şüphe bulunmadığını değerlendirmiştir. Mahkeme tutuklama tedbirinin artık orantısız bir tedbir olduğu ve adli kontrol tedbirinin yeterli ve uygun olacağı sonucuna varmıştır.
Dava konusu yazıların ve paylaşımların içeriği
. Cumhuriyet savcısının başvuranın yakalanmasına karar verirken ve hakimliğin başvuranın tutuklanmasına karar verirken atıfta bulunduğu ve Anayasa Mahkemesinin, tutuklama tedbirinin hukuka uygunluğu hakkında karar vermesine yönelik talep kapsamında dikkate aldığı, başvuran tarafından yazılan ve Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan ve başvuran tarafından sosyal medyada yapılan paylaşımlar şu şekildedir.
14 Mart 2015 tarihli “Ya Apo Kandil’e ya biz İmralı’ya” başlıklı yazı
. PKK liderlerinden Cemil Bayık ile yapılan röportajı içeren bu yazının tam metni şu şekildedir:
“Yazının giriş kısmı şu şekildedir: KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, “PKK'yi silah bırakmaya sadece Öcalan ikna edebilir” dedi.
Kandil’de görüştüğümüz KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık, sürecin ilerlemesi için Öcalan ile görüşmelerinin sağlanması gerektiğini söyledi. “İstenirse” kendilerinin İmralı’ya götürülebileceğini belirten Bayık, “Bizim istediğimiz artık Apo’nun İmralı’da tutulmamasıdır. Bu gecikmiş bir taleptir” dedi.
Gerillayı silah bırakmaya ikna edecek tek kişinin Öcalan olduğunu savunan Bayık, “Biz kim iktidarda ise onunla masaya otururuz. Bu sorunları çözenlerin hepsi ya faşist iktidarlarla meseleleri çözmüş ya da müzakere etmiştir” dedi. Bayık, Türkiye’de diktatörlüğü temsil eden kişinin Erdoğan olduğunu savundu.
Soru: Abdullah Öcalan ile doğrudan iletişime geçmeniz sağlanıyor mu?
Cevap: Hiçbir zaman doğrudan ilişkimiz olmadı. İlişki kurmak istediğimizi belirttik. Oslo sürecinde bunun olabileceği bize söylendi ama sözden öte herhangi bir şey ortaya çıkmadı. HDP heyeti gidiyor, görüşme notlarını getiriyor, varsa bizim mektuplarımızı götürüyor. Arada HDP heyeti var. Başka herhangi bir iletişim yok.
Alt başlık: Yüz yüze görüşmeliyiz.
Soru: Telekonferans ... dahil mi buna?
Cevap: Hayır. Telekonferans olmaz. Bizzat yüz yüze görüşmemiz gerekiyor.
Soru: Abdullah Öcalan’ın sizin yanınıza gelme şansı yok. Siz mi gideceksiniz? Siz giderseniz bırakmazlar...
Cevap: Biz de gidebiliriz. İstenirse götürebilirler fakat bizim istediğimiz artık önder Apo’nun İmralı Cezaevi’nde tutulmaması, özgürleşmesi gerektiğidir.
Soru: Banu Güven’le İMC televizyonu adına yaptığınız son söyleşinizde silah bırakma kararının Öcalan’ın katılacağı bir kongreyle olabileceğini söylediniz. Bu Öcalan’ın serbest bırakılması anlamına mı geliyor?
Cevap: Elbette. Önder Apo gelip görüşmeden hiç kimse gerillayı ikna edemez. Biz bu hareketin eş başkanlığını yürütüyoruz ama biz bile gerillayı ikna edemeyiz. İkna edecek tek kişi önder Apo’dur. Gelip gerilla ile gerilla komutanlarıyla görüşürse ancak o zaman ikna etmek mümkün olur. Onun dışında ikna edebilecek bir güç yoktur.
Alt başlık: Bizim etkimiz sınırlı
Soru: Öcalan’ın silah bırakma kararını yöneticiler gerillaya deklare etse bile yeterli olmaz mı?
Cevap: Bizim gerillamız elbette normal bir gerilla değil. Düz bir asker değil. İdeolojiktirler. Eğitilmişlerdir. Amaçlara ve önder Apo’ya bağlıdırlar. Bizim etkimiz sınırlıdır. Ancak önder Apo gelip onlarla konuşursa ikna olabilirler.
Soru: Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmasını talep etmek ne kadar gerçekçi?
Cevap: Bana göre gerçekçidir. Hatta gecikmiş bir taleptir.
Soru: Olabilirlik koşulu ne kadar gerçekçi?
Cevap: Olabilirlik koşulları da vardır. İstenirse rahatlıkla gerçekleşir. Bu karar iktidarın, devletin elindedir. Türkiye’de devletle iktidar istediği gibi algı yaratabilmekte oldukça etkilidir. İsterse önder Apo’nun serbest kalması gerektiği algısını rahatlıkla yaratabilir ve toplumda bir tepkiyle karşılanmaz.
Alt başlık: Üzerimize düşeni yaptık
Soru: Bu koşul gerçekleşmezse Türkiye içindeki silahlı mücadelenin sona ermeyeceğini, silahların bırakılmayacağını mı anlamalıyız?
Cevap: Silahlı mücadelenin son bulması için Türk devleti ve hükümetinin atması gereken adımlar vardır. Biz bu halkın sorunlarını çözmek için ilk önce siyasi bir mücadele yürüttük. Hiçbir zaman silahlı mücadele istemedik. Ancak bize sadece bu yol bırakıldı. Devlet katında reddedilen bu sorunu başka türlü görünür hale getiremezdik. Bu sorunu tüm yönleriyle ortaya çıkarmak, çözüm ortamını yaratmak ancak silahlı mücadele ile mümkün oldu. Yeterli düzeyde silahlı mücadele yürütüldüğüne inanıldıktan sonra da sorunu siyasi taleplerle dile getirmeye başladık. Tek taraflı olarak defalarca ateşkes ilan ederek bunun zeminini yaratmaya çalışıyoruz. Biz kendi cephemizden atılması gereken tüm adımları attık.
Alt başlık: İmza atılmadan adımlar atılmaz
Soru: Nedir onlar?
Cevap: Dünyada hiçbir gücün atmadığı adımları attık. ünyada benzer sorunların olduğu yerlerdeki örneklere baktığımızda üçüncü bir tarafın gözetiminde ateşkes olur, gerilla mevzilerinden çıkar, esirler bırakılır ve sonra savaş durdurulabilir. Üçüncü tarafın gözetimi olmadan, taraflar anlaşmadan, imza atmadan bu adımlar atılmazdı. Biz bunlar olmadan bile tek taraflı olarak bu büyük adımları attık. Ama artık atacağımız başka adım kalmadı. Sıra devlet ve hükümettedir. Onlar bunu yaparsa biz üzerimize düşeni tereddütsüz yaparız. Önder Apo, eğer müzakere başlayacaksa paralel adımlar atılması gerektiğini söylemesine rağmen bu olmadı. Tek taraflı hatta merdiven basamaklarını zıplayarak adımlar atmak mümkün değilken biz geçmişte bunların hepsini yaptık. Ama devlet ve hükümet bunun karşısında atması gereken adımları atmadı.
Alt başlık: Türkiye, üçüncü tarafı hiç istemedi
Soru: Üçüncü bir taraf var mı peki? Geçmişte oldu mu?
Cevap: Hayır şu anda yok. Bir dönem, Oslo sürecinde vardı. Ama Türkiye devleti üçüncü tarafı hiçbir zaman istemedi.
Soru: Üçüncü taraf derken bağımsız bir yapıdan mı yoksa bir devlet gözetiminden mi bahsediyorsunuz?
Cevap: Biz aslında daha 2013 Nevruzu’nda önder Apo tarihi açıklamayı yapmadan önce kendisiyle HDP heyeti üzerinden haberleşiyorduk. Biz hem Apo’ya hem de devlet ve hükümete şunu ilettik: Mademki tarihi bir açıklama yapılacak, Kürt sorununun demokratik yöntemle çözümü ortaya konacak, o halde bunun mekanizmalarını da ortaya konması gerekiyor. Bizim önerimiz üçüncü bir tarafın olmasıdır.
Soru: İşaret ettiğiniz belirli bir adres var mıydı?
Cevap: Hayır. Türkiye parlamentosu olabilir veya Türkiye sivil toplum örgütlerinden oluşturulabilecek bir komite de olabilirdi. Birçok seçenek sunduk. Kabul etmeyerek iki taraflı olarak bunu çözelim dediler. Yerel, milli bir çözüm olmasını istiyoruz dediler. Aslında ipe un sermekti bu. Çünkü dünyada böylesi bir çözüm örneği yok. Ama Türkiye bu yönde adım atmadı. Üçüncü taraf olursa süreç bozulur, ilerlemez dediler.
Alt başlık: Gerçekçi değildi
Cevap (devamı): Bize göre gerçekçi değildi. Sorunu çözme niyetleri olup olmadığı açığa çıksın diye, madem istemiyorsunuz sizin dediğinize de varız dedik. Çünkü biz çözüm istiyoruz. Bu yüzden o şartları da kabul ettik. Ama gördük ki milli ya da yerel dediklerinde de bir çözüm amacı yok.
Alt başlık: Kürt sorununu kabul etmiyorlar
Soru: Bu söylediğinizden hükümetin ya da Türkiye devletinin Kürt sorununu değil de PKK sorununu mu çözmek istediğini anlamalıyız?
Cevap: Tamamen öyle. Devlet ve hükümeti Kürt sorununu kabul etmiyor. Kürt halkı diye bir halkı kabul etmiyor. Sorun siyasi olarak ele alınmak ve çözülmek zorundadır.
Alt başlık: Tezleri iflas etti
Cevap (devamı): Meseleye terör sorunu diye yaklaşırsanız zaten çözümünüz de savaşla olur. Türkiye devleti, “Kürt sorunu yok, terör sorunu var” tezi üzerinden hareket ediyor. Ama artık bu tez iflas etmiştir. PKK’nin mücadelesi ne Türkiye’nin içinde ne de uluslararası alanda bu yaklaşımın sürdürülemeyeceğini ortaya çıkardı. Bunu bütün dünya da görüyor ve gelinen nokta da artık bu sorunu çözmekten kaçamazlar.
Alt başlık: Biz suç işlemedik
Soru: AKP kanadı görüşme masasında PKK’yi affedilmesi gereken suçlular olarak mı yoksa artık sınır ötesine taşan ve uluslararası aktörlerin de içinde yer aldığı Kürt sorununun önemli bir aktörü olarak mı görüyor?
Cevap: Elbette Türkiye hükümetine göre suçluyuz. Ama biz herhangi bir suç işlemedik. Bir halkın en doğal haklarının mücadelesini yürütüyoruz. Onlar ise böyle bir halk ya da haklarının olmadığını söylüyor. Onların yasalarına göre de suç işlemiş sayılıyoruz. Bu suçsa biz bu suçu işledik ve işlemeye de devam edeceğiz. Ta ki amaçlarımıza ulaşıncaya kadar.
Alt başlık: Ankara'nın 'Yerel çözüm' demesi gerçekçi değil'
Soru: Nedir amacınız?
Cevap: Bu halkın en doğal haklarını kazanmak. Bir kere Kürt sorunu sadece Türkiye’nin bir sorunu değil. Kürtlerle Türk devletinin ve hükümetlerinin arasındaki bir sorun da değil. Ortada bunu aşan bir sorun var. Türkiye’yi ilgilendirdiği kadar Ortadoğu’yu ve hatta uluslararası alanı ilgilendiren bir sorun var. Kürdistan parçalanmış bir ülke ve halktır. Her bir parçası da bir başka devletin egemenliği altındadır. Hepsi de sahip olduğu parça üzerinde politika yürütüyor. Bu devletlerin uluslararası alanda çeşitli güçlerle de ilişkisi var. Hem bu açıdan herkesi ilgilendiriyor hem de bu sorunu ortaya çıkaran, ağırlaştıran uluslararası bölgesel nedenler var. Bölgede önderliği alan ABD var. NATO ülkesi olan Türkiye Avrupa Birliği adayı ve İslam Birliği Teşkilatı’na üye.
Alt başlık: Dünyanın bütün güçleri içinde
Cevap (devamı): Dolayısıyla bu sorun bütün bu yapıları ilgilendiren bir mesele haline gelmiştir. Türkiye ile herhangi bir sorunu çözmek ABD, NATO, AB ve İslam Teşkilatı ile bir sorunu çözmek anlamına geliyor. Kısacası dünyanın bütün güçleri bu sorunun içindeyken Türkiye’nin milli ya da yerel çözüm demesi gerçekçi değil.
Alt başlık: 28 Şubat'ı özellikle istedi
Soru: 28 Şubat’ta HDP ve AKP’nin toplantısında Öcalan’ın deklare ettiği 10 maddelik bir plan ortaya konuldu. Böylece Öcalan sürece dair son sözünü söyledi mi?
Cevap: Hayır. Çünkü son sözü söylemek artık amaca ulaşmak demektir. O anlamda orada bir bitiş ve gerileme, çürüme ve yozlaşma başlar. Oysa önder Apo ve PKK, devrimi devrim içinde gerçekleştirmeyi amaçlar.
Soru: Son sözden kastım şu; 10 maddelik bir deklarasyon ortaya konarak AKP de bir sorumluluğun altına sokulmuş olundu. Sorumluluğun yerine getirilmemesi durumunda ne olur?
Cevap: Önder Apo ısrarla açıklamanın 28 Şubat’ta yapılmasını istedi. Darbe karşıtı bir hareket olduğumuz için açıklamanın 28 Şubat’ta yapılması istendi. Ortak açıklama taraflarca imzalanmış ortak bir metninin duyurulmasıyla olur. Orada tabii ki hükümet ve HDP heyeti birlikte görüntü verdi. Anlamlıydı. Çünkü ilk kez hükümet, sorumluluk altına girdiğini gösteriyordu. Türkiye’nin böyle bir adım atması kolay olmadı ve önemlidir.
Soru: Peki, sorumluluk yerine getirilmezse ne olacak?
Cevap: Öcalan çağrı yapacak, PKK silah bırakacağını açıklayacak. Böylece sorun çözülmüş olacak. Toplumu aldatmaya yönelik sığ bir kurnazlıktır bu. Bu yanlış algıyı topluma yayarak seçimlerde başarı kazanmak istiyorlar. Kürt hareketi bunları yutmaz.
Alt başlık: Demokrasi olsa Kürt sorunu olmaz
Soru: Peki, neden AKP’yle masaya oturmaya devam ediyorsunuz?
Cevap: Biz kim iktidarda ise onunla masaya otururuz. Bu yadırganamaz. Dünyada benzer sorunları çözenlerin hepsi ya faşist iktidarlarla ya da diktatörlerle meseleleri çözmüş ya da müzakere etmiştir. Burada olan da budur. Türkiye’de demokratik bir yönetim olsa zaten ne Kürt sorunu ne de demokrasi sorunu olur.
Soru: Türkiye’de faşizmi Erdoğan ve AKP mi temsil ediyor?
Cevap: AKP hegemonyasını ve diktatörlüğü temsil eden Erdoğan’dır. AKP bir yandan Türkiye’de Erdoğan diktatörlüğünü geliştirecek öte yanda güya Kürdistan’da sorun çözecek. Bu mümkün değil.
Soru: Milliyetçi seçmene yönelik bir politik girişim mi bunlar?
Cevap: Hem milliyetçi kesime sesleniyor hem de bizi tahrik ederek, halkı kışkırtarak adeta “yeter artık” deme noktasına getirerek bizi masadan kalkmaya zorluyor. AKP sorunu çözmez, tahrik etmeye devam eder, sürecin önünü tıkarsa tek taraflı olarak sorunu çözmekte bir aşamaya kadar gelebilirsin. Bunların üstüne tahrikleri ve tehditleri de eklerseniz masadan bizi kalkmaya itebilirlerdi. Bütün çabaları da bu yöndeydi ama sonuçsuz kaldı.
Alt başlık: AKP oy hesabı yapıyor
Soru: AKP’nin bundan çıkarı ne? Masadan kalksanız kazancı ne olur?
Cevap: Elbette olur. Kendisini hep sorunu çözen taraf, bizi de çözüme karşıymışız gibi gösteriyor. Bizi zorlayarak çözüm noktasına getiriyor, adımlar attırıyor sabırlı davranıyor. Bunu işliyorlar. Eğer masadan biz kalkarsak, “Ben sorunu çözmek istedim. Sabırlı davrandım ama PKK çözüme gelmeyip savaşta ısrar etti. Barışa razı olmadılar. Savaşın dışında bir şey düşünmüyorlar” diyecekler. Böylece kendisine haklılık kazandırıp bunu da oya dönüştürecek. Hesapları hep bu yöndedir.”
31 Mart 2015 tarihli “Öldürülmeden yarım saat önce eylemcilerden Ahmet Şık'a çarpıcı açıklamalar” başlıklı röportaj
. 31 Mart 2015 akşamı Cumhuriyet gazetesinin internet sitesinde yayımlanan bu röportaj şu şekildedir:
“Giriş: Cumhuriyet muhabiri Ahmet Şık, öldürülmeden yarım saat önce eylemcilerle telefonda görüştü. Neden eylemi yaptılar, ne istiyorlar, Avukatlar mı, Savcı ile ne konuştular hepsini cevapladılar.
Eylemciler Bahtiyar Doğruyol ve Şafak Yayla, rehin operasyonunda öldürülmeden yarım saat önce telefonda Ahmet Şık'ın sorularını cevapladılar. İşte Ahmet Şık'ın soruları ve eylemcilerin cevapları:
Soru: Eyleminizi bitirecek misiniz? Müzakereler ne aşamada?
Cevap: Twitter hesabımızdan soruşturma dosyasında öne çıkan polislerin polislerin sicil numaralarını yayınladık. Dosyaya göre emniyet kriminal bürosu 21 şüpheli polisten bu üçünün öne çıktığını tespit etmiş. Bu üç polisin B.E.’yi vuranlar olabileceğini öğrenmiş bulunuyoruz. Zaten savcı da bize bu bilgiyi verdi. Müzakerede, bu üç polisin kimliğinin canlı yayında açıklanmasını talep ediyoruz. B.E.’yi öldürenlerin yüzde 99 ihtimalle bu polisler olduğunu müzakere yürüten heyettekiler de bize söyledi. Biz de, canlı yayında bu isimlerin kamuoyuna açıklanmasını talep ediyoruz. Burada dosyaları da inceledik. Şüpheli polislerin fotoğraflarına baktık. Kriminal büronun hazırladığı raporda bu üç polis kırmızı çerçeve içine alınmış zaten. Birini adı G.T. Sicil numarası .... Diğer polislerin de sicil numaraların verdik ve canlı yayında isimlerin açıklanmasını istiyoruz.
Soru: Talebinizin karşılanacağını düşünüyor musunuz?
Cevap: B.E.’nin faillerinin isimleri bugüne kadar biliniyordu ama açıklanmadı. Bizim bu girişimimizle açıklanacak ve yargılama olacak. A.İ.K.’nın ve E.S.’nin davalarında da katiller biliniyordu. Ama yargılamanın nasıl sonuçlandığı ortada. Katiller hiçbir zaman gereken cezayı almıyor. Bu yüzden katillerin halk mahkemelerinde yargılanmasını istiyoruz. Zaten ikinci talebimiz de budur.
Soru: Talep karşılanmazsa ne olacak?
Cevap: Talebimizi nettir. İsimler canlı yayında açıklanmalı. Müzakereciler verdikleri taahhüdü yerine getirsinler. Polislerin kimlikleri açıklansın. Bu polisler de canlı yayında suçlarını itiraf etsinler. Bu talep karşılandığı noktada daha önce açıkladığımız diğer taleplerimizi müzakere edebiliriz. Eğer talebimiz karşılanmazsa başta söylediğimizi gerçekleştiririz. Polislerin sicil numaralarını verdik. İsimler açıklansın istiyoruz. İsimler açıklandıktan sonra eylemimizi bitirebiliriz. Şimdi son bir görüşme yapıyoruz ve yarım saatlik bir süre tanıdık (Saat 19:40). Eğer canlı yayına çıkıp suçlarını itiraf etmezlerse görüşme sona erecektir. Telefon iletişimi de bitecek ve savcıyı cezalandıracağız.
Soru: Emniyet müdürü ve başsavcı yardımcısının öğle saatlerinde canlı yayında açıklama yapmasını da siz mi talep etmiştiniz?
Cevap: Evet bizim talebimiz doğrultusunda o açıklama yapıldı. Eyleme başladığımızda 3 saat süre tanımıştık. Sürenin dolmasına az bir süre kala müzakere heyetiyle irtibata geçebildik. Yetkililerin B.E.’nin katillerini açıklayacağını taahhüt etmesi üzerine, bu açıklama yapılırsa müzakere sürer dedik. Bunun üzerine emniyet müdürü ve başsavcı vekili canlı yayında açıklama yaptı. Biz de süreyi uzattık. Eğer açıklama yapılmasaydı süre uzamayacaktı.
Soru: İçeri girerken avukat kimliği kullandığınız ya da bizlerin de avukat olduğunuza dair bilgiler dolaşıma girdi? Adliye'ye silahlarla nasıl girdiniz?
Cevap: İçeri nasıl girdiğimizle ilgili herhangi bir açıklama yapmayacağız. Mutlaka zamanla ortaya çıkacaktır. Ama şu aşyamada açıklama yapmayacağız. Bu tür dedikodular avukatları hedef haline getiriyor. Ama bu eylemde avukatların hedef olması için bizim avukat kimliği ya da cübbesi kullanmamıza gerek yok. Bu ülkede avukatlar defalarca hedef oldu. Müvekkillerine sahip çıktıkları için hapislere atıldılar hatta öldürüldüler. Bu yüzden bizim eylememizle avukatların hedef haline getirilmesi söz konusu değil. Çünkü AKP'den ve düzenden yana olmayan herkes zaten bu ülkede hedeftir. Bizler de avukat değil DHKP/C savaşçılarıyız. Sonuçta biz bu eylemi yapmaya karar verdik ve bunun için de her türlü yöntemi denedik. Bu eylem mecbur bırakıldığımız bir yöntemdir.
Soru: Silahlı eylem yapmak adaleti sağlar mı?
Cevap: Devrimciler bu ülkede adaletin sağlanması için çok çaba sarfettiler. Bugüne kadar bir çok eylem oldu. Devrimciler eylem yaptı, avukatlar zorladı. Katiller yerine bi eylemleri yapanlar tutuklandı. Haklarında soruşturmalar açıldı. İşkence gördüler. B.E. için istenen adalet sadece düzenin kendi çıkarları söz konusu olduğunda ortaya çıkıyor ve adalet talep edenleri tutukluyor. Biz de bugün adaleti sağlamak için buradayız. Kullandığımız yöntemler ve eylemimiz meşrudur.
Soru: Talep karşılanmazsa savcı beyi cezalandıracağınızı söylüyorsunuz. Bu meşru mu?
Cevap: Biz bu olmasın diye uğraşıyoruz. Talebimizin karşılanıp karşılanmaması ve savcının başına bir şey gelmemesi kendi ellerinde. Sonuçta kendi savcıları ve kendi polisleri. Onların düzenini koruyan savcılar ve polisler. Başlarına bir şey gelsin istemiyorlarsa talebimizi yerine getirsinler. Biz düzenin, kendi insanlarına da değer verdiklerini düşünmüyoruz. Kullanır, harcar, atarlar. Bundan sonrası kendilerine kalmış. Daha fazlasını pazarlık konusu yapmıyoruz.
Soru: Savcının sağlık durumu nasıl? Kendisiyle konuşabilir miyiz?
Cevap: Kendisiyle sizi konuşturamam. Ama sağlık durumu iyi. Zaten bir başka savcı arkadaşıyla ve polis yetkilisiyle telefonla konuştu. Sağlığını iyi olduğunu kendisi de söyledi.
Soru: Savcı beyle herhangi bir tartışmanız oldu mu? Kendisinin Berkin Elvan'ın falilerinin bulunması için çaba harcadığına ilişkin haberler var medyada?
Cevap: Evet, kendisiyle konuştuk. Savcı bey kendisini savunmaya çalışıyor. Ama dosyaya baktığınızda sadece avukatların başvurularını görüyorsunuz. Savcının dosyayı ilerletmek için bir çabasını görmüyorsunuz. Dosyanın bugüne kadarki gelişim sürecini biliyoruz. Bugüne kadar hiçbir şekilde savcılar olaya el atmadı. Avukatlar ve aileler kamera görüntülerinin peşine düştü. Devrimciler defalarca bunun için eylemler yaptı. Gözaltına alındı. İşkence gördü. Tutuklandı. Bu dosyada savcıların bir adım atması söz konusu değil. Zaten benzer bütün davalarda da yargının ne yaptığı ortada. Sadece devleti ve suçlularını korurlar. Bu dosyada da polislerin korunmasından savcı sorumludur. Kendisine de bunu söyledik zaten.
Soru: B.E.’nin öldürülmesi kamuoyunun geniş kesimi tarafından zaten tepki toplamıştı. Cenazesine katılan yüzbinlerce kişi de bu haksızlığa isyan etmişti. Eyleminiz bu meşru zemini ortadan kaldırmıyor mu?
Cevap: B.E. sıradan bir insandı ama bizim çocuğumuzdu. B.E.’yi biz tanıyorduk. Kişisel olarak da mahalleden tanıyorduk. B.E. bizim elimizde buyüyen bir çocuktur. Canımız, kardeşimiz, yoldaşımızdır. Cenazesine milyonlarca insanın katılması kendiliğinden olmadı. Devrimciler yaşanan haksızlığa dikkat çekmek ve kamuoyu oluşturmak için 360 gün boyunca eylemler yaptı. Haziran ayaklanmasında bir çok şehit verildi ama kimsenin cenazesi öyle olmadı. Elbette B.E.’nin bir çocuk olması, yaşı da etkendir ama adalet talepleri sayesinde o kitle B.E. için toplandı. Bu eyleme karar verirken, en başta da belirtmiştik, bu güne kadar her şey yapıldı. Demokratik yollardan adım atılması için ısrar edildi. Ancak adalet sağlanmadığı için biz de namlularımızla adaleti sağlarız dedik. Ve meşruiyetimizi de idelojimizden alıyoruz.”
. “Bu eylem mecbur bırakıldığımız bir yöntem” başlığıyla Cumhuriyet gazetesinin 1 Nisan 2015 tarihli basılı nüshasında yayımlanan bu röportajda, başvuran aşağıdaki giriş yazısını kaleme almıştır:
“Geride gerçeği anlatacak tek bir tanık bile kalmayan rehine krizini sonlandıran kanlı operasyondan kısa bir süre önce telefonun ucundaydı. Yanıt verebileceğinden emin olmadan çevirdiğim numara ikinci çalışında karşımda genç bir ses ‘alo’ dedi. Hangisiydi bilmiyorum. Kendimi tanıtıp sorularımı sıralamaya başladığımda, geriden duyulan ses pazarlık halindeydi. Çabuk olmasını istemesine rağmen tüm sorularıma yanıt verdi.
Kararlı olduğunu gösteren cümleler kursa da ısrarla aynı şeyin altını çiziyordu: ‘Polislerin kimliği açıklansın, eylem bitebilir’. Olmadı. Bu basit, bugüne dek zaten yargının yerine getirmesi gereken talep reddedildi. Savcı Mehmet Selim Kiraz ile onu öldürmeye geldiklerini söyleyen Ş.Y. ve B.D.nin cansız bedenlerini geride bırakan ve ‘başarılı’ denilen operasyon gerçekleşti. Bu son söyleşi de buraya not olarak düşüldü.”
23-26 Eylül 2014 tarihleri arasında gerçekleştirilen çalıştaya katılım
. Avrupa Parlamentosu ortaklığıyla Heybeliada’da (Türkiye) basın özgürlüğü konusunda düzenlenen bir çalıştayda, başvuranın aşağıdaki ifadeleri söylediği belirtilmiştir:
“Silahlı bir mücadele yürüten bir örgütün yayın organında çalışmak sizi o örgütün üyesi yapmaz. Benim için PKK’nın yayın organında çalışan tüm arkadaşlar gazetecidir.”
Başvuranın @sahmetsahmet isimli Twitter hesabından yaptığı sosyal medya paylaşımları
. 28 Kasım 2015 tarihli paylaşım:
“Tahir Elçi’yi tutuklamak yerine katletmeyi tercih ettiler. Katil sürüsü bir mafyasınız”,
. 17 Şubat 2016 tarihli paylaşım:
“ABD ve AB’nin cihatçı teröre karşı müttefikimiz dedikleri PYD’nin terör örgütü olduğunu kanıtlamaya çalışanlar olağan şüpheli olmaz mı?
. 11 Aralık 2016 tarihli paylaşım:
“Cizre’de evlerin bodrumlarında yakılanlarla İstanbul’da bomba ile parçalananları kıyaslayacağına ikisine de itiraz et. İkisi de şiddet.”
. 14 Aralık 2016 tarihli paylaşım:
“Savaş, PKK ile ülkenin belirli bir bölgesinde arada kesintiler olsa da 1984’ten bu yana var.”
. Ankara’da Rus elçiyi öldüren kişinin bir örgüte üye olma ihtimaline ilişkin 20 Aralık 2016 tarihli paylaşım:
“Suikastçının Nusra’cı değil FETÖ’cü olduğunu kanıtlama gayretindeki iktidar ve yancıları katilin polis olduğu gerçeğini ne yapacaksınız?”
Sulh Ceza Hakimliği tarafından dayanılan, ancak ne iddianamede ne de Anayasa Mahkemesinin kararında yer verilen, tarihi bilinmeyen mesaj:
“S.S.Ö.'ye isnat edilen fiil suçsa, sarayda oturandan başlayarak daha bir dolu sanık olması gerekmez mi?”
Başvuranın tutukluluk kararında belirtilen ancak Anayasa Mahkemesinin açıkça atıfta bulunmadığı yazıları
. Başvuranın “Bizimki gazetecilik; sizinki ihanet” başlığıyla 8 Temmuz 2015 tarihinde yayımlanan yazısında ve “MİT Reyhanlı katliamı hakkında bilgi sahibiydi ancak bu bilgiyi polisle paylaşmadı” başlığıyla 9 Temmuz 2015 tarihinde yayımlanan yazısında, MİT’in Reyhanlı’da patlayıcılarla gerçekleştirilen saldırıyı adli makamlardan sakladığını iddia eden Cumhuriyet savcısı Ö.Ş. tarafından yapılan açıklamalar habere konu edilmiştir. Savcı Ö.Ş. daha sonra “Mit tırları” olarak bilinen konuyla bağlantılı olarak, FETÖ örgütü militanları oldukları iddia edilen bazı hakimler ve güvenlik güçlerinin bazı mensupları hakkında gerçekleştirilen ceza soruşturması kapsamında yakalanmıştır.
. 13 Şubat 2015 tarihinde “Tırdaki sır aydınlandı” başlıklı bir yazı yayımlanmıştır. Söz konusu yazıda, Suriye’de bulunan Türkmen kuvvetlerinin liderleri arasında gerçekleşen telefon görüşmelerinin kayıtlarına yer verilerek, MİT’e ait tırlarla Türkiye’den Suriye’ye gönderilen silah ve mühimmat sevkiyatının Türkmen milislerine değil cihatçı örgüt Ansar El-İslama gönderilmesinin amaçlandığı belirtilmiştir.
BAŞVURAN HAKKINDAKİ SUÇLAMALARIN ESASINA İLİŞKİN YARGILAMALAR
3 Nisan 2017 tarihli iddianame
. İstanbul Cumhuriyet Savcısı, 3 Nisan 2017 tarihinde, başvuranın da aralarında yer aldığı 17 kişi hakkında İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesine bir iddianame sunmuştur. Söz konusu kişiler genel olarak örgüte üye olmaksızın terör örgütlerine yardım etmekle (Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 220 § 7 maddesinde düzenlenen suç) suçlanmışlardır. Cumhuriyet savcısı, Cumhuriyet gazetesinin, okuyucularının dünya görüşüyle bariz bir şekilde çelişen makaleler (bu makalelerden bazıları başvuran tarafından yazılmıştır) yayımlayarak, Devlet hakkında manipülatif ve zararlı bilgiler ilettiğini değerlendirmiştir. Savcı, söz konusu gazetenin, terör örgütlerinin liderleri ve öne çıkan isimleri tarafından yapılan açıklamaları yayımlayarak, FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C (Devrimci Halk Kurtuluşu Partisi-Cephesi) gibi terör örgütlerinin savunucusu haline geldiğini öne sürmüştür. Cumhuriyet savcısına göre, gazete ifade özgürlüğünün sınırları dahilinde hareket etmeyerek kamuoyunu manipüle etmiş ve gerçeği gizlemiş, terör örgütlerinin amaçları doğrultusunda hareket ederek, ülkeyi yönetilemez noktaya getirmek amacıyla iç karışıklı çıkarmaya teşebbüs etmiştir.
. İstanbul Cumhuriyet Savcısı, başvuran hakkındaki suçlamaları desteklemek üzere, diğer materyallere ek olarak, aşağıdaki yayımlanmış öğelere atıfta bulunmuştur (sonraki süreçte Anayasa Mahkemesi tarafından dikkate alınmayan suçlamalar burada belirtilmemiştir).
(a) PKK liderlerinden Cemil Bayık ile yapılan röportajı içeren 14 Mart 2015 tarihli yazı. Cumhuriyet savcısı, başvuranın teröristleri birkaç defa gerilla savaşçıları olarak nitelendirdiğini vurgulamıştır. Savcı, söz konusu yazının içeriği ve sunumu dikkate alındığında, yazının kamuoyunu bilgilendirmenin ötesinde bir amaç taşıdığını, yazının şiddet ve cebir içerdiğini ve yazıda beyin yıkamak amacıyla PKK tarafından yapılan manipülatif yorumların kamuoyuna aktarılmasının amaçlandığını değerlendirmiştir. Cumhuriyet savcısı, yazının PKK lehine propaganda niteliğinde olduğu sonucuna varmıştır.
(b) Bir savcının, ofisinde, radikal solcular tarafından rehin alınması olayına ilişkin 31 Mart ve 1 Nisan 2015 tarihli yazılar. Savcılık makamları, söz konusu yazılarda teröristlerin eleştirilmediğini, bunun yerine, yazıların teröristlerin savcının kafasına silah dayadıkları büyük bir fotoğrafla birlikte gazetenin ilk sayfasında yayımlanması ve teröristlerden biri hakkında “genç ve kararlı” sıfatları kullanılması nedeniyle, yazılarda teröristlerin mesajının kamuoyuna aktarıldığını ve bu mesajın görsellerin kullanımıyla güçlendirildiğini değerlendirmiştir.
. Cumhuriyet savcılığı ayrıca başvuranın 23-26 Eylül 2014 tarihleri arasında Heybeliada’da düzenlenen basın özgürlüğü çalıştayına katılımına (bk. yukarıda 20. paragraf) ve diğerlerine ilaveten, yukarıda 21 ile 25. paragraflar arasında yer verilen 5 adet sosyal medya paylaşımına dikkat çekmiştir.
. Cumhuriyet savcısı, bu eylemlerin sınıflandırılmasıyla ilgili olarak, TCK’nın 220 § 6 maddesine göre yasa dışı örgüt adına suç işleyen bir kişinin, söz konusu örgütün üyesi olmasa bile söz konusu örgüte mensup olma suçundan ceza alması gerektiğini belirtmiştir. Savcıya göre, bireylerce kullanılan yöntemler, eylemlerinin zamanlaması ve yasa dışı örgütün liderleriyle kurulan temasların hepsi örgütle birlikte hareket etme isteğine yönelik delil teşkil etmektedir. Savcı, örgütün amaçlarının farkında olan ve bu amaçlara bilerek hizmet eden kişilerin durumunun da aynı şekilde değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiş ve faaliyetlerin esasen meşru (yasal) dayanağının bulunmasının bu durumu değiştirmeyeceğine vurgu yapmıştır.
. Savcıya göre, halkın bilgi alma hakkı ve gazetecilerin mesleklerini icra etme hakkı kapsamında, normal koşullarda hukuka uygun olan faaliyetler, ulusal güvenlik, kamu düzeni ve toplumsal huzur gibi kriterler temelinde bütün ulusal ve uluslararası sistemlerde kısıtlamalara tabidir. Şu eylemlerin hukuka uygun olarak değerlendirilemeyeceği açıktır: bireysel gazetecilik faaliyetleri bağlamında, yasa dışı bir örgüt tarafından kamu oyunu manipüle etme amacıyla yürütülen bir kampanyaya katılmak; yasa dışı örgüt liderlerini ve üyelerini sempatik göstermek; söz konusu örgütlerin liderleri tarafından yapılan ve şiddete çağrı ve tehditler içeren açıklamaları yayımlamak; Devleti uluslararası terörle ilişkisi olduğu konusunda itham ederek, terör örgütlerinin faaliyetlerine alan sağlamak.
İlk ve ikinci derece mahkemelerin suçlamaların esasına ilişkin kararları
. Başvuran, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yürütülen yargılamalarda, Cumhuriyet savcısının suçlamalarına karşı savunmasını sunmuştur. Başvuran genel olarak gazetecilik faaliyeti nedeniyle yargılandığını belirterek hakkındaki suçlamaları reddetmiştir.
. Başvuran daha sonra, tutuklama kararında ve iddianamede yer verilen ve Anayasa Mahkemesi tarafından dikkate alınan yazılara ilişkin argümanlarını ileri sürmüştür.
. Başvuran, Cemil Bayık ile yaptığı röportajı içeren 14 Mart 2015 tarihli yazısının etik gazetecilik sınırlarında kaldığını ve röportaj veren kişinin kelimelerini herhangi bir şey eklemeden ve çıkarmadan sadece dil bilgisi hatalarını düzelterek aktardığını belirtmiştir. Başvurana göre, iddianamede söz konusu yazıya yer verilmesinin sebebi, kendisi ve Cumhuriyet gazetesi ile PKK arasında bir bağlantı kurmaktır. Başvuran, savcılık makamlarını asıl rahatsız eden şeyin, Cemil Bayık’ın söz konusu röportajdaki mesajının içeriği olduğunu; bu tür bir röportajın dünyanın herhangi bir yerinde haber niteliği taşıyan bir röportaj olarak kabul edileceğini ve bu röportajı yayımlayarak sadece gazetecilik mesleğini icra ettiğini belirtmiştir.
. Başvuran, savcı S.K.’yi rehin alıp öldüren teröristlerle yaptığı 31 Mart 2015 tarihli röportajla ilgili olarak, söz konusu röportajı gerçekleştirirken, militanların eyleminin nedenlerini ortaya çıkarmayı amaçladığını ileri sürmüştür. Başvuran, Cumhuriyet gazetesinde görev yapan bir gazeteci olduğundan, gazetenin internet sitesinin işleyişini pek bilmediğini ancak gazetede yayımlanan yazıların aynı zamanda websitesinde de yayımlandığını bildiğini belirtmiştir. Başvuran, röportajın gazetenin ilk sayfasında ve 6. sayfasında sunulma şekliyle ilgili olarak; gazete içindeki görev dağılımı ve farklı görev tanımları kapsamında, yazıların ve haberlerin yayım için sunulmasına karar verenin genel bir değerlendirme yaptıktan sonra editörler olduğunu belirtmiştir. Gazetenin uygulaması doğrultusunda, yazıyı yazan kişi o aşamada yer almamaktadır. Başvuran, röportajın gazetede sunulma şekline dayanılarak sorumluluk kurulmaya çalışılsaydı, bu sorumluluğu kabul etmeye hazır olacağını belirtmiştir.
. Başvuran, sosyal medya paylaşımlarıyla ilgili olarak, bu paylaşımların, bağlamı ve ilgili oldukları bilgilerin içeriği dikkate alınmadan yorumlanmaması gerektiğini ileri sürmüştür.
. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 25 Nisan 2018 tarihli kararıyla, başvurana atılı suçların kanıtlandığını değerlendirerek, TCK’nın 220 § 7 maddesi uyarınca, başvuranı örgüte üye olmaksızın PKK, DHKP/C ve FETÖ terör örgütlerine yardım etmekten suçlu bulmuştur. Mahkeme başvuran hakkında 7 yıl 6 ay hapis cezasına hükmetmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi gerekçesinde, başvuranın Devletin uluslararası düzeyde cezalandırılmaya çalışılması veya cezalandırılması gerekliliğine işaret eden paylaşımları, örneğin “MİT tırları” konusuna ilişkin paylaşımları, PKK/KCK’nın üst düzey isimleriyle yaptığı ve örgütü son derece saygın veya demokratik bir şekilde hareket eden bir örgüt gibi gösteren röportajları ve başvuranın DHKP/C ve PKK/KCK gibi terör örgütlerini “meşru” örgütler olarak görme isteği ve onları masum örgütler olarak lanse etme isteği gibi başvuran aleyhindeki delillere atıfta bulunmuştur.
. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, Cemil Bayık ile yapılan röportajı içeren “Ya Apo Kandil’e ya biz İmralı’ya” başlıklı 14 Mart 2015 tarihli yazıya ilişkin olarak, başvuranın bu yazıyı, Cumhuriyet gazetesinin terör örgütlerine yardım etmeye başladığı iddia edilen bir dönemde yayımladığını kaydetmiştir. Mahkeme, röportajda, Abdullah Öcalan ve örgüt (PKK) arasındaki bağlantının belirtildiğini, terör örgütü mensuplarının “gerilla” olarak nitelendirilip yüceltildiğini, PKK’nın sözde beklentilerinin sıralandığını, PKK tarafından ilan edilen ateşkesin Devlete verilen bir imtiyaz olarak lanse edildiğini ve terör örgütü liderlerinden birinin Cumhurbaşkanına ilişkin görüşlerine yer verildiğini gözlemlemiştir. Ağır Ceza Mahkemesine göre, ilgili röportajda, terör örgütü, sadece mecbur kaldığı için eylemler gerçekleştiren ve Devleti ezme kapasitesine sahip olmasına rağmen bunu yapmaktan imtina eden, barış arayan bir oluşum olarak tasvir edilmiştir.
. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın Cumhuriyet savcısını rehin alarak öldüren eylemcilerle yaptığı röportajla ilgili olarak, röportajın “Bu eylem mecbur bırakıldığımız bir yöntem” başlığıyla hızlı bir şekilde yayımlanmasının ve gazetenin ilk sayfasında bir fotoğrafla birlikte aktarılmasının söz konusu şiddet içeren eylemleri meşru göstermeye çalışan bir eylem olduğunu ve terör örgütüne yardım niteliğinde olduğunu değerlendirmiştir.
. Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca, başvuranın sosyal medyada yaptığı paylaşımlarda, PYD’nin (Suriye’de Kürt yanlısı silahlı bir örgüt) terör örgütü olmadığı ve Devletin mafya ve katil olduğu yönünde açıklamaların yer aldığını belirtmiştir.
. Yerel mahkeme genel olarak, yukarıda belirtilen yazıların ve paylaşımların, halkı bilgilendirme veya kamu yararı gözetme çabasından ziyade, bu örgütleri meşru ve masum gösterme eğilimleriyle ayırt edici olduklarını belirtmiştir.
. Ağır Ceza Mahkemesi, aşağıdaki yer verilen gerekçelerle, başvuranın yazılarını ve paylaşımlarını terör örgütlerine yardım olarak nitelendirmiştir. Başvuran, Cumhuriyet gazetesinin terör örgütlerini desteklemek amacıyla materyal yayımladığı ve yeni alınan yöneticilerin uygulamayı teşvik ettiği bir dönemde söz konusu gazetede muhabir ve gazeteci olarak görev yapmaktaydı; başvuranın geniş bir okuyucu kitlesini hedef alan yazıları, terör örgütlerinin dayandığı temel argümanları ve Devlete karşı gerçekleştirdikleri eylem teşebbüslerini destekleyici nitelikte bilgiler ve yorumlar içermiştir; başvuranın bu eylemleri diğer gazetecilerin ve gazete yönetiminin eylemleriyle birleştiğinde, sadece bu örgütler lehine propagandanın ötesindedir; başvuran Ağır Ceza Mahkemesi önünde yaptığı savunmasında, Devlete ve Devlet sistemine karşı suçlayıcı bir tutum sergilemiş ve mahkemenin uyarılarına rağmen bu tutumunda ısrar etmiştir; başvuranın mahkeme önündeki savunması genel olarak, terör örgütlerinin temel argümanlarını tekrarlayan siyasi açıklamalara dayalıdır; başvuranın yargılama aşamasındaki ifadelerine ilişkin olarak savcılık makamlarına şikayette bulunulmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın terör örgütlerinin önemli kabul ettiği bireylerle röportaj yapmayı seçtiğinden, suçu kasten işlediğini, röportajların gazetecilik bilgileri açısından sarsıcı olmaktan ziyade yıkıcı ve tek taraflı olduğunu ve başvuranın hiçbir pişmanlık göstermediğini dikkate alarak, başvuranın davasında hafifletici unsurlar bulunmadığına karar vermiştir.
. Başvuran ve mahkum edilen diğer sanıklar İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin 25 Nisan 2018 tarihli kararına karşı istinaf başvuru yapmışlardır.
. Başvuranın istinaf başvurusunu esas yönünden inceleyen İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi, 18 Şubat 2019 tarihli kararıyla başvuranın talebini reddetmiştir. Mahkeme söz konusu kararında şunları belirtmiştir:
“... başvuru konusu kararda usule veya esasa aykırılık bulunmamaktadır. Alınan ifadelerde veya ilk derece mahkemesince gerçekleştirilen diğer soruşturma adımlarında herhangi bir eksiklik bulunmamaktadır. Davaya konu eylemler kanunla öngörülen suç türlerine uygun olarak doğru bir şekilde sınıflandırılmıştır. Cezalar, mahkumiyetler ve kanun doğrultusunda belirlenmiştir. Dolayısıyla, savcılık ve mahkum edilen kişilerce ileri sürülen istinaf gerekçeleri dayanaksızdır. ...”
Yargıtaya yapılan temyiz başvuruları
. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 16 Temmuz 2019 tarihli tebliğnamesinde, başvuranın terör örgütlerine yardım etmek suçundan mahkûm edildiği kararın bozulmasını isteyerek, başvuranın terör örgütleri lehine propaganda yapmak suçundan veya Devletin organlarını veya kurumlarını aşağılamak suçundan yeniden yargılanmasını talep etmiştir. Başsavcı, Cumhuriyet gazetesinde görev yapan diğer gazetecilere ve gazetenin yöneticilerine yönelik mahkûmiyet kararının, bu kişilerin mahkûm edilmeleri için herhangi bir dayanak bulunmadığı gerekçesiyle bozulmasını talep etmiştir.
. Yargıtay, 18 Eylül 2019 tarihli kararıyla, Başsavcı tarafından ileri sürülen gerekçelere dayanarak, başvuranın ve müşterek sanıkların mahkûm edilmesine yönelik istinaf kararının bozulmasına karar vermiştir. Yargıtay, 27 Eylül 2019 tarihinde verdiği gerekçeli kararında, terör örgütüne yardım etme suçunun kendine has özelliklerini belirterek, bu suçu işleyen kişilerin, genel kasti kusura diğer bir ifadeyle ceza hukuku kapsamında ceza gerektiren eylemler gerçekleştirme niyetine ek olarak, belirli bir amacı gözeten kasıtlı bir spesifik kusur gerçekleştirmiş olmaları gerektiğini vurgulamıştır. Mahkeme, terör örgütüne yardım suçunun sabit bulunması için, failin, örgütün suç işleme amacı gözettiğinin bilincindeyken, bu tür bir örgüte bilerek yardım etmesi gerektiğini belirtmiştir. Mahkeme, “bilincindeyken” ifadesinin ayrıca failin doğrudan niyetinin bulunmasını gerektirdiğini kaydetmiştir. Bu nedenle, mahkemeye göre, ilgili kişinin, söz konusu örgütün yasa dışı amaçlarını gerçekleştirmeye yardım etme niyeti doğrultusunda hareket edip etmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir.
. Yargıtay, olayların sanığın aleyhine ve lehine delillere dayanılarak tespit edilmesi hususunda, şüphenin sanık lehine yorumlanmasına yönelik genel ceza hukuku ilkesine atıfta bulunmuştur. İlgili mahkemeye göre, bir kişinin mahkûm edilebilmesi için, bir suçun işlendiği şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlanmalıdır. Mahkûmiyet kararı, şüpheli veya tamamen açıklığa kavuşturulmamış olaylar veya iddiaların sanığın aleyhine yorumlanmasıyla verilemez.
. Yargıtay bu nedenle, alt derece mahkemelerinin söz konusu suçu hatalı bir şekilde “terör örgütüne yardım” olarak sınıflandırdıkları sonucuna varmıştır.
. Bununla birlikte, Yargıtay, başvuranın, diğer sanıklardan farklı olarak, terör örgütüne yardım suçuna ilişkin hükümler dışındaki ceza hukuku hükümleri kapsamında söz konusu eylemlerden bir kısmı açısından yargılanması gerektiğini değerlendirmiştir. Yargıtay, savcı M.S. Kirazı’ı rehin alarak öldüren DHKP/C’li eylemcilerle gerçekleştirilen 31 Mart 2015 tarihli röportajla ilgili olarak; “DHKP/C terör örgütü mensuplarının kamuoyunda öfkeye sebebiyet veren şiddet içerikli bir terör faaliyeti gerçekleştirirken, bu kişilerle iletişime geçilmesinin ve bu kişilerin, cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösteren ve bu yöntemlere başvurmayı teşvik eden bildiri veya açıklamalarının yayımlanmasının” -bir terör örgütünün yazılı veya sözlü açıklamalarının basılmasının veya yayımlanmasının suç teşkil ettiğini öngören- Terörle Mücadele Kanunu’nun 6(2) maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Yargıtay, 17 Şubat 2016 tarihinde PYD konusunda ve 14 Aralık 2016 tarihinde PKK ile “savaş” konusunda başvuran tarafından Twitter üzerinden yapılan paylaşımlarla ilgili olarak, alt derece mahkemelerinin, bu paylaşımların TCK’nın 220 § 8 maddesi uyarınca terör örgütü lehine propaganda suçunu teşkil edip etmediğini değerlendirmelerine karar vermiştir. Yargıtay ayrıca, başvuranın Tahir Elçi isimli avukatın öldürülmesi konusunda 28 Kasım 2015 tarihinde yaptığı paylaşımın TCK’nın 301. maddesi uyarınca Devletin kurumlarını ve organlarını aşağılamak olarak kabul edilip edilemeyeceğine ilişkin alt derece mahkemelere bir inceleme yapmaları talimatını vermiştir.
Dava İstanbul Ağır Ceza Mahkemesine iade edilmiştir.
. Davaya ilişkin 21 Kasım 2019 tarihinde gerçekleştirilen ilk duruşmada, yeni oluşturulan İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, karar verilmeden önce nihai beyanlarını sunmak üzere, diğer sanıkların yanı sıra başvuranı davet etmiştir. Aynı gün verilen kararda, ilgili mahkeme Yargıtayın 18 Eylül 2019 tarihli kararından ayrılarak, başvuranın mahkum edilmesine yönelik 18 Şubat 2019 tarihli kendi kararını onaylamıştır.
. Dava halen Yargıtay Ceza Genel Kurulu önünde devam etmektedir.
III. ANAYASA MAHKEMESİNE YAPILAN BİREYSEL BAŞVURU
. Başvuran 30 Ocak 2017 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran özgürlük ve güvenlik hakkı ile ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca Türk Anayasasında ve Sözleşmede öngörülen gerekçelerden farklı gerekçelerle yakalandığını ve tutuklandığını iddia etmiştir.
. Anayasa Mahkemesi 2 Mayıs 2019 tarihinde başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
. Başvuranın tutuklanmasının ve tutukluluk halinin devamının hukuka uygunluğuna ilişkin şikayetle ilgili olarak; Anayasa Mahkemesi, başvuranın üzerine atılı suçları işlediğine dair kuvvetli şüphenin bulunup bulunmadığını tespit etmeye çalışırken, Sulh Ceza Hakimliği tarafından 30 Aralık 2016 tarihinde verilen tutuklama kararına atıfta bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, Hakimlik tarafından yapılan şu tespitleri not etmiştir: başvuran, güvenlik güçlerinin terör örgütleriyle mücadele çalışmalarını terörizm olarak nitelendirmiştir; başvuran, Devleti belirli terör örgütleriyle iş birliği yapan ve onlara silah sağlayan bir oluşum olarak göstermek için olayları manipüle etmiştir; başvuran, PKK,DHKP/C ve FETÖ/PDY tarafından gerçekleştirilen eylemleri destekleyen yazılar ve paylaşımlar yazmıştır; bu nedenle, başvuran bu eylemleri meşrulaştırmaya çalışmış, kamuoyunu bilgilendirme amacının ötesine geçmiş ve terör örgütlerinin görüşlerinin kamuoyunda geniş çapta yayılmasını sağlamıştır.
. Cumhuriyet savcısının rehin alınarak öldürülmesi olayına ilişkin olarak 31 Mart 2015 tarihinde gazetenin internet sitesinde ve 1 Nisan 2015 tarihinde basılı nüshada yayımlanan yazılarla ilgili olarak; Anayasa Mahkemesi, örgüt mensuplarının henüz öldürme filini işlemedikleri ve yetkililerce vazgeçirilmeye çalışıldıkları bir esnada başvuranın bu kişilerle röportaj yaptığını ve bu röportajı Cumhuriyet savcısının şehit edilmesinden sonra aynı gün akşam saatlerinde gazetenin internet sitesinde, ertesi gün de gazetenin basılı nüshasının birinci ve altıncı sayfalarında Cumhuriyet savcısının başına silah dayanmış fotoğrafı eşliğinde yayımladığını kaydetmiştir. Anayasa Mahkemesi, faillerin üyesi olduğu örgütün ses getirmek ve adını gündemde tutmak amacıyla gerçekleştirdiği açık olan bir eylemin tam da işlendiği sırada eylemin failleriyle röportaj yapılmasını ve onların mesajının kamuoyuna duyurulmasını -haberin veriliş şekli ve içeriği de gözetildiğinde- soruşturma makamlarının suç işlendiğine dair kuvvetli belirti olarak değerlendirmesinin keyfî ve temelsiz olmadığını belirtmiştir.
. Anayasa Mahkemesi ayrıca, başvuranın tutuklanmasına karar veren hakimliğin şunları dikkate aldığını belirtmiştir: başvuran, PKK silahlı terör örgütü liderlerinden Cemil Bayık ile yapılan röportaja yer verilen yazısında birçok kez teröristlerden “gerilla” diye bahsetmiştir; haber içeriği ve haberin veriliş şekli dikkate alındığında, başvuran, bilgi aktarma amacını aşarak, PKK’nın gündeme ilişkin cebir, şiddet içeren ve manipülatif, algısal amaçlar taşıyan söylemlerinin kamuoyuna taşınmasını sağlamıştır; başvuran böylece örgütün propagandasını yapmıştır. Anayasa Mahkemesi ayrıca, tutuklama kararına göre, başvuranın -Heybeliada’da 23-26 Eylül 2014 tarihleri arasında düzenlenen çalıştayda yaptığı açıklamalarda ve sosyal medyada PYD örgütüne ilişkin 17 Şubat 2016 tarihli paylaşımında, Cizre ve İstanbul’da gerçekleştirilen bombalı saldırılara ilişkin 11 Aralık 2016 tarihli paylaşımında, PKK ile “savaş” hakkındaki 14 Aralık 2016 tarihli paylaşımında ve Rus elçinin katilinin El-Nusra veya FETÖ örgütü üyesi olma ihtimaline ilişkin 20 Aralık 2016 tarihli paylaşımında- terör örgütlerinin eylemlerini desteklediği ve terör eylemlerini meşru göstermeye çalıştığını gözlemlemiştir. Anayasa Mahkemesi, başvuranın söz konusu yazısı, açıklaması ve sosyal medya paylaşımlarında kullandığı dil ve bunların yayımlandığı tarihlerde insanlar üzerindeki etkisi nazara alındığında, soruşturma makamlarının başvuranın suç işlediğine dair kuvvetli belirti bulunduğu yönündeki değerlendirmesinin keyfî ve temelsiz olduğunun söylenemeyeceğini kaydetmiştir.
. Anayasa Mahkemesi, bu şüphelere dayanarak, başvuranın üzerine atılı suçlara ilişkin kanunda öngörülen cezanın ağırlığı dikkate alındığında kaçma riskinin bulunduğunu, delillerin henüz toplanmamış olduğunu ve tutuklama dışındaki koruma tedbirlerinin yetersiz kalacağını değerlendirmiştir.
. Anayasa Mahkemesi, başvuran hakkında kuvvetli şüphelerin bulunduğu ve tutuklamanın ölçülü bir tedbir olduğu yönündeki tespitleri ışığında; başvuranın, yalnızca ifade ve basın özgürlüğü kapsamında kalan eylemleri nedeniyle tutuklandığına ilişkin iddiası yönünden farklı bir sonuca varılmasını gerekli kılan bir durum bulunmadığına karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi bu nedenle bu şikayetin de reddedilmesine karar vermiştir.
. Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısı, başvuranın yakalanmasını ve tutuklanmasını haklı gösterebilecek makul veya güçlü bir şüphenin olmadığı görüşünü ifade eden bir ayrık görüş yazmıştır. Başvuranın bir savcının rehin alınıp öldürülmesi olayının faillerinden biriyle 31 Mart ve 1 Nisan 2015 tarihlerinde yayınlanan röportajı yapmasına ilişkin olarak, Başkan Yardımcısı, eylemlerine devam ederken teröristlerle yapılan röportajların inkar edilemez bir şekilde teröristlerin mesajlarının halka iletilmesiyle sonuçlanmasına rağmen, terör örgütü lehine propaganda yayma suçu ile sansasyonel bir haber yapmak isterken mesleki ahlakı hiçe sayan gazetecilik anlayışı arasında bir ayrım yapılması gerektiği kanaatine varmıştır. Başkan Yardımcısının görüşüne göre, başvuran kullanılan dil, üslup ve görseller açısından bilgilerin sunumunu daha hassas bir şekilde yapma imkanına sahipti. Ancak, terör eylemleri hakkında halka bilgi aktarma eylemi, kaçınılmaz olarak içerisinde toplumu teröristlerin amaçları konusunda bilgilendirmeyi de bulundurur. İlgili medya kuruluşlarının neredeyse tamamı bu olayın haberini yaparken halka teröristlerin amaçları ve eylemlerinin arkasındaki sebepler hakkında bilgi vermişlerdir. Bu, gazetecilik faaliyeti bağlamında oldukça doğal bir davranıştır. Bu durumun tersi düşünüldüğünde terör eylemlerine ilişkin her türlü bilgi, terör örgütü lehine propaganda olarak kabul edilmek durumundadır. Bu türden bir tutum terörizm konusunda demokratik bir toplumda bilgi akışını ve sağlıklı bir tartışma ortamı yaratılmasını engelleyecektir.
. Başvuranın PKK liderlerinden Cemil Bayık ile yaptığı röportajla ilgili olarak, ayrık görüş bildiren hakim; röportajın sunumu, içeriği ve “gerilla savaşçıları” ifadesinin kullanılması nedeniyle röportajı terör örgütü lehine olası bir propaganda olarak değerlendiren çoğunluk görüşünün, böyle bir nitelendirmenin, terör örgütleri konusunda özgür bağımsız gazeteciliği ciddi şekilde kısıtlayacak olması nedeniyle sorunlu olduğu kanaatine varmıştır.
. Ayrık görüş bildiren hakim, gazetecilerin, halkı ilgilendiren hayati bir konuyu haber yaparken ve halkı terör örgütleri ve teröristler hakkında bilgilendirirken, terörizmi ve teröristleri meşrulaştıran türden bir dil ve üslup kullanmamaya dikkat etmeleri gerektiğini kabul etmiştir. Bununla birlikte, bir röportajdaki kelime seçimleri, sadece gazetecinin veya gazetesinin editoryal seçimlerini ilgilendiren bir husustur. Kötü seçimler, terörizm lehine propaganda yapma suçunun değil, sadece gazetecilik mesleğinin kötü icra edilmesinin bir sonucudur. Ayrık görüş bildiren hakimin görüşüne göre, terör örgütleri lehine propagandanın varlığı, metnin tamamı dikkate alınmaksızın sadece kullanılan birkaç kelime değerlendirilerek kabul edilemez. Böylesine bir kabul, bağımsız röportajlar üzerinde caydırıcı bir etki yaratacaktır.
. Ayrık görüş bildiren hakim, güçlü şüphelerin varlığının incelenmesi esnasında, çoğunluk tarafından olayların meydana geldiği sırada haberlerin ve yazıların toplum tarafından nasıl algılandığını ve insanlar üzerindeki etkilerini dikkate alan bir yaklaşım benimsenmesini de eleştirmiştir. Söz konusu hâkim, çıkarımlara ve varsayımlara dayanılmak suretiyle söz konusu makale ve yazılara objektif bir gözlemci tarafından atfedilenler dışında farklı anlamlar yüklemenin mümkün olmadığını savunmuştur.
. Ayrık görüş bildiren hakim, üslubunun son derece eleştirel ve hatta bazen gazetecilik etiği bakımından sorunlu olmasına karşın, başvuranın dava konusu makalelerin, haberlerin veya gönderilerin hiçbirinde, başkalarını açıkça şiddet kullanmaya veya terör eylemlerine teşvik eden bir dil kullanmadığını gözlemlemiştir. Bu hakimin görüşüne göre, şüphesiz haber değeri taşıyan söz konusu yazılar, açıkça kamusal tartışma ile ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü kapsamlarına girmektedir. Hakim, soruşturma makamlarının, başvuranın sözlerini geniş bir şekilde yorumlayarak, bu sözlere görünen anlamlarının ötesine geçen bir anlam yüklediklerini değerlendirmiştir.
. Ayrık görüş bildiren hakim buna ek olarak, başvuranın tutuklanmasına ve tutukluğunun devamına yönelik alınan kararlar nedeniyle ifade ve basın özgürlüğünün ihlal edildiği kanaatine ulaşmıştır. Hakimin görüşüne göre, kişilerin sadece bazı maddelerde yer alan birkaç cümle gerekçesiyle terör örgütü lehine propaganda yaptığı şüphesiyle tutuklanmasının ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü üzerinde caydırıcı bir etkisi olmuş, bu kavramları anlamsız hale getirmiş ve medyanın, bir kamu gözlemcisi olma görevini baltalamıştır. Özgür ve demokratik bir toplumda, basının yalnızca yetkililerle yakın bağlantıları olan ve basitçe resmi açıklamaları yayınlayan gazetecilik değil, aynı zamanda olayları soruşturan ve olayların arka planı açıklayan bağımsız gazetecilik yapması beklenmektedir.
İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
İLGİLİ ANAYASAL HÜKÜMLER
. Anayasa’nın 19. maddesinin ilgili kısımları şu şekildedir:
“Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.
...
Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hâkim kararıyla tutuklanabilir. Hâkim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir.
...
Yakalanan veya tutuklanan kişi, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırksekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en çok dört gün içinde hâkim önüne çıkarılır. Kimse, bu süreler geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetinden yoksun bırakılamaz. Bu süreler olağanüstü hal, sıkıyönetim ve savaş hallerinde uzatılabilir.
...
Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır. Serbest bırakılma ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir.
Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişi, kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve bu kısıtlamanın kanuna aykırılığı halinde hemen serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine başvurma hakkına sahiptir.
...”
TÜRK CEZA KANUNDAKİ İLGİLİ HÜKÜMLER
. Türk Ceza Kanunu'nun ("TCK") suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin 220. maddesinin ilgili kısımları şu şekildedir:
“...
(6) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte üye olmak suçundan dolayı verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir. Bu fıkra hükmü sadece silahlı örgütler hakkında uygulanır.
(7) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir.
(8) Örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır."
. TCK'nın silahlı örgüte üye olma suçuyla ilgili 314. maddesi şöyledir:
“1. Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları [devlete ve anayasal düzene karşı suçlar] işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
3. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.
TCK’nın 30 Nisan tarihli ve 5759 sayılı kanunla değişik 301. maddesi şöyledir:
(1) Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır.
(3) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.
(4) Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır."
CEZA MUHAKEMESİ KANUNU'NUN İLGİLİ HÜKÜMLERİ
. Tutululuk, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ("CMK") 100. ve devamındaki maddeleri tarafından düzenlenmektedir. 100. madde uyarınca, kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin ve bir tutuklama nedeninin bulunması halinde; yani şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması haline veya kaçacağı şüphesi varsa ve şüpheli veya sanığın delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme riski bulunuyorsa sanık hakkında tutuklama kararı verilebilir. Devlet güvenliğine ve anayasal düzene karşı işlenen suçlar başta olmak üzere belirli suçlar için kuvvetli şüphenin varlığı tutukluluğu gerekçelendirmek için yeterlidir.
. CMK'nın 101. Maddesi, tutuklama kararının soruşturma aşamasında savcının talebi üzerine bir sulh ceza hakimi tarafından, yargılama aşamasında ise yetkili mahkeme tarafından resen veya savcının talebi üzerine alınabileceğini öngörmektedir. Tutuklama veya tutukluluğun devamına dair kararlara karşı başka bir sulh ceza hakimine veya başka bir mahkemeye itiraz edilebilir. Bu türden kararlar hukuki ve maddi gerekçeler içermelidir.
. CMK'nın 108. Maddesi uyarınca, soruşturma aşamasında bir sulh ceza hakimi, şüphelinin tutukluluğunu otuz günü geçmeyen düzenli aralıklarla gözden geçirmek durumundadır. Aynı süre içinde tutuklu, tahliye talebiyle başvuruda bulunabilir. Yargılama aşamasında, sanığın tutukluluğu, her duruşmanın sonunda ve her halükârda otuz günü geçmeyen aralıklarla yetkili mahkeme tarafından incelenir.
CMK'nın 141 § 1 (a) ve (d) maddesi şu şekildedir:
“(a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,
...
(d) kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen, ... kişiler maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.”
. Aynı Kanunun 142 § 1 maddesi aşağıdaki gibidir.
“Karar ve hükümlerinin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir."
. Yargıtay içtihadına göre, tutukluluk süresinin aşırı uzun olmasından dolayı CMK’nın 141. maddesi uyarınca bulunulan tazminat talebi hakkında hüküm verilmeden önce, davanın esası konusunda nihai kararın beklenmesine gerek duyulmamaktadır (16 Haziran 2015 tarihli kararlar, E. 2014/21585 – K. 2015/10868 ve E. 2014/6167 – K. 2015/10867)."
ANAYASA MAHKEMESİ İÇTİHADI
76. Anayasa Mahkemesi; Anayasa Mahkemesi'nin iki üyesinin görevden alınmasına ilişkin 4 Ağustos 2016 tarihli kararında (no. 2016/12) ve bir kişinin tutukluluğuna ilişkin 20 Haziran 2017 tarihli kararında (Aydın Yavuz ve Diğerleri, no. 2016/22169) askeri darbe teşebbüsü ve sonuçları hakkında bilgi ve değerlendirmelerde bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, olağanüstü hal ilanına yol açan olayları anayasal açıdan ayrıntılı bir şekilde incelemiştir. Bu inceleme sonucunda Anayasa Mahkemesi, 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişiminin hem egemenliğin kayıtsız şartsız onu yetkili organlar eliyle kullanan milletin olduğunu öngören anayasal ilkelere açık ve ciddi bir saldırı olduğuna, hem de hiçbir şahıs veya organın Anayasa ve ayrıca demokrasi ilkeleri, hukukun üstünlüğü ve insan haklarından kaynaklanmayan herhangi bir Devlet yetkisini kullanamayacağına hükmetmiştir. Anayasa Mahkemesinin görüşüne göre, askeri darbe girişimi, demokratik anayasal düzene ve insan haklarına yönelik tehditlerin ciddiyetinin yaşayan bir örneğiydi. Anayasa Mahkemesi, 15-16 Temmuz 2016 gecesi gerçekleştirilen saldırıları özetledikten sonra, askeri darbenin yarattığı tehdidin ciddiyetini anlamak bakımından, darbe teşebbüsü engellenmemiş olsaydı ortaya çıkabilecek risklerin de dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştır. AYM darbe girişiminin, Türkiye'nin çok sayıda terör örgütünün şiddetli saldırısına uğradığı bir dönemde gerçekleşmiş olmasının, ülkeyi daha da kırılgan hale getirdiğini ve milletin yaşamına ve varlığına yönelik tehdidin şiddetini önemli ölçüde artırdığını tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi, bazı durumlarda bir Devletin demokratik anayasal düzenine, temel haklarına ve ulusal güvenliğine yönelik tehditleri olağan idari prosedürleri izleyerek ortadan kaldırmasının mümkün olmayabileceğini kaydetmiştir. Bu nedenle, bu tür tehditlerden ortadan kaldırılana kadar olağanüstü hal gibi olağının dışında idari prosedürler izlemek gerekli olabilir. Anayasa Mahkemesi, 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişiminden kaynaklanan tehditleri dikkate alarak, Cumhurbaşkanı başkanlığındaki Bakanlar Kurulu'nun olağanüstü hal gerektiren konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisini kabul etmiştir. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi, olağanüstü halin, temel haklara herhangi bir müdahalenin öngörülebilir olduğu ve amacının temel hakları korumak için normal rejimi yeniden tesis etmek olan geçici bir yasal rejim olduğunu da vurgulamıştır.
C. Avrupa Konseyi Belgeleri
77. 15 Şubat 2017 tarihinde İnsan Hakları Komiseri, Türkiye'de ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğüne ilişkin bir memorandum yayınlamıştır. Bu memorandumun somut davayla doğrudan ilgili kısımları 79-89. paragraflar arasında değinilen "Caydırıcı bir etkiye sahip olan tutuklamalar" başlığı altında yer almaktadır.
78. Ayrıca, ilgili Avrupa Konseyi'nin ve gazeteciler de dahil olmak üzere insan hakları savunucularının korunması ve rolüne ilişkin uluslararası metinleri Aliyev/Azerbaycan (no. 68762/14 ve 71200/14, §§ 88-92, 20 Eylül 2018) ve Kavala / Türkiye (no. 28749/18, §§ 74-75, 10 Aralık 2019) kararlarında ortaya konmuştur.
VI. TÜRKİYE’NİN DEROGASYON BİLDİRİMİ
. Avrupa Konseyi nezdinde Türkiye Daimi Temsilciği, 21 Temmuz 2016 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterine aşağıdaki derogasyon bildirimini göndermiştir:
“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin aşağıdaki bildirimini iletiyorum.
Türkiye Cumhuriyetinde 15 Temmuz 2016 tarihinde demokratik olarak seçilen hükümeti ve anayasal düzeni ortadan kaldırmak üzere büyük bir darbe teşebbüsü gerçekleştirilmiştir. Alçak girişim, birlik ve beraberlik içinde hareket eden Türk devleti ve vatandaşları tarafından engellenmiştir. Darbe teşebbüsü ve diğer terörist eylemlerle birlikte darbe sonrası, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin 15. maddesi kapsamında ulusun geleceğini tehdit eden, kamu düzenine ve güvenliğine ilişkin ciddi tehlikeler teşkil etmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti, ulusal mevzuat ve uluslararası yükümlülükleri çerçevesinde kanunca öngörülen tedbirleri almaktadır. Bu kapsamda, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti 20 Temmuz 2016 tarihinde Anayasa (120. madde) ve 2935 Sayılı Olağanüstü Hal Kanunu (3. maddenin 1. fıkrasının (b) bendi) uyarınca üç aylık süre boyunca Olağanüstü Hal ilan etmiştir. ...
Bu karar Resmi Gazete’de yayınlanmıştır ve 21 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiştir. Bu itibarla söz konusu tarihten itibaren olağanüstü hal yürürlüğe girmiştir. Bu süreçte alınan önlemler kapsamında İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin 15. maddesinde öngörülen sözleşme kapsamındaki yükümlülükler askıya alınabilir.
Bu yüzden bu bildirinin Sözleşmenin 15. maddesi kapsamında bilgilendirme yaptığının altını çizerim. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bu çerçevede alınan önlemler konusunda Genel Sekreteri eksiksiz bir şekilde bilgilendirecektir. Önlemler ortadan kaldırıldığında Hükümet bildirimde bulunacaktır.
...”
HUKUKSAL DEĞERLENDİRME
TÜRKİYE'NİN YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ ASKIYA ALMASI İLE İLGİLİ İLK GÖRÜŞ
. Hükümet'in beyanına göre, başvuranın tüm şikâyetlerinin, Sözleşme'nin 15. maddesi uyarınca Avrupa Konseyi Genel Sekreterine 21 Temmuz 2016 tarihinde bildirilen derogasyona uygun olarak incelenmesi gerekmektedir. Hükümet, Sözleşme’de yer alan derogasyon hakkını kullanarak Türkiye’nin Sözleşme'nin hükümlerini ihlal etmediğini ifade etmiştir. Bu bağlamda, Hükümet, askeri darbe girişiminin sebep olduğu risklerin ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlikeye neden olduğunu ve devlet yetkilileri tarafından tehlike karşısında alınan tedbirlerin, kesin olarak durumun sebep olduğu gereklilikler olduğunu kaydetmiştir.
. Başvuran, Hükümetin görüşüne itiraz etmiştir. Başvuranın beyanına göre, Sözleşme'nin 15. maddesinin uygulanması, 5. madde kapsamındaki tüm güvencelerin kaldırılmasıyla sonuçlanamaz. Başvuran, suç işlediğine dair makul bir şüphenin olmadığını ileri sürmüştür.
. Mahkeme, başvuranın tutukluluğunun olağanüstü hal sırasında gerçekleştiğini gözlemlemektedir. Mahkeme ayrıca, bu dönemde başvuran aleyhine başlatılan ceza yargılamasının olağanüstü halin ötesine geçtiğini not eder.
. Bu noktada, Mahkeme, Mehmet Hasan Altan / Türkiye (no. 13237/17, § 93, 20 Mart 2018) kararında, askeri darbe girişiminin, Sözleşme anlamı dahilinde, "ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlikenin" varlığını ortaya koyduğu kanaatine vardığını gözlemlemektedir. Koşulların mevcut davada alınan tedbirleri kesin olarak gerektirip gerektirmediği ve bu tedbirlerin uluslararası hukuk kapsamında yer alan diğer yükümlülüklerle uyumlu olup olmadığı hususunda ise, Mahkeme, başvuranın şikâyetlerinin esasını incelemenin gerekli olduğu kanaatindedir ve bu incelemeyi aşağıda yapmaktadır:
HÜKÜMETİN İLK İTİRAZLARI
A.Tazminat talebinde bulunulmaması nedeniyle iç hukuk yollarının tüketilmemesine itiraz
. Başvuranın tutukluluğuna ilişkin şikayetlerine ilişkin olarak Hükümet, başvuranın CMK'nın 141 § 1 (a) ve (d) maddesi uyarınca tazminat talebinde bulunma imkanının olduğunu belirtmiştir. Hükümet, başvuranın söz konusu hükümlere dayanarak tazminat talebinde bulunma imkanları olduğu halde bunu yapmadıklarını ileri sürmüştür.
. Başvuran, Hükümetin görüşüne itiraz etmiştir. Başvuran, özellikle, azminat talebinin, tutukluluğunun hukuka aykırılığının giderilmesi veya kendisinin salıverilmesi bakımından makul bir başarı imkanı sunmadığını iddia etmiştir.
. Başvuranın tutuklu kaldığı süreye ilişkin olarak Mahkeme devam eden özgürlükten yoksun bırakmanın hukuka uygunluğuna ilişkin bir hukuk yolunun etkili olabilmesi için bir tahliye imkanı sunması gerektiğini hatırlatmıştır (bk. Gavril Yosifov / Bulgaristan, no. 74012/01, § 40, 6 Kasım 2008, ve Mustafa Avci / Türkiye, no. 39322/12, § 60, 23 Mayıs 2017). Mahkeme, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141. maddesinde tanımlanan hukuk yolunun başvuranın yargılama öncesi tutukluluğunu sonlandıramayacağını not etmiştir.
. Başvuranın tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığı döneme ilişkin olarak Mahkeme, başvuranın zaten Anayasa Mahkemesine yaptığı başvuru bağlamında Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki şikayetlerini bildirdiğini not etmektedir. Anayasa Mahkemesi bu şikayetleri esastan incelemiş ve 2 Mayıs 2019 tarihli kararında reddetmiştir.
. Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin Türk yargı sistemindeki derecesi ve yetkisi ve bu şikayetlere ilişkin olarak söz konusu mahkeme tarafından ulaşılan sonucu dikkate alarak, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141. maddesi kapsamındaki bir tazminat talebinin hiçbir başarı şansına sahip olmadığı ve halen sahip olmayacağı kanaatindedir (bk., aynı anlamda, Pressos Compania Naviera S.A. Ve Diğerleri/Belçika, 20 Kasım 995, § 27, A Serisi no. 332, ve Carson ve Diğerleri/Birleşik Krallık [BD], no. 42184/05, § 58, AİHS 2010). Bu doğrultuda, Mahkeme başvuranın serbest bırakılmasından sonra bile söz konusu tazminat hukuk yolunu kullanmasına gerek olmadığı kanaatindedir.
. Bu nedenle Mahkeme, Hükümet’in bu kapsamda dile getirdiği itirazının reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
B. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruya ilişkin itirazlar
. Hükümet, ağırlıklı olarak Uzun / Türkiye ((k.k.), no. 10755/13, 30 Nisan 2013) ve Mercan / Türkiye ((k.k.), no. 56511/16, 8 Kasım 2016) kararlarında Mahkemenin tespitlerine dayanarak başvuranın Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hukuk yolunu kullanmadığını iddia etmiştir.
. Başvuran, Hükümetin argümanına itiraz etmiştir.
. Mahkeme ayrıca, iç hukuk yollarının tüketilip tüketilmediğine ilişkin değerlendirmenin, normal şartlarda, Mahkemeye başvurunun yapıldığı tarih esas alınarak gerçekleştirildiğini hatırlatmaktadır (bk. Baumann / Fransa, no. 33592/96, § 47, AİHS 2001-V (alıntılar)). Ancak, Mahkeme belirli bir hukuk yolunun son aşamasına, Mahkemeye başvuru yapıldıktan sonra henüz kabul edilebilirliğine yönelik değerlendirme yapılmadan önce varılabileceğini kabul etmektedir (bk. Karoussiotis / Portekiz, no. 23205/08, § 57, AİHS 2011 (alıntılar); Stanka Mirković ve Diğerleri / Karadağ, no. 33781/15 ve 3 diğerleri, § 48, 7 Mart 2017; ve Azzolina ve Diğerleri / İtalya, no. 28923/09 ve 67599/10, § 105, 26 Ekim 2017).
. Mahkeme başvuranın 30 Ocak 2017 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunduğunu ve bu mahkemenin 2 Mayıs 2019 tarihinde esasa ilişkin kararını verdiğini gözlemlemiştir.
. Dolayısıyla, Mahkeme Hükümetin bu itirazını reddetmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 5 §§ 1 VE 3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
. Başvuran, ilk tutuklanmasının ve devam eden tutukluk halinin keyfi olduğundan şikayetçi olmuştur. Başvuran özellikle tutukluluğunun emredilmesi ve uzatılmasına ilişkin yargı kararlarının kendisinin bir suç işlediğine dair makul bir şüpheye sebebiyet verecek somut bir delile dayanmadığını iddia etmiştir. Beyanına göre başvuran hakkındaki şüphelerin dayanağı yalnızca başvuranın gazetecilik faaliyetleri kapsamına dolayısıyla ifade özgürlüğü kapsamına giren eylemlerine ilişkindir.
. Başvuran, ilgili kısımları aşağıda verilen Sözleşme’nin 5 §§ 1 ve 3 maddesinin ihlal edildiğinden şikâyetçi olmuştur:
“1. Herkes özgürlük ve güvenlik hakkına sahiptir. Aşağıda belirtilen haller dışında ve yasanın öngördüğü usule uygun olmadan hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
...
(c) Kişinin bir suç işlediğinden şüphelenmek için inandırıcı sebeplerin bulunduğu veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olma zorunluluğu kanaatini doğuran makul gerekçelerin varlığı halinde, yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması veya tutulması;
...
3. İşbu maddenin 1 (c) fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulan herkes … makul bir süre içinde yargılanma ya da yargılama süresince serbest bırakılma hakkına sahiptir. Serbest bırakma, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminat şartına bağlanabilir.”
. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.
Kabul edilebilirlik hakkında
. Mahkeme, bu şikayetlerin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla, şikâyetlerin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
Esas Hakkında
Tarafların Beyanları
Başvuran
99. Başvuran, isnat edilen suçları işlediği konusunda tarafsız bir gözlemciyi ikna edebilecek herhangi bir olgu veya bilginin var olmadığını ileri sürmüştür. Hakkındaki şüphelerin temel dayanakları Cumhuriyet gazetesinde bir gazeteci olarak yürüttüğü faaliyetler kapsamında hazırladığı yazılar ve görüşmelerdir.
100. Başvuran ayrıca iç hukuk hükümlerine aykırı dolayısıyla kanuna aykırı olduğunu düşündüğü ilk tutuklanması ve tutukluluğunun devam ettirilmesine ilişkin hususlara vurgu yapmıştır. İlk olarak başvuran kendisine yöneltilen şüphelerin belirsizlikler ve yanlışlıklar içerdiğini iddia etmiştir. Üç terör örgütü (PKK, FETÖ/PDY ve DHKP/C) adına propaganda yaptığı ve ayrıca Ceza Kanunu'nun 301. maddesini ihlal ettiği şüphesiyle tutuklanmış olmasına rağmen tutuklama emirlerinde sunulan gerekçelerde sadece iki terör örgütü (PKK ve FETÖ/PDY) adına propaganda yapmak suçuna atıfta bulunulmuştur. Yargılamalar başladıktan sonra tutukluğunun devam etmesine ilişkin kararlar terör örgütleri adına propaganda yaptığı şüphesine değil üç terör örgütü (PKK, FETÖ/PDY ve DHKP/C) adına faaliyet yürüttüğü şüphesine dayandırılmıştır.
101. İkincil olarak başvuran, hakkındaki şüphelerin dayanaklarının açık olmadığını çünkü aynı zamanda FETÖ/PDY örgütüyle yakın bağları olduğu iddia edilen Cumhuriyet gazetesinin editoryal duruşuna uygun yazılar yayınlamakla suçlandığını beyan etmiştir. Aslında başvurana göre Cumhuriyet gazetesi FETÖ/PDY’yi defalarca suç örgütü olarak kınamıştı ve kendisi de “İmamın Ordusu" adlı kitabında bu örgütün üyeleri tarafından işlenen yasadışı eylemleri ifşa etmiştir. Ergenekon örgütüne yardım etmekle suçlandığı FETÖ/PDY hakimler tarafından aleyhine açılan ceza yargılamaların bağlamında tutuklanması, Mahkeme'ye yaptığı önceki başvurunun konusu olmuştur (no. 53413 / 11). Mahkeme, 8 Temmuz 2014 tarihli bir kararda bu davada Sözleşme'nin 5. ve 10. maddelerinin ihlal edildiğine hükmetmiştir. Başvuran, mevcut davadaki suçlamalar ile 2014 yılında Sözleşme'nin ihlaline neden olan suçlamalar arasındaki bariz çelişkiyi vurgulamıştır.
102. Başvuran ayrıca, adli makamlar tarafından tutukluluğunun devam etmesi için sunulan gerekçelere de itiraz etmiştir.
Hükümet
. Mahkemenin bu kapsamdaki içtihadında ortaya konulmuş ilkelere atıfta bulunarak (Fox, Campbell ve Hartley / Birleşik Krallık, 30 Ağustos 1990, § 32, Seri A no.182, ve İpek ve Diğerleri / Türkiye, no. 17019/02 ve 30070/02, 3 Şubat 2009) Hükümet öncelikle başvuranın terör örgütleriyle mücadele kapsamında başlatılan bir ceza soruşturması sırasında yakalandığını ve tutuklandığını belirtmiştir.
. Soruşturma dosyasındaki bilgilere göre, başvuran ve aynı yargılamadaki diğer şüphelilerle ilgili soruşturmanın dayanağı, başvuranın çalıştığı gazetenin iç savaş çıkarmak ve 15 Temmuz 2016 öncesi ve sonrasında ülkeyi yönetilmez kılmak amacıyla FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C gibi terör örgütlerinin amaçları doğrultusunda hareket ettiği şüphesidir.
. Hükümet, FETÖ/PDY örgütünün tamamen yeni türden alışılmadık bir terör örgütü olduğunu vurgulamıştır. İlk olarak, söz konusu örgüt üyelerini tüm Devlet kurum ve kuruluşlarına, yani yargı organlarına, kolluk kuvvetlerine ve silahlı kuvvetlere görünüşte hukuka uygun bir şekilde yerleştirmiştir. Ayrıca kitle iletişim araçları, sendikalar, finans sektörü ve eğitim dahil her alanda kendi teşkilatını kurarak paralel bir yapı oluşturmuştur. İkinci olarak FETÖ / PDY, basının kendi örgütünün bir parçası olmayan kesimlerine üyelerini sinsice yerleştirerek kamuoyuna bilinçaltı mesajları iletmek ve böylece kamuoyunu kendi amaçları doğrultusunda manipüle etmek için yayınladıkları materyallere yön vermeye çalışmıştır.
. Hükümetin beyanına göre, terör örgütü PKK'nın nihai amacı Abdullah Öcalan ve arkadaşları tarafından 1978 yılında örgütü kurduklarında belirlenmiştir. Bu amaç, Marksist-Leninist ilkelere dayalı Türkiye'nin doğu ve güneydoğusu ile Suriye, İran ve Irak'ın bazı kısımlarını kapsayan bağımsız bir Kürdistan Devleti kurmaktı. KCK, PKK’nın nihai hedefi doğrultusunda idari ve yargı yapıları aracılığıyla Kürt toplumunun yeniden yapılandırılmasına yönelik siyasi bir modeldi. Hükümete göre, PKK ve alt grupları Türkiye'nin çeşitli bölgelerinde yaşam hakkını (darbe girişiminden önceki dönemde siviller ve güvenlik güçleri mensupları dahil binlerce kişi öldürülmüş ve yaralanmıştır), özgürlük ve güvenlik hakkını, kişinin konutuna saygı hakkını ve mülkiyet hakkını ihlal eden terör eylemleri gerçekleştirmiştir. Özellikle bu örgütler serbest dolaşımı engelleyerek (kasaba ve şehirlerin çıkış ve giriş noktalarına hendek kazmak, barikatlar kurmak ve bomba yerleştirmek) ve askeri silah kullanarak Türkiye'nin güneydoğusundaki belirli illerin sözde özerkliğini ilan etmek ve o bölgenin nüfusu üzerinde baskı kurmak amacıyla terör saldırılarının sayısını artırdılar.
. Ayrıca Hükümet, ceza soruşturması sırasında elde edilen deliller ışığında, başvuranın kendisine isnat edilen suçu işlediğine dair makul şüphe bulunduğu sonucuna varmanın objektif olarak mümkün olduğunu bildirmiştir. Soruşturma kapsamında elde edilen delillerin kuvvetli oluşu nedeniyle, başvuran aleyhinde ceza yargılamaları başlatılmıştı ve yerel mahkemeler önünde devam etmekteydi.
Üçüncü taraf müdahiller
İnsan Hakları Komiseri
. İnsan Hakları Komiseri, tutukluluğa sıklıkla başvurmanın Türkiye'de uzun süredir devam eden bir sorun olduğuna dikkat çekmiştir. Bu bağlamda, yakalananlar ve sorgulandıktan sonra serbest bırakılanlar hariç olmak üzere, olağanüstü hal süresince 210 gazetecinin tutuklandığını kaydetmiştir. Çok sayıda gazetecinin tutuklanmasının altında yatan nedenlerden biri, yalnızca diğer tüm seçenekler yetersiz görüldüğünde son çare olarak uygulanması gereken tutuklama tedbirinin istisnai niteliğini genellikle göz ardı etme eğiliminde olan hakimlerin uygulamasıydı. Gazetecilerin tutuklandığı vakaların çoğunda, terör eylemlerine katıldıklarını doğrulayan herhangi bir delil olmaksızın terörle ilgili suçlarla suçlanmışlardır. İnsan Hakları Komiseri suçlamaların zayıflığı ve bu tür davalarda tutuklamanın ve tutukluluğun devam etmesinin emredildiği kararların siyasi niteliği karşısında şaşkına dönmüştür.
Özel Raportör
. Özel Raportör, olağanüstü hal ilanından bu yana çok sayıda gazetecinin yeterli delil olmaksızın muğlak ifadeli suçlamalara dayanılarak tutuklandığını kaydetmiştir.
Müdahil sivil toplum kuruluşları
. Müdahil sivil toplum kuruluşları askeri darbe girişiminden itibaren 150'den fazla gazetecinin tutuklandığını bildirmiştir. Medyanın demokratik bir toplumda oynadığı önemli rolü vurgulayarak, gazetecileri özgürlüklerinden mahrum bırakan önlemlerin kullanılmasını eleştirmişlerdir.
Mahkemenin Değerlendirmesi
İlgili ilkeler
. Mahkeme, öncelikle Sözleşme'nin 5. maddesinin Sözleşmenin anlamı dahilinde "demokratik bir toplumda" birincil öneme sahip bir hakkı, yani temel özgürlük ve güvenlik hakkını güvence altına aldığını yinelemiştir (bk. Assanidze / Gürcistan [BD], no. 71503/01, § 169, AİHS 2004-II).
. Tüm kişiler, Sözleşme'nin 5 § 1 maddesinde belirtilen koşullar dışında bu hakkın korunmasına, yani özgürlüklerinden yoksun bırakılmama veya yoksun bırakılmalarının devam edilmemesi hakkına sahiptir (bk. Weeks / Birleşik Krallık, 2 Mart 1987, § 40, Seri A no. 114). Sözleşme'nin 5 § 1 maddesinde belirtilen istisnalar listesi kapsamlı bir listedir (bk. Labita / İtalya [BD], no. 26772/95, § 170, AİHS 2000-IV) ve bu istisnaların yalnızca kısıtlı bir yorumu, bu hükmün hiç kimsenin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmamasını sağlama yönündeki amacı ile uyumludur (BK. Assanidze, yukarıda alıntılanan, § 170; Al-Jedda / Birleşik Krallık [BD], no. 27021/08, § 99, AİHS 2011; ve Buzadji / Moldova Cumhuriyeti [BD], no. 23755/07, § 84, AİHS 2016 (alıntılar)).
. Sözleşme'nin 5 § 1 (c) maddesi, soruşturma makamlarının yakalama esnasında veya başvuranlar gözaltındayken suç duyurusunda bulunmak için yeterli delil elde etmiş olması gerektiğini öngörmemektedir. Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi kapsamında tutukluluk sırasında sorgunun yapılmasının amacı tutukluluğun dayanağını oluşturan şüpheleri doğrulamak veya ortadan kaldırmak suretiyle cezai soruşturmayı ilerletmektir (bk. Brogan ve Diğerleri / Birleşik Krallık, 29 Kasım 1988, § 53, Seri A no. 145-B). Ancak, şüphe yaratan olgular cezai soruşturmanın bir sonraki aşaması olan mahkumiyet ya da suçlama için gerekli olan şüphe ile aynı düzeyde olmamalıdır (bk. Murray / Birleşik Krallık, 28 Ekim 1994, § 55, Seri A no. 300-A; Metin / Türkiye (k.k.), no. 77479/11, § 57, 3 Mart 2015; ve Yüksel ve Diğerleri / Türkiye, no. 55835/09 ve 2 diğer, § 52, 31 Mayıs 2016).
. Ancak, yakalamanın dayandırılması gereken şüphenin “makullüğü”, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesinde keyfi tutuklamaya karşı sunulan güvencenin önemli bir parçasını teşkil etmektedir. Bu nedenle, iyi niyetli bir şekilde şüphe duyulması yeterli değildir. Aslında, "makul şüphe" gerekliliğinin birbirinden ayrı ancak birbiriyle örtüşen iki yönü vardır: olgusal yön ve eylemin suç olarak sınıflandırılmasına ilişkin yön.
. İlk olarak, olgusal yöne ilişkin olarak, “makul şüphe” kavramı, ilgili kişinin suç işlemiş olabileceği konusunda tarafsız bir gözlemciyi ikna edebilecek olay, olgu veya bilgilerin ortaya konulmasını gerektirmektedir. Neyin “makul” olarak kabul edilebileceği bütün koşullara bağlıdır (bk., diğer kararlar arasında, Fox, Campbell ve Hartley/Birleşik Krallık, 30 Ağustos1990, § 32, Seri A no. 182, veMerabishvili/Gürcistan[BD], no. 72508/13, § 184, 28 Kasım 2017), ancak Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesince sağlanan güvencenin esasının koruma altına alınıp alınmadığını tespit edebilmelidir. Mahkeme, bu nedenle, olgusal yönü değerlendirirken, yakalama ve tutuklamanın, mevzu bahis olguların gerçekten meydana geldiğine ve zan altındaki kişilere atfedilebilir olduğuna dair “makul bir şüphenin” gerekçelendirilmesi için yeterli seviyede ve tarafsız unsurlara dayanıp dayanmadığını dikkate almalıdır (bk., yukarıda anılan Fox, Campbell and Hartley, §§ 32-34, ve yukarıda anılan Murray, §§ 50-63). Sonuç olarak, davalı Hükümet, en azından, yakalanmış kişi hakkında iddia edilen suçu işlediğine dair makul bir şüphenin bulunduğu hususunda Mahkeme’yi ikna edebilecek bazı olgular veya bilgiler sunmalıdır.
. İkinci olarak, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesinin anlamı dâhilinde, “makul şüphenin” varlığının diğer yönü, yani suç teşkil eden bir davranış olarak sınıflandırma, dayanılan olguların, makul bir şekilde, Ceza Kanunu’nda suç teşkil eden bir davranışı tanımlayan kanun maddelerinin birinin kapsamına girdiğinin değerlendirilebilmesini gerektirmektedir. Dolayısıyla, tutuklu bulunan bir kişiye isnat edilen eylemler veya olaylar, gerçekleştikleri dönemde suç teşkil etmiyorsa, bu durumda açıkça “makul şüphe” söz konusu olamaz (bk., Kandjov/Bulgaristan, no. 68294/01, § 57, 6 Kasım 2008).
. Ayrıca, işlendiği iddia edilen suçların, başvuranın Sözleşme kapsamındaki haklarının kullanılmasına ilişkin olduğu görülmemelidir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), yukarıda anılan Merabishvili, § 187). Bu bağlamda, Mahkeme, Sözleşme’nin ‘teorik veya hayali hakları değil, pratik ve etkin hakları güvence altına almayı amaçlaması sebebiyle (bk., diğer kararlar arasında, N.D. ve N.T./İspanya [BD], no. 8675/15 ve 8697/15, § 171, 13 Şubat 2020), bir şüphe eğer Sözleşme tarafından tanınan hak ve özgürlüklerin kullanılmasını “suç teşkil eden bir davranış olarak sınıflandırmayı” içeren bir yaklaşıma dayanıyorsa bu şüphenin makul olarak değerlendirilemeyeceğini vurgulamaktadır. Aksi takdirde, ilgili kişileri fiziksel özgürlüklerinden yoksun bırakmak için “makul şüphe” kavramının kullanılması, Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlüklerini kullanmalarını imkânsız hale getirme riskini doğuracaktır.
. Bu bağlamda, Mahkeme, herhangi bir özgürlükten yoksun bırakmanın Sözleşme'nin 5. maddesinin amacına, yani bireyi keyfiliğe karşı koruma amacına uygun olması gerektiğini yinelemektedir. Hiçbir keyfi tutukluluğun Sözleşme’nin 5 § 1 maddesiyle uyumlu olamayacağı temel bir ilkedir ve bu maddede yer alan “keyfilik” kavramı ulusal hukuka uygun olmamanın ötesine geçmektedir; böylece, özgürlükten yoksun bırakma iç hukuk açısından hukuka uygun olabilmekle birlikte halen keyfi ve dolayısıyla Sözleşme’ye aykırı olabilmektedir (bk., diğer kararlar arasında, A. ve Diğerleri/Birleşik Krallık [BD], no. 3455/05, §§ 162-64, AİHM 2009, ve Creangă /Romanya [BD], no. 29226/03, § 84, 23 Şubat 2012).
. Mahkeme, ayrıca, yakalama anında, bir kişi aleyhindeki şüphelerin “makul olması” gerektiğini ve tutukluluğun devamı durumlarında, bu şüphelerin “makul” kalması gerektiğini gözlemlemektedir (bk., diğer kararlar arasında, Stögmüller /Avusturya, 10 Kasım 1969, p. 40, § 4, Seri A no. 9; McKay/Birleşik Krallık [BD], no. 543/03, § 44, AİHM 2006-X; veIlgar Mammadov/Azerbaycan, no. 15172/13, § 90, 22 Mayıs 2014). Ayrıca, bir yargı mensubunun, -yakalanan kişinin bir suç işlediğine dair makul şüphenin devam etmesinin yanı sıra- tutukluluk için ilgili ve yeterli gerekçe sunma zorunluluğu, hâlihazırda, ilk tutuklama kararının verildiği anda, yani yakalamadan “hemen” sonra geçerlidir (bk., yukarıda anılan Buzadji, § 102).
Bu ilkelerin somut davaya uygulanması
. Mahkeme, başvuranın, esas olarak çalıştığı gazetede yayınlanan makaleler ve röportajlar nedeniyle ve sosyal medyadaki paylaşımları aracılığıyla, terör örgütü olarak kabul edilen örgütler lehine propaganda yaptığından veya onlara yardım ettiğinden şüphelenildiğini gözlemlemektedir. Bunlar, Türk hukukuna göre hapisle cezalandırılabilen ciddi cezai suçlardır.
. Mahkeme’nin Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki görevi, başvuranın isnat edilen suçları işlemiş olabileceği hususunda tarafsız bir gözlemciyi ikna edebilecek yeterli seviyede ve objektif unsurların bulunup bulunmadığını tespit etmektir. Bu suçların ciddiyeti ve olası cezanın ağırlığı göz önüne alındığında, olguların büyük bir dikkatle incelenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, şüphenin dayanağını oluşturan olguların doğrulanabilir ve objektif delillerle gerekçelendirilmesi ve makul bir şekilde, Ceza Kanunu’nda suç teşkil eden davranışı tanımlayan maddelerden birinin kapsamına girdiğinin değerlendirilebilmesi esastır.
. Mahkeme, bu bağlamda, somut davada taraflar arasındaki ihtilafın, tutuklamadan sorumlu yargı makamlarının kararlarında atıfta bulunulan yazıların ve sosyal medya paylaşımlarının metninin veya başlıklarının ifadesi ile ilgili olmadığını kaydetmektedir. Daha ziyade, ihtilaf, başvuruna isnat edilen belirli, muhtemelen suç teşkil eden eylemlerin makullüğü (olgusal yön) ve ayrıca, iddia edilen eylemlerin suç teşkil eden davranış olarak sınıflandırılması (ceza hukuku kapsamındaki sınıflandırmaya ilişkin yön) ile ilgilidir.
"Makul şüphenin" varlığının olgusal yönü: terör örgütleri lehine
propaganda yapma veya bu örgütlere yardım etme eylemlerinin
makullüğü
. Mahkeme, başvuranın FETÖ/PDY lehine propaganda yaptığına veya bu örgüte yardım ettiğine dair kuvvetli şüphenin, söz konusu suç teşkil eden eylemlerin makul olup olmadığı konusunda bir konuyu gündeme getirdiği kanaatindedir. Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranın, 2004-2005 yıllarında FETÖ/PDY üyesi olduğu iddia edilen hakimler tarafından, söz konusu örgüt üyelerinin eylemlerini eleştirdiği gerekçesiyle (yaklaşık bir yıl hukuka aykırı bir şekilde tutuklu kalarak) zulme maruz kaldığı iddiasını ve halihazırda onu bu örgüte yardım etmekle suçlamanın garip olacağı yönündeki görüşünü (bk., yukarıda 101. paragraf) kaydetmektedir.
. Mahkeme, FETÖ'ye yardım suçundan başvurana suç isnat ederken, tutukluluk kararlarından sorumlu makamların özellikle başvuran tarafından yazılan üç yazıya, yani 8 Temmuz 2015 tarihli “Bizimki gazetecilik, sizinki ihanet” başlıklı yazıya, 9 Temmuz 2015 tarihli “MİT, Reyhanlı katliamını biliyordu, ama polis ile paylaşmadı” başlıklı yazıya ve 13 Şubat 2015 tarihli "Tır’daki sır aydınlandı" başlıklı yazıya (bakınız yukarıda 26 ve 27. paragraflar) atıfta bulunduğunu gözlemlemektedir. Anayasa Mahkemesinin başvuranın suçlu olduğuna dair kuvvetli bir şüphe bulunmadığı yönündeki şikâyeti reddeden 2 Mayıs 2019 tarihli kararında bu yazılara açıkça atıfta bulunulmamıştır. Anayasa Mahkemesi, sulh ceza hâkiminin başvuranın, Devleti belirli terör örgütleriyle işbirliği yapıyor ve onlara silah tedarik ediyormuş gibi göstermek için olayları manipüle ettiği; diğerlerinin yanı sıra FETÖ/PDY tarafından gerçekleştirilen eylemleri destekleyen yazılar yazdığı; terör örgütlerinin bakış açılarının kamuoyunda yaygınlaşmasını sağladığı yönündeki tespitlerini kaydederek bu yazılara zımnen atıfta bulunmuştur.
. Mahkeme’nin kanaatine göre, bir kişinin daha önce eleştirdiği yasadışı bir örgüte yardım ettiğinden şüphelenilmesi olanaksız değildir. Bununla birlikte, Mahkeme, bu tür şüphelerin ikna edici ve nesnel olarak doğrulanabilir delillere dayandırılması gerektiği kanaatindedir. Mahkeme, söz konusu üç yazının, ilgili zamanda Türkiye'deki güncel olaylara dair kamuoyu tartışmasına önemli katkı sağlayan bulgular içerdiğini gözlemlemektedir. Türkiye tarafından Suriye'ye gönderilen silahların sevkiyatının muhtemel varış noktasına ilişkin 13 Şubat 2015 tarihli yazı, Türk yetkililerin silahları gönderdiklerini iddia ettikleri Suriye'deki Türkmen kuvvetlerinin bazı liderleri arasındaki telefon görüşmelerinin bir kaydını içermektedir. Reyhanlı'daki bombalı saldırıya ilişkin diğer iki yazı, olayı soruşturan ve bu konuda istihbarat teşkilatları arasındaki işbirliği düzeyine ilişkin yorum ve eleştirilerde bulunan Cumhuriyet savcısı ile yapılan bir röportaja atıfta bulunmuştur.
. Mahkeme, olağan profesyonel gazetecilik sürecinde, bir araştırmacı gazetecinin hak ve görevleri arasında, başvuranın bu iki yazıda yaptığı gibi, kamuoyunu ilgilendiren konulardaki tartışmalarla ilgili olan bilgileri kamuoyuna aktarmanın da yer aldığı kanaatindedir. Yasadışı FETÖ/PDY örgütü üyesi olduğu iddia edilen kişilerin, hükümetin diğer muhalifleri gibi, bu tür bilgileri hükümete yönelik eleştirilerinde kullanmış olmaları ya da Reyhanlı olaylarını soruşturan Cumhuriyet savcısının daha sonra FETÖ/ PDY üyeliği ile suçlanmış olması, bu iki yazının yayınlandıkları zaman gazetecilik bilgisi değeri taşıdığı ve kamusal tartışmaya katkıda bulunduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Dolayısıyla, bu yazılar, başvuranı söz konusu suç teşkil eden eylemlerle (söz konusu terör örgütü lehine propaganda yapmak veya örgüte yardımda bulunmak) suçlamak için gerekçe teşkil etmemiştir.
. Hâkimlerin, PKK ve FETÖ/PDY örgütlerinin darbe girişimi sırasında ve sonrasında dış güçlerin desteğiyle koordineli bir şekilde hareket etmeleri sebebiyle başvuranın bu iki örgüt adına aynı anda propaganda yapmış olabileceği yönündeki tespitleri kapsam olarak muğlak ve belirsizdir ve başvuranın FETÖ/PDY'ye yardım ettiğine dair delil eksikliğini telafi etmemektedir.
. Mahkeme, ayrıca, ilgili makamların, PKK, FETÖ/PDY ve DHKP/C yasadışı örgütlerinin, araştırmacı bir gazeteci olan başvurana talepler veya talimatlar vererek başvuranın bir şiddet kampanyasının hazırlanmasına ve yürütülmesine yardımcı olmak veya bu tür şiddeti meşrulaştırmak amacıyla bu özel materyali yayınladığını ileri sürebilecek herhangi bir belirli olgu veya bilgiye atıfta bulunamadıklarını kaydetmektedir.
“Makul şüphelere" dayanak oluşturan olguların suç teşkil eden davranış olarak sınıflandırılmasına ilişkin yön
. Mahkeme ayrıca, başvuran aleyhindeki şüphelerin gerekçeleri olarak dayanılan olguların, makul bir şekilde, meydana geldikleri zamanda Ceza Kanunu tarafından öngörülen bir suç teşkil edip edemeyeceğini tespit etmelidir. Anayasa Mahkemesinin 2 Mayıs 2019 tarihli kararında dikkate aldığı üzere, başvuranın tutukluluğuna ve tutukluluğunun devamına hükmedilmesinde yargı makamlarınca atıfta bulunulan yayınlanmış materyalin dört gruba ayrılabileceğini gözlemlemektedir: (i) siyasi yetkililerin politikalarına ve belirli Devlet kurumlarına yönelik eleştiri (bunların bir terör örgütü lehine propaganda anlamına geldiği varsayılarak: 13 Şubat 2015 tarihli "Tır’daki sır aydınlandı" başlıklı yazı, bakınız yukarıda 27. paragraf ve Reyhanlı ilçesindeki patlayıcı saldırısına ilişkin 8 Temmuz 2015 tarihli yazı, bakınız yukarıda 26. paragraf); (ii) yasadışı örgütlerin temsilcileri olduğu iddia edilen kişilerin ifadelerini aktaran röportajlar (PKK liderlerinden Cemil Bayık ile PKK'nın silah bırakması için yerine getirilmesi gereken şartlara ilişkin röportajı içeren 14 Mart 2015 tarihli yazı, bakınız yukarıda 17. paragraf); (iii) idari ve adli makamlar tarafından yasadışı örgütlerle mücadele için alınan önlemlere ilişkin başvuranın yorumları ve eleştirileri (23-26 Eylül 2014 tarihleri arasında düzenlenen bir seminere katkı, bakınız yukarıda 20. paragraf; Tahir Elçi'nin ölümüyle ilgili 28 Kasım 2015 tarihli gönderi, bakınız yukarıda 21. paragraf; PYD ile ilgili 17 Şubat 2016 tarihli gönderi, bakınız yukarıda 22. paragraf; Cizre ve İstanbul'daki olaylarla ilgili 11 Aralık 2016 tarihli gönderi, bakınız yukarıda 23. paragraf; PKK ile (sözde) savaşa ilişkin 14 Aralık 2016 tarihli gönderi, bakınız yukarıda 24. paragraf; ve Ankara'daki Rus büyükelçisinin katilinin bir örgüte üye olma olasılığına ilişkin 20 Aralık 2016 tarihli gönderi, bakınız yukarıda 25. paragraf); ve (iv) kamuoyunu ilgilendiren hassas ve kritik bilgiler (31 Mart ve 1 Nisan 2015 tarihlerinde yayınlanan ve bir savcıyı rehin alan kişilerden biriyle yapılan telefon röportajını içeren yazılar, bakınız yukarıda 18-19. paragraflar).
. Mahkeme, başvuran aleyhindeki şüphelere dayanak oluşturan yukarıda belirtilen yazı ve gönderilerin bazı ortak özellikleri olduğunu gözlemlemektedir.
. İlk olarak, Mahkeme, yazıların ve gönderilerin, Cumhuriyet gazetesinde çalışan bir araştırmacı gazeteci olan başvuranın, kamuoyunu ilgilendiren konularda çeşitli kamusal tartışmalara katkılarını teşkil ettiğini kaydetmektedir. Bu yazılar ve gönderiler, başvuranın güncel siyasi gelişmelere ilişkin değerlendirmesini, hükümet organları tarafından yapılan çeşitli eylemlere ilişkin analizini ve eleştirisini ve yasadışı örgütlerin üyesi veya sempatizanı olduğu iddia edilen kişilere karşı alınan idari ve adli tedbirlerin hukuka ve hukukun üstünlüğüne uygunluğuna ilişkin bakış açısını içermektedir. Bu gönderi ve yazılarda ele alınan konular -Hükümet tarafından yasaklı örgütlere karşı alınan önlemlerin gerekliliği ve orantılılığı, yasadışı ayrılıkçı örgütlerle ilgili olanlar da dâhil olmak üzere hükümetin iç ve dış güvenlik politikasının uygunluğu veya uygun olmaması ve kendilerine karşı yöneltilen suçlamalara itiraz eden yasa dışı örgütlerin üyesi olduğu iddia edilen kişiler tarafından ifade edilen görüşler- hâlihazırda, siyasi partiler, basın, sivil toplum örgütleri sivil toplumu temsil eden gruplar ve uluslararası kamu kuruluşları da dâhil olmak üzere Türkiye’de ve ötesinde geniş kapsamlı kamusal tartışmanın konusu olmuştur.
. İkinci olarak, Mahkeme, söz konusu yazı ve gönderilerin, terör suçları işlemeye yönelik herhangi bir teşvik içermediğini, şiddet kullanımını tasvip etmediğini ve meşru makamlara karşı ayaklanmayı teşvik etmediğini kaydetmektedir. Yayınlanan materyallerden bazıları, yasaklı örgütlerin üyeleri tarafından dile getirilen bakış açılarını bildirmiş olsa da, bunlar, yasadışı örgütlerin bakış açıları da dahil olmak üzere, kamuoyunun bir çatışma veya gerilim halinin farklı şekillerde yorumlanması hakkında bilgilendirilme hakkına sahip olmasını gerektiren ifade özgürlüğü sınırları içinde kalmıştır (bk., Nedim Şener /Türkiye, no. 38270/11, § 115, 8 Temmuz 2014; Şık/Türkiye, no. 53413/11, § 104, 8 Temmuz 2014; ve Gözel ve Özer/Türkiye, no. 43453 / 04 ve 31098/05, § 56, 6 Temmuz 2010).
. Başvuranın savcıyı rehin alan kişilerden biriyle yaptığı röportajla ilgili olarak, Mahkeme, faillerden biriyle bir terör operasyonunun ortasında gerçekleştirilen röportajın haber veya bilgi değeri taşıdığının inkâr edilemez olduğu kanaatindedir. Tüm bunlar ele alındığında, üçüncü bir tarafça yapılan açıklamaların yayınlanması anlamına gelen röportajın, objektif olarak, aşırı solcuların fikirlerinin propagandasını yapma amacını taşımaktan ziyade, tam tersine bu genç militanların şiddet içeren davranışlarını kamuoyuna ifşa etmeye çalıştığı görülmektedir. Nitekim DHKP/C militanlarından birinin yaptığı açıklamaların söz konusu terör eylemini haklı göstermeye yönelik bir girişim oluşturduğuna şüphe olmasa bile, Mahkeme, militanların eyleminin bir polis operasyonu sırasında öldüğü iddia edilen bir gösterici olan B.E. için adalet arayışında ters etki yarattığını ve zararlı bir eylem olduğunu belirten muhalif soruları aracılığıyla, başvuranın, DHKP/C militanlarının eylemlerinden kendisini uzak tutmuş, onları hiçbir şekilde meşru göstermemiş ve bir araştırmacı gazeteci olarak görev ve sorumluluklarına uymuş olduğunu gözlemlemektedir (bk., aynı anlamda, Jersild /Danimarka, 23 Eylül 1994, §§ 33-35, Seri A no. 298).
. PKK liderlerinden Cemil Bayık ile yapılan röportaj ile ilgili olarak, Mahkeme, başvuranın sorduğu soruların, yetkililer ile PKK arasında, söz konusu örgütün şiddet içeren faaliyetlerine son vermeyi ve silahlarını bırakmaya ikna etmeyi amaçlayan görüşmelerin neden başarısızla sonuçlandığını tespit etmeyi ve PKK'yı silahsızlanmaya devam etmek için ikna etmenin olası yollarını araştırmayı amaçladığını kaydetmektedir. Başvuranın sorduğu sorular, Cemil Bayık’ın yaptığı açıklamalardan ayrı tutulmuş ve Cemil Bayık’ın PKK’nın silahlı eylemlerini haklı göstermek için belirttiği gerekçelere yönelik herhangi bir destek içermemiştir. Yasadışı örgütlü savaşçılara atıfta bulunan tanımlardan biri olan “gerilla savaşçıları” tabirinin kullanılması, hiçbir şekilde, başvuranın silahlı terör eylemini onayladığı anlamına gelmemiştir.
. Üçüncüsü, kuşkusuz röportaj yapılan yasa dışı örgüt militanlarının açıklamalarından ayrı olarak değerlendirilen söz konusu yazılarda ve paylaşımlarda başvuranın bizzat ifade ettiği bakış açıları, genel olarak o günün hükümetinin politikalarına muhalif bakış açılarıdır ve büyük ölçüde, siyasi görüşleri siyasi otoritelerin siyasi görüşleriyle uyuşmayan muhalif siyasi partiler, gruplar veya bireyler tarafından dile getirilen bakış açılarına karşılık gelmektedir.
. Dolayısıyla, ilk bakışta bir araştırmacı gazetecinin veya siyasi bir muhalifin meşru faaliyetlerinden ayırt edilemeyen başvurana atılı olan eylemlerin ayrıntılı incelenmesi, bu eylemlerin, iç hukuk ve Sözleşme ile güvence altına alınan ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğünün kullanımı kapsamına girdiğini göstermektedir. Başvurana atılı olan eylemlerin, söz konusu özgürlüklere getirilen meşru kısıtlamalara aykırı bir amaç güden genel bir planın parçası olduklarını gösteren hiçbir unsur bulunmamaktadır. Mahkeme, bu nedenle, söz konusu eylemlerin iç hukuka ve Sözleşme’ye uygunluk karinesine sahip olduğu kanaatindedir.
Sözleşme'nin 5 § 1 maddesine ilişkin sonuç
. Bu gözlemler ışığında Mahkeme, başvuranın, tutuklandığı sırada, terör örgütleri lehine propaganda yapma veya bu örgütlere yardım etme suçlarını işlediğinden makul olarak şüphelenilemeyeceği kanaatindedir. Diğer bir deyişle, dava konusu olaylar, başvuran aleyhinde makul bir şüphenin mevcut olduğu sonucunu desteklememektedir. Dolayısıyla, başvuran aleyhindeki şüphe, gerekli olan asgari makullük seviyesine ulaşmamıştır. Yargı denetimi altında uygulanmasına rağmen, itiraz edilen tedbirler, bu nedenle, yalnızca şüpheye dayanmaktadır.
. Ayrıca, aynı şekilde, başvuranın yakalanmasının ardından dava dosyasına eklenen delillerin, özellikle iddianamede yer alan delillerin ve tutuklu bulunduğu sırada sunulan delillerin, başvuranın tutukluluğunun devamını haklı kılan başka şüphelere yol açabilecek olgular veya bilgiler teşkil ettiği de ortaya konulmamıştır. İlk derece ve temyiz mahkemelerinin, sulh ceza hâkiminin ve Cumhuriyet savcılığının dayandığı olguları başvuranın suçluluğunun kanıtı olarak kabul etmiş olması, bu tespiti değiştirmemektedir.
139. Özellikle, Mahkeme, başvuranın suçlanmasına ve tutuklanmasına dayanak oluşturan yazılı materyallerin, hâlihazırda bilinen gerçeklere ve olaylara ilişkin bir kamuoyu tartışması kapsamına girdiğini, Sözleşme kapsamındaki özgürlüklerin kullanılması anlamına geldiğini ve siyasi alanda şiddet kullanımını desteklemediğini veya savunmadığını ya da başvuranın terör örgütlerinin siyasi amaçlar için şiddet ve terörün kullanılması yönündeki yasa dışı hedeflerine katkıda bulunma isteğini belirtmediğini kaydetmektedir.
140. Sözleşme'nin 15. maddesi ve Türkiye’nin derogasyonuna ilişkin olarak Mahkeme, Cumhurbaşkanının başkanlık ettiği ve Anayasa’nın 121. maddesi uyarınca hareket eden Türkiye Bakanlar Kurulunun, olağanüstü hal süresince, gözaltında tutulan veya tutuklu bulunan kişiler bakımından iç hukukta düzenlenen usuli güvencelere önemli kısıtlamalar getiren çok sayıda kanun hükmünde kararname çıkardığını kaydetmektedir. Bununla birlikte, somut davada, başvuran, Ceza Kanunu’nun 220.maddesinde belirtilen suçla ilişkili suçlamalarla CMK’nın 100.maddesi uyarınca tutuklanmıştır. Özellikle, kişinin bir suç işlediğine dair kuvvetli şüpheye yol açan olgusal delillerin varlığını gerektiren CMK’nın 100. maddesinin olağanüstü hal süresince değiştirilmediği kaydedilmelidir. Bunun yerine, somut davada şikâyet edilen tedbirler, olağanüstü hal ilanından önce ve sonra yürürlükte olan mevzuata dayanılarak alınmıştır. Sonuç olarak, somut davada şikâyet edilen tedbirlerin Sözleşme'nin 15. maddesinde düzenlenen koşullara uyduğu söylenemez, zira sonuçta bu duruma herhangi bir derogasyon (yükümlülüklerin askıya alınması) tedbiri uygulanabilir değildi. Aksi bir sonuca varmak, Sözleşme'nin 5 § 1 (c) maddesinin asgari gerekliliklerini ortadan kaldıracaktır.
141. Mahkeme, bu nedenle, başvuranın cezai bir suç işlediğine dair makul bir şüphenin bulunmaması nedeniyle somut davada Sözleşme'nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
142. Yukarıdaki tespiti göz önünde bulundurarak, Mahkeme, başvuranın tutukluluk halinin devamı için yerel mahkemelerce sunulan gerekçelerin, Sözleşme'nin 5 §§ 1 (c) ve 3 maddesi gereğince ilgili ve yeterli gerekçelere dayanıp dayanmadığını ayrı ayrı incelemenin gerekli olmadığı kanaatindedir (bk., aynı anlamda, Şahin Alpay/Türkiye, no. 16538/17, § 122, 20 Mart 2018).
SÖZLEŞME’NİN 5 § 4 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
. Başvuran, tutukluluğunun hukuka uygunluğuna itiraz etmek için Anayasa Mahkemesine yaptığı başvuru kapsamında, söz konusu mahkemenin “ivedilik” gerekliliğine uymadığı gerekçesiyle Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.
Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi aşağıdaki gibidir:
Yakalama veya tutulma yoluyla özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, tutulma işleminin yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar verilmesi ve eğer tutulma yasaya aykırı ise, serbest bırakılması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.”
. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmiştir.
Tarafların beyanları
Hükümet
. Hükümet, ilk olarak, başvuran tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığında, Sözleşme'nin 5 § 4 maddesi amaçları bakımından mağdur statüsünden çıktığını ileri sürmüştür. Dolayısıyla, başvuranın Mahkeme'ye yaptığı başvurunun, kişi bakımından (ratione personae) Sözleşme hükümleriyle bağdaşmadığı gerekçesiyle reddedilmesi gerekmektedir.
. Daha sonra, Anayasa Mahkemesinin dava yüküne ilişkin istatistiklere atıfta bulunan Hükümet, 2012 yılında bu mahkemeye 1.342 başvuru yapıldığını; 2013 yılında bu sayının 9.897'ye yükseldiğini, sırasıyla 2014 ve 2015 yıllarında 20.578 ve 20.376 başvuru yapıldığını belirtmiştir. Askeri darbe girişiminden bu yana Anayasa Mahkemesine yapılan başvuruların sayısında belirgin bir artış olmuştur: 15 Temmuz 2016-9 Ekim 2017 tarihleri arasında Anayasa Mahkemesine toplam 103.496 başvuru yapılmıştır. Anayasa Mahkemesinin bu istisnai dava yükünü ve 21 Temmuz 2016 tarihli derogasyon bildirimini dikkate alan Hükümet, söz konusu mahkemenin “ivedilik” gerekliliğine uymadığı sonucuna varılamayacağını ileri sürmüştür.
Başvuran
. Başvuran, Anayasa Mahkemesinin Sözleşme'nin 5 § 4 maddesi anlamında "ivedilikle" karar vermediği iddiasını yinelemiştir. Başvuran, açıkça olanak dışı bulduğu şüphelere dayanan tutuklama tedbirlerinin hukuka uygunluğunun incelenmesindeki önemli gecikme nedeniyle, söz konusu mahkemeye yapılan başvurunun, bu tür özgürlük hakkı ihlalleri bakımından artık etkili olduğunun değerlendirilemeyeceğini iddia etmiştir.
Üçüncü taraf müdahiller
İnsan Hakları Komiseri
. İnsan Hakları Komiseri, Anayasa Mahkemesinin Sözleşme’nin 5. maddesine ilişkin içtihadının Mahkeme’nin kendi içtihadında tesis ettiği ilkelere uyduğunu kaydetmiştir. İnsan Hakları Komiseri, darbe girişiminden bu yana Anayasa Mahkemesinin dava yükünün büyüklüğünü kabul etmekle birlikte, söz konusu mahkemenin kararlarını ivedilikle vermesinin yargı sisteminin düzgün işlemesi bakımından gerekli olduğunu vurgulamıştır.
Özel Raportör
. Benzer şekilde, Özel Raportör, olağanüstü halin ilan edilmesinden bu yana Anayasa Mahkemesinin bu zamana kadar görülmemiş bir dava yüküyle karşı karşıya kaldığını kaydetmiştir.
Mahkeme’nin değerlendirmesi
Kabul Edilebilirlik Hakkında
. Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin yerel anayasa mahkemeleri önündeki yargılamalara uygulanabilir olduğuna karar verdiğini yinelemektedir (bk., özellikle, Ilnseher/Almanya [BD], no. 10211/12 ve 27505/14, § 254, 4 Aralık 2018; bk., ayrıca, Smatana/Çek Cumhuriyeti, no. 18642/04, §§ 119-24, 27 Eylül 2007, ve Žúbor/Slovakya, no. 7711/06, §§ 7177, 6 Aralık 2011). Dolayısıyla, Türk Anayasa Mahkemesinin yargı yetkisini göz önünde bulundurarak Mahkeme, daha önce, 5 § 4 maddesinin bu mahkeme önündeki yargılamalara da uygulanabilir olduğu sonucuna varmıştır (bk., Koçintar/Türkiye (k.k.), no. 77429/12, §§ 30-46, 1 Temmuz 2014).
. Mahkeme, ayrıca, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin temel amacının, özgürlüğünden yoksun bırakılan bir kişiye, uygun olduğu hallerde tahliyesine neden olabilecek olan, tutukluluğunun hukuka uygunluğunun ivedi bir şekilde yargısal incelemesini sağlamak olduğunu yinelemektedir. Mahkeme, bu nedenle, incelemenin ivedi olması gerekliliğinin, söz konusu kişinin tutukluluğu devam ettiği sürece ilgili olduğu kanaatindedir. İvedilik güvencesi, kişinin tahliyesinden sonra 5 § 4 maddesinin amacı bakımından artık ilgili olmamakla birlikte, incelemenin etkinliğine ilişkin güvence, bundan sonra bile geçerli olmaya devam etmelidir. Zira eski bir tutuklu, tahliye edildikten sonra bile tutukluluğunun hukuka uygunluğunun tespit edilmesi konusunda meşru bir menfaate sahip olabilir (bk., yukarıda anılan Žúbor, § 83).
152. Somut davada, Mahkeme, başvuranın 30 Ocak 2017 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunduğunu ve 9 Mart 2018 tarihinde tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığını gözlemlemektedir. Başvuranın tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılması, Anayasa Mahkemesinin başvuranın tutukluluğunun hukuka uygun olmadığına dair şikâyetini ivedilikle incelememesinden kaynaklanan Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edildiği iddiasına bir son vermiştir (bk., yukarıda anılan Žúbor, § 85, ve burada yapılan atıflar). Bu nedenle, Mahkeme, somut davada başvuranın Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunduğu tarih ile tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığı tarih arasında gerçekleşen Anayasa Mahkemesi yargılamalarında 5 § 4 maddesi kapsamındaki ivedilik gerekliliğine uyulmadığı yönündeki şikâyeti inceleyecektir. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin bu şikâyetin Sözleşme hükümleriyle kişi bakımından (ratione personae) bağdaşmadığı yönündeki iddiasını reddetmektedir.
153. Mahkeme, söz konusu şikâyetlerin Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesinin anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla, şikâyetlerin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
Esas Hakkında
. Mahkeme, özellikle Mehmet Hasan Altan (yukarıda anılan, §§ 161-63) ve Şahin Alpay (yukarıda anılan, §§ 133-35) kararlarında ve Akgün/Türkiye ((k.k.), no. 19699/18, §§ 35-44, 2 Nisan 2019) kararında özetlendiği üzere, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi anlamında “ivedilik” gerekliliği ile ilgili içtihadından doğan ilkeleri yinelemektedir. Bu davalarda, Mahkeme, Türk hukuk sisteminde, tutuklu bulunan her kişinin, yargılamaların herhangi bir aşamasında tahliyesini talep edebileceğini ve başvurusunun reddedilmesi durumunda itirazda bulunabileceğini kaydetmiştir. Mahkeme, ayrıca, tutukluların tutukluluk hallerinin devamı meselesinin, otuz günü aşmamak şartıyla, düzenli aralıklarla re’sen incelendiğini gözlemlemiştir. Bu nedenle, Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin incelemesinin fazla zaman almasına müsamaha gösterebileceğine karar vermiştir. Bununla birlikte, yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan davasında Anayasa Mahkemesi önünde dikkate alınacak süre, on dört ay üç gün; yukarıda anılan Şahin Alpay davasında on altı ay üç gün, ve yukarıda anılan Akgün davasında on iki ay on altı gündür. Mahkeme, olağanüstü hal ilan edildikten sonra başvuruların karmaşıklığını ve Anayasa Mahkemesinin dava yükünü göz önünde bulundurarak, bunun istisnai bir durum olduğunu değerlendirmiştir. Sonuç olarak, Anayasa Mahkemesi önündeki on iki ay on altı günlük, on dört ay üç günlük, on altı ay üç günlük sürelerin normal bir bağlamda “ivedi” olarak nitelendirilemeyecek olmasına karşın, söz konusu davaların kendilerine özgü koşullarında, Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
. Somut davada Mahkeme, dikkate alınacak dönemin on üç ay yedi gün sürdüğünü ve bu dönemin, 18 Temmuz 2018 tarihine kadar kaldırılmayan olağanüstü hal dönemi kapsamına girdiğini kaydetmektedir. Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin başvuranın başvurusunu reddettiği kararını yaklaşık iki yıl üç ay sonra 2 Mayıs 2019 tarihine kadar vermemiş olmasının, başvuran o tarihe kadar zaten tahliye edildiği için, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesi yönünden dikkate alınacak sürenin hesaplanmasıyla ilgili olmadığı kanaatindedir. Mahkeme, bu nedenle, yukarıda anılan Akgün, Mehmet Hasan Altan ve Şahin Alpay kararlarındaki tespitlerinin, somut başvuru bağlamında da geçerli olduğu kanaatindedir. Mahkeme, bu bağlamda, başvuranın Anayasa Mahkemesine yaptığı başvurunun karmaşık olduğunu, zira bu davanın terör örgütü olduğu değerlendirilen örgütlerle ilgili yayınlanmış materyaller nedeniyle bir gazetecinin tutuklanmasına ilişkin karmaşık konuları gündeme getiren davalardan biri olduğunu ve başvuranın, diğer Cumhuriyet gazetesi yazarları gibi, Anayasa Mahkemesi önünde davasını kapsamlı bir şekilde davasını öne sürerek hem tutukluluğunun herhangi bir haklı gerekçeye dayanmadığı hem de kendisine yöneltilen suçlamaların anayasaya aykırı olduğu iddiasında bulunduğunu vurgulamaktadır. Mahkeme, ayrıca, Temmuz 2016 tarihinde olağanüstü hal ilan edilmesinden sonra, Temmuz 2016 – Temmuz 2018 tarihleri arasında yürürlükte olan olağanüstü hal sırasında Anayasa Mahkemesinin istisnai dava yükünün ve söz konusu mahkemenin birikmiş iş sorununu ele almak amacıyla ulusal makamlarca alınan önlemlerin dikkate alınması gerektiği kanaatindedir (bk., yukarıda anılan Mehmet Hasan Altan, § 165; yukarıda anılan Şahin Alpay, § 137 ve yukarıda anılan Akgün, § 41). Bu bağlamda, Mahkeme, somut dava ile başvuranın 18 Temmuz 2018 tarihinde olağanüstü halin kaldırılması ile 28 Haziran 2019 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararının verilmesi arasında geçen on bir ay boyunca tutuklu kaldığı Kavala/Türkiye davası arasında bir ayrıma gidilmesi gerektiğini vurgulamıştır (bk., Kavala/Türkiye, no. 28749/18, § 195, 10 Aralık 2019).
156. Yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Anayasa Mahkemesinin somut davadaki incelemesi normal bir bağlamda “ivedi” olarak nitelendirilemeyecek olsa da, Mahkeme, somut davanın kendine özgü koşullarında, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edilmediği kanaatindedir.
SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
. Başvuran, esas olarak, tutuklanması ve tutukluluğunun devam ettirilmesi nedeniyle ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvuran, özellikle, hiçbir zaman şiddet kullanımını desteklemeden veya tasvip etmeden, kamuoyunu ilgilendiren meseleler hakkındaki tartışma kapsamında kamuoyuna bilgi ve fikirler aktaran ve kimi zaman belirli hükümet politikalarını eleştiren gazetecilik faaliyetinin, terör örgütlerine yardım etme veya bu örgütler lehine propaganda yapma suçlamalarını destekleyen delil olarak değerlendirilmesinden şikâyetçi olmuştur. Başvuran, bu bağlamda, Sözleşme’nin 10. maddesine dayanmıştır. İlgili madde şu şekildedir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon veya sinema işletmelerini bir izne tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
. Hükümet, başvuranın iddiasına itiraz etmiştir.
Tarafların beyanları
Hükümet
. Hükümet, ceza mahkemeleri başvuranı nihai bir kararla mahkûm etmediğinden, başvuranın mağdur statüsüne sahip olmadığını ileri sürmüştür. Aynı nedenle, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyetin, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilemez olduğu beyan edilmelidir.
. Müdahalenin hukuka uygunluğu ile ilgili olarak, Hükümet, söz konusu cezai suçun, suç örgütü niteliğinde olduğu kabul edilen bir örgüte yardım etmeyi veya bu tür bir örgüt lehine propaganda yapmayı suç olarak düzenleyen Ceza Kanunu maddeleriyle açıkça yasaklandığını ileri sürmüştür.
. Hükümetin görüşüne göre, şikâyet konusu müdahale, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci paragrafı amaçları bakımından, ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi ve düzenin korunması gibi çeşitli amaçlar gütmüştür.
. Müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı ile ilgili olarak, Hükümet, başvuranın gazetecilik faaliyetleri sebebiyle değil, suç örgütü niteliğinde olduğu kabul edilen örgütlere, genel olarak DHKP, PKK ve FETÖ/PDY’ye, bilerek yardım ettiği yönündeki suçlamalara cevap vermek üzere tutuklandığını ve yargılandığını ileri sürmüştür. Başvuranın söz konusu terör örgütlerinin üyesi olduğundan şüphelenilen kişilere karşı başlatılan yargılamalara olan kamuoyu desteğini azaltmaya ve bu yargılamaların faillerin mahkûmiyetiyle sonuçlanmaması için güvenlik güçleri ve hâkimler üzerinde baskı kurmaya çalışarak bu terör örgütlerine yardım ettiğinden şüphelenilmiştir.
Başvuran
. Başvuran, uzun bir süre boyunca tutuklu kaldığına dikkat çekmiştir. Başvuranın bir gazeteci olarak yaptığı işlere dayanarak terör örgütlerine yardım ettiği iddiasıyla tutuklanması, kendi başına, ifade özgürlüğünün ihlalini teşkil etmiştir. Söz konusu özgürlükten yoksun bırakma, başvuranın bir gazeteci olarak mesleğine devam etmesine engel olmuş ve başka gazetecilerin durumunda olduğu gibi kendi durumunda da, özellikle suç örgütü olarak kabul edilen örgütlere mensup olduğundan şüphelenilen kişilere karşı başlatılan yargılamalarla ile ilgili olanlar dâhil olmak üzere siyasi makamların veya yargı makamlarının davranışına ilişkin olarak kamusal bir tartışmada görüşlerini ifade etmesi söz konusu olduğunda mesleki faaliyetlerini yürütmesi bakımından otosansürle sonuçlanmıştır.
. Başvuran, ayrıca, yargı makamlarının, kendisinin söz konusu yasa dışı örgütler tarafından planlandığı ve gerçekleştirildiği iddia edilen şiddet eylemlerine herhangi bir şekilde aktif olarak katkıda bulunduğuna dair hiçbir delil göstermediklerini ileri sürmüştür. Ayrıca, yargı makamlarını iyi niyetle yapılmış olan eleştirilerden korumak veya bu örgütlere mensup olduğundan şüphe edilen kişilere karşı alınan tedbirleri izlerken ve bu tedbirler hakkında yorum yaparken bu gibi eleştirileri dile getiren gazetecileri mahkûm etmek demokratik bir toplumda gereklilik arz etmemektedir.
. Başvuran, ayrıca, Hükümetin, kamuoyunu bilgilendirmek için ellerinde mevcut bulunan ana iletişim kanalları aracılığıyla siyasi eleştiriye cevap vermek yerine, ifade özgürlüğüne aykırı bir biçimde ceza hukuku yaptırımlarını tercih ettiğinden şikâyetçi olmuştur.
Üçüncü taraf müdahiller
İnsan Hakları Komiseri
. İnsan Hakları Komiseri, büyük ölçüde Nisan ve Eylül 2016 tarihlerinde Türkiye’ye düzenlediği ziyaretlerinde yaptığı tespitlere dayanarak, ilk olarak, Türkiye’deki yaygın ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü ihlallerinin defalarca altını çizdiğini gözlemlemiştir. Komiser, Türk savcılarının ve mahkemelerinin terörle mücadele mevzuatını çok geniş biçimde yorumladıkları görüşünü dile getirmiştir. Hükümet yetkililerine karşı muhalif görüş veya eleştiri dile getiren birçok gazeteci, herhangi bir somut delil olmaksızın tamamen gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklanmıştır. Dolayısıyla, İnsan Hakları Komiseri, genellikle gazetecilerle ilgili soruşturma dosyalarında yer alan somut delillerin onların gazetecilik faaliyetleriyle ilgili olması sebebiyle, Hükümetin gazetecilere karşı başlatılan ceza yargılamalarının onların mesleki faaliyetleriyle bağlantılı olmadığı yönündeki iddiasını inandırıcılıktan yoksun bularak reddetmiştir. Başvuran, ne darbe teşebbüsünün ne de terör örgütlerinin oluşturduğu tehlikelerin, kendisinin eleştirdiği tedbirler gibi basın özgürlüğüne ciddi bir müdahaleyi içeren tedbirleri haklı kılamayacağını ileri sürmüştür.
. İnsan Hakları Komiseri, başvuranın yardım etmekle suçlandığı yasa dışı FETÖ/PDY ve PKK/KCK örgütlerinin siyasi yelpazenin karşıt uçlarında yer aldıklarını gözlemlemiştir.
Özel Raportör
. Özel Raportör, terörle mücadele mevzuatının, Türkiye’de hükümet politikaları hakkında eleştirel görüşler dile getiren gazetecilere karşı uzun zamandır uygulandığını ileri sürmüştür. Ancak, olağanüstü halin ilan edilmesinden bu yana, ifade özgürlüğü hakkı daha da zayıflamıştır. 15 Temmuz 2016 tarihinden bu yana 231 gazeteci yakalanmış ve 150’yi aşkın gazeteci cezaevinde tutulmuştur ve aleyhlerinde ortaya konulan deliller ya çok belirsizdir ya da herhangi bir delil bulunmamaktadır.
. Özel Raportör, “yasayla öngörülmüş” olmadığı sürece herhangi bir müdahalenin Sözleşme’nin 10. maddesine aykırı olacağını belirtmiştir. Bir tedbirin iç hukukta dayanağı olması yeterli değildir; ayrıca kanunun niteliği de dikkate alınmalıdır. Buna göre, ilgili kişiler kanunun kendi durumlarında doğuracağı sonuçları öngörebilmelidir ve iç hukuk, ifade özgürlüğüne yapılan keyfi müdahaleye karşı belirli güvenceler sağlamalıdır.
Müdahil sivil toplum kuruluşları
. Müdahil sivil toplum kuruluşları, basın özgürlüğüne yapılan kısıtlamaların askeri darbe teşebbüsünden bu yana önemli biçimde daha belirgin ve yaygın hale geldiğini ileri sürmüşlerdir. Basının demokratik bir toplumda oynadığı önemli rolü vurgulayan müdahil sivil toplum kuruluşları, gazetecilerin genellikle kamuoyunu ilgilendiren konuları ele aldıkları için tutuklandıklarını belirtmişlerdir. Müdahil sivil toplum kuruluşları, bu nedenle, gazetecilerin tutuklanmasını kapsayan tedbirlere keyfi olarak başvurulduğundan ve bu tedbirlerin otosansürü sağlamak için tasarlanmış olduğundan şikâyetçi olmuşlardır.
Mahkeme’nin değerlendirmesi
Kabul Edilebilirlik Hakkında
. Mahkeme, Hükümetin yukarıda 159. paragrafta ortaya konulan ve başvuran tarafından karşı çıkılan itirazlarının, başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki hak ve özgürlüklerine müdahale olup olmadığının incelenmesiyle yakından bağlantılı olan konuları gündeme getirdiği kanaatindedir. Bu nedenle, Mahkeme, bu itirazları esas ile birleştirmeye karar vermiştir.
. Mahkeme, bu şikâyetlerin, Sözleşme’nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de bağdaşmadığı kanaatindedir. Dolayısıyla, bu şikâyetlerin kabul edilebilir olduğu beyan edilmelidir.
Esas Hakkında
Temel ilkeler
. Mahkeme, ifade özgürlüğünün demokratik bir toplumun esas temellerinden birini teşkil ettiğini yinelemektedir. Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci paragrafına tâbi olmak üzere, ifade özgürlüğü, yalnızca lehte algılanan veya zararsız yahut önemsiz görülen “bilgi” veya “fikirler” bakımından değil, Devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şok eden veya rahatsız edenler bakımından da geçerlidir. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir ve bunlar olmadan “demokratik toplum” olmaz (bk., Prager ve Oberschlick /Avusturya, 26 Nisan 1995, § 38, Seri A no. 313; Castells/İspanya, 23 Nisan 1992, § 42, Seri A no. 236; Handyside /Birleşik Krallık, 7 Aralık 1976, § 49, Seri A no. 24; ve yukarıda anılan Jersild, § 37).
. Özellikle, basın özgürlüğü, topluma, siyasi liderlerinin fikirlerini ve davranışlarını keşfetmek ve bunlar hakkında bir görüş oluşturmak için en iyi araçlardan birini sunmaktadır. Bilhassa, basın özgürlüğü, siyasetçilere kamuoyunu meşgul eden meseleler üzerine düşünme ve yorum yapma imkânı verir; böylece herkesin, demokratik toplum kavramının en temelinde yer alan özgür siyasi tartışmaya katılmasını sağlar (bk., Lingens /Avusturya, 8 Temmuz 1986, § 42, Seri A no. 103, ve yukarıda anılan Castells, § 43).
. Basının özellikle düzenin ve başkalarının itibarının korunması bakımından bazı sınırları aşmaması gerekse de, basının görevi, yine de, -yükümlülükleri ve sorumluluklarıyla tutarlı bir biçimde- kamuoyunu ilgilendiren tüm konularda bilgi ve fikir vermektir (bk., De Haes ve Gijsels /Belçika, 24 Şubat 1997, § 37, Karar ve Hükümler Derlemeleri 1997-I; The Sunday Times/Birleşik Krallık (no. 1), 26 Nisan 1979, § 65, Seri A no. 30; ve Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, 26 Kasım 1991, § 59, Seri A no. 216). 10. madde yalnızca ifade edilen fikir ve bilgilerin özünü değil, aynı zamanda aktarılma biçimini de korur (bk., Oberschlick/Avusturya (no. 1), 23 Mayıs 1991, § 57, Seri A no. 204). Basının bu tür bilgi ve fikirleri verme görevi olduğu gibi, kamuoyunun da bunları alma hakkı bulunmaktadır. Aksi halde, basın, hayati rolü olan “kamu gözlemcisi” rolünü oynayamayacaktır (bk.,Thorgeir Thorgeirson/İzlanda, 25 Haziran 1992, § 63, Seri A no. 239, ve Bladet Tromsø ve Stensaas/Norveç [BD], no. 21980/93, § 62, AİHM 1999-III). Gazetecilik özgürlüğü ayrıca bir derece abartıya veya hatta provokasyona başvurma olasılığını da kapsar (bk., yukarıda anılan Prager ve Oberschlick, § 38; Thoma/Lüksemburg, no. 38432/97, §§ 45-46, AİHM 2001-III; ve Perna/İtalya [BD], no. 48898/99, § 39, AİHM 2003-V).
. Ayrıca, Sözleşme’nin 10. maddesi uyarınca, siyasi konuşmalara veya kamuoyunu ilgilendiren meselelere dair tartışmalara ilişkin kısıtlamalar için çok dar kapsam vardır (bk., Sürek ve Özdemir/ Türkiye [BD], no. 23927/94 ve 24277/94, § 60, 8 Temmuz 1999, ve Wingrove /Birleşik Krallık, 25 Kasım 1996, § 58, Raporlar 1996-V). Dahası, izin verilebilir eleştirinin sınırları, özel bir vatandaşa veya hatta siyasetçiye kıyasla hükümet bakımından daha geniştir. Demokratik bir sistemde hükümetin eylemleri veya ihmalleri, yalnızca yasama ve yargı makamları tarafından değil, aynı zamanda basın ve kamuoyu tarafından da yakın incelemeye tabi tutulmalıdır. Ayrıca, hükümetin sahip olduğu baskın konum, ceza yargılamalarına başvururken, özellikle muhaliflerinin veya basının haksız saldırılarına ve eleştirilerine cevap vermek için başka yolların mevcut olduğu durumlarda, sınırlama uygulamasını gerekli kılmaktadır (bk., yukarıda anılan Castells, § 46).
. Demokratik bir toplum kavramının en temelinde yer alan siyasi tartışma özgürlüğü, halkı terör suçları işlemeye teşvik içermediği veya şiddet kullanılmasını tasvip etmediği sürece, yasaklı örgütlerin görüşlerinin özgürce ifadesini de içermektedir. Halkın, bir çatışma veya gerginlik durumunun farklı yorumlanma biçimleri hakkında bilgi alma hakkı vardır; bu bağlamda, yetkililer, çekinceleri ne olursa olsun, tüm tarafların kendi bakış açılarını ifade etmelerine izin vermelidir. Yasaklı örgütlerden çıkan materyalin yayımlanmasının şiddete teşvik riski taşıyıp taşımadığının değerlendirilmesi için, Mahkeme’nin içtihadı açısından, her şeyden önce söz
konusu materyalin içeriği ve yayımlandığı arka plan dikkate alınmalıdır (bk., aynı anlamda, yukarıda anılan Gözel ve Özer, § 56).
. Bu bağlamda, Mahkeme’nin içtihadından açık olduğu üzere, ifade edilen görüşlerin şiddete teşvik içermediği durumlarda - başka bir deyişle, şiddet eylemlerine veya kanlı intikama başvurmayı savunmadıkları, destekçilerinin hedeflerine ulaşmak için terör suçlarının işlenmesini haklı göstermedikleri veya belirli kişilere karşı derin ve mantıksız bir nefret göstererek şiddeti teşvik etmesinin muhtemel olduğu şeklinde yorumlanabilir olmadıkları sürece - Sözleşmeci Devletler, toplumun bunlar hakkında bilgilendirilme hakkını, 10 § 2 maddesinde belirtilen amaçlara, yani toprak bütünlüğünün, ulusal güvenliğin ve düzenin korunması veya suç işlenmesinin önlenmesine dayanarak bile kısıtlamamalıdır (bk., Sürek/Türkiye (no. 4) [BD], no. 24762/94, § 60, 8 Temmuz 1999; yukarıda anılan Gözel ve Özer, § 56; yukarıda anılan Nedim Şener, § 116; ve yukarıda anılan Şık, § 105).
Müdahale olup olmadığı hakkında
. Mahkeme, daha önce, ifade özgürlüğü üzerinde caydırıcı etkiye sahip olan bazı durumların, ilgili kişilere -henüz nihai olarak hüküm giymemiş kişilere- gerçekten de bu özgürlüğü kullanmalarına yapılan bir müdahalenin mağduru statüsünü verdiğine karar vermiştir (bk., diğer kararların yanı sıra, Dilipak/Türkiye, no. 29680/05, §§44-47, 15 Eylül 2015). Mahkeme, araştırmacı gazetecilerin çok ciddi suçlardan başlatılan ceza yargılamaları kapsamında neredeyse bir yıl boyunca tutuklu kalmalarına ilişkin olarak da aynı değerlendirmeyi yapmıştır (bk., yukarıda anılan Nedim Şener, §§ 94-96, ve yukarıda anılan Şık, §§ 83-85).
. Mahkeme, somut davada, günlük Cumhuriyet gazetesinde araştırmacı gazeteci sıfatıyla güncel siyasi gelişmeleri sunması ve değerlendirmesinden oluşan olgulara dayanarak, başvuran hakkında, terör örgütleri lehine propaganda olarak nitelendirilen eylemlerden dolayı ceza davasının açıldığını gözlemlemektedir. Olguların bu şekilde nitelendirilmesi; savcılık makamlarının başvuranı Ceza Kanunu’nda ağır cezası olan terör örgütüne yardım etmekle suçladığı, başvuranın tutuklandığı iddianame de yer almıştır.
. Mahkeme, ayrıca, başvuranın bu ceza yargılamaları kapsamında yaklaşık on üç ay tutuklu kaldığını kaydetmektedir. Mahkeme, başvuranın tutuklanmasına ve tutukluluğunun devamına hükmeden yargı makamlarının, başvuranın terörle bağlantılı eylemlerden suçlu olduğuna dair ciddi ve inandırıcı deliller olduğu değerlendirmesini yaptıklarını gözlemlemektedir.
. Mahkeme, başvuranın hakkındaki ceza yargılamaları bağlamında, ağır ceza ihtiva eden ve gazetecilik işleriyle doğrudan bağlantılı olan suçlardan tutuklanmasının, gerçek ve etkili bir kısıtlama anlamına geldiği ve dolayısıyla, başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına “müdahale” teşkil ettiği kanaatindedir (bk., yukarıda anılan Nedim Şener, § 96, ve yukarıda anılan Şık, § 85). Bu değerlendirmeye dayanarak Mahkeme, Hükümetin başvuranın mağdur statüsünün bulunmadığına dair itirazını reddetmektedir.
. Aynı sebeplerle, Mahkeme, benzer şekilde, Hükümetin Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyetler bakımından iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazını da reddetmektedir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Yılmaz ve Kılıç/Türkiye, no. 68514/01, §§ 37-44, 17 Temmuz 2008).
Müdahalenin haklı olup olmadığı hakkında
. Böyle bir müdahale, söz konusu maddenin ikinci paragrafında yer alan gereklilikleri yerine getirmediği sürece Sözleşme’nin 10. maddesini ihlal edecektir. Dolayısıyla, müdahalenin “yasayla öngörülmüş” olup olmadığı, ikinci paragrafta atıfta bulunulan bir veya daha fazla meşru amaç güdüp gütmediği ve bu amaçlara ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığı değerlendirilecektir.
. Mahkeme, Sözleşme’nin 10 § 2 maddesi anlamında “yasayla öngörülmüş” ifadesinin, ilk olarak, müdahalenin iç hukukta bir temeli olmasını gerektirdiğini; ayrıca söz konusu kanunun niteliğine de atıf yaptığını, bu ifadenin kanunun sonuçlarını da öngörebilmesi gereken ilgili kişi için kanunun erişilebilir olmasını ve hukukun üstünlüğü ile uyumlu olmasını gerektirdiğini yinelemektedir. Takdir yetkisi tanıyan bir kanun; takdir yetkisinin kapsamı ve nasıl uygulanacağı, bireye keyfi müdahaleye karşı yeterli koruma sağlamak için yeterince açık biçimde ve söz konusu meşru amaç da göz önüne alınarak belirlenmişse, tek başına bu gereklilik ile uyumsuz değildir (bk., diğer kararların yanı sıra, Müller ve Diğerleri/İsviçre, 24 Mayıs 1988, § 29, Seri A no. 133; Ezelin/ Fransa, 26 Nisan 1991, § 45, Seri A no. 202; ve Margareta ve Roger Andersson/ İsveç, 25 Şubat 1992, §75, Seri A no. 226-A).
. Somut davada başvuranın yakalanması ve tutuklanması, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki haklarına müdahale teşkil etmiştir (bk., yukarıda 182. paragraf). Mahkeme, halihazırda, başvuranın tutukluluğunun, Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesi amaçları bakımından, bir suç işlediğine dair makul şüpheye dayanmadığına ve dolayısıyla, 5 § 1 maddesi kapsamındaki özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (bk., yukarıda 141. paragraf). Mahkeme, ayrıca, Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100.maddesine göre, bir kişinin yalnızca suç işlediğine dair kuvvetli şüpheye yol açan somut delillerin bulunması halinde tutuklanabileceğini kaydetmektedir ve bununla bağlantılı olarak, ulusal makamların başvuranın tutukluluğunun hukuka uygunluğunu incelerken, makul şüphenin yokluğunun evleviyetle kuvvetli şüphenin de bulunmadığı anlamına gelmiş olması gerektiği kanaatindedir. Ayrıca Mahkeme, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin (a) ila (f) bentlerinin, kişilerin özgürlüklerinden yoksun bırakılabileceği halleri tahdidi olarak içerdiğini ve herhangi bir özgürlükten yoksun bırakma durumunun, bu hallerden biri kapsamına girmediği sürece hukuka uygun olmayacağını yinelemektedir (bk., Khlaifia ve Diğerleri /İtalya [BD], no. 16483/12, § 88, 15 Aralık 2016).
. Mahkeme, ayrıca, Sözleşme’nin 5. ve 10. maddeleri kapsamındaki hukuka uygunluk gerekliliklerinin, her iki halde de, bireyi keyfilikten korumayı amaçladığını gözlemlemektedir (bk., 5. madde ile ilgili olarak yukarıda 112., 114. ve 118. paragraflar ve 10. madde ile ilgili olarak yukarıda 185. paragraf). Buna göre, hukuka uygun olmayan bir tutuklama tedbiri, Sözleşme ile güvence altına alınan özgürlüklerden birine müdahale teşkil ettiği sürece, ilke olarak, söz konusu özgürlüğün ulusal hukuk tarafından öngörülen bir kısıtlaması olarak değerlendirilemez.
. Dolayısıyla, başvuranın Sözleşme’nin 10 § 1 maddesi kapsamındaki hak ve özgürlüklerine yapılan müdahale yasayla öngörülmediği için 10 § 2 maddesi kapsamında haklı gösterilemez (bk., Steel ve Diğerleri/Birleşik Krallık, 23 Eylül 1998, §§ 94 ve 110, Raporlar 1998-VII, ve bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Huseynli ve Diğerleri/ Azerbaycan, no. 67360/11 ve 2 diğer başvuru, §§ 98-101, 11 Şubat 2016). Mahkeme, bu nedenle, söz konusu müdahalenin meşru bir amacı olup olmadığını ve demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını incelemek zorunda değildir.
. Bu doğrultuda, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 18. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
. Son olarak başvuran, tutukluluğunun yönelttiği hükümet eleştirileri veya kamuoyu ile paylaştığı siyasi otoriteleri memnun etmeyen bilgiler nedeniyle kendisini cezalandırmak için tasarlandığını iddia etmiştir. Başvuran, tutuklanmasının ve tutukluluğunun devamına ilişkin kararların amacının, gazetecilik faaliyetleri nedeniyle kendisini yargısal bir tacize maruz bırakmak olduğunu iddia etmiştir. Başvuran, bu bağlamda, Sözleşme'nin 5. ve 10. maddeleriyle bağlantılı olarak 18. maddesine dayanmıştır.
191. Sözleşme’nin 18. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Anılan hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz.”
Kabuledilebilirlik hakkında
192. Hükümet, Sözleşme’nin 18. Maddesinin özerk bir rolü olmadığını ve yalnızca Sözleşme’nin diğer maddeleriyle birlikte uygulanabileceğini beyan etmiştir. Hükümetin görüşüne göre, Sözleşme'nin 18. maddesi kapsamındaki şikayetler, Hükümetin başvuranın diğer şikayetleri ile ilgili ileri sürdüğü aynı nedenlerden dolayı kabuledilemez bulunmalıdır.
193. Başvuranlar bu iddiaya itiraz etmiştir.
194. Mahkeme, başvuranın üzerine atılı suçları işlediğine dair makul bir şüphe olmaksızın, başvuranın tutuklanması ve tutukluluğun devamına karar verilmesi sonucunda Sözleşme'nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğine (bk. yukarıda 139. paragraf) ve buna ek olarak, aynı olguların temelinde, başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan haksız müdahale nedeniyle 10. maddenin ihlal edildiğine karar verdiğini gözlemlemektedir. Mahkeme Sözleşme'nin 18. maddesi kapsamındaki şikayetin, bu hükümler kapsamındaki şikayetlerle yakından bağlantılı olduğu, Sözleşme'nin 35 § 3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemez olmadığı görüşünü dikkate alarak, başvurunun kabuledilebilir olduğunu beyan etmiştir.
Esas Hakkında
Tarafların beyanları
Başvuran
195. Başvuranın beyanına göre, davanın birçok yönü, kendisinin ciddi suçlar nedeniyle tutuklanmasının arkasında yatan açıklanmayan amacın aslında kendisini hükümetin ve görevlilerinin eylemlerine karşı yönelttiği eleştileri ve ifade edilen fikirlere hiçbir şekilde katılmamış olmasına rağmen, ropörtaj yaptığı kişiler tarafından yapılan açıklamaların içeriği nedeniyle kendisini cezalandırmak ve taciz etmek olduğunu göstermektedir. Başvuran, Türkiye'de hükümetin politikalarını eleştiren gazetecileri tutuklama uygulamasının çok yaygın bir uygulama olduğunu ileri sürmüştür. Üye devletler ve Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği'nin çeşitli organları dahil olmak üzere uluslararası gözlemcilerin raporlarında ve beyanlarında ülkedeki basın özgürlüğüne ilişkin kötü durumdan bahsedilmiştir. İnsan Hakları Komiseri ayrıca, 15 Şubat 2017 tarihli memorandumunda başvuranın tutuklanmasını eleştirmiştir.
196. Başvuran özellikle, tutukluluğunun açıklanmayan amaçlarından birinin de kendisini ve çalıştığı Cumhuriyet gazetesini, hükümetin halkın siyasi makamlar tarafından sunulan resmi versiyonla uyuşmayan bilgilerden haberdar olmasını önlemek amacıyla gizlemeye çalıştığı gerçekleri ifşa ettiği için başvuranı cezalandırmaktır. Başvuranın ve Cumhuriyet gazetesinde çalışan gazeteci meslektaşlarının tutukluluğuna ilişkin kararda şüphelerin dayanağı olarak atıfta bulunulan olaylar, hükümet üyelerinin hızlı ve şiddetli bir şekilde tepkisini almıştır. Örneğin Cumhuriyet gazetesi, Suriye'deki silahlı İslamcı gruplara silah taşıdığı iddia edilen istihbarat servislerine ait kamyonlarla ilgili olayı gün ışığına çıkardığında (başvuranın Cumhuriyet savcısı O.G. ile yaptığı röportajı içeren bir yazı ile katkıda bulunduğu süreç), Cumhurbaşkanı, gazeteyi casusluk yapmakla suçlayarak, "Bu haberi yapan kişi bunun bedelini ağır ödeyecek, öyle bırakmam onu" ifadelerini kullanmıştır. Başvuran, Cumhuriyet’in eski yayın müdürü C.D. ve gazetenin Ankara ofisi başkanı E.G.'nin casusluktan tutuklandığını, ancak Anayasa Mahkemesi'nin kararında kuvvetli suç şüphesi olmadığı gerekçesiyle tutukluluk hallerinin hukuka aykırı olduğuna karar vermesinin ardından serbest bırakıldıklarını eklemiştir. Bu kararın ardından Cumhurbaşkanı şu açıklamayı yapmıştır: “Ben Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım o kadar. Ama onu kabul etmek durumunda değilim ve verdiği karara da uymuyorum, saygı da duymuyorum."
197. Başvuran tutuklanmasının bir başka açıklanmayan sebebinin de adli makamların, serbest bırakıldıktan sonra yurtdışına taşınan eski genel yayın yönetmeni C.D.'nin tutuksuz yargılanması karşısında hissettikleri pişmaniyet olduğunu belirtmiştir. Kendisine karşı gerçekleştirilen suikast girişiminin ardından C.D. ülkeyi terk etmiş, hayatının tehlikede olduğunu ve olağanüstü hal kaldırılıncaya kadar yurtdışında kalacağını belirtmiştir. Hâkimler, suçlanan gazetecilerin tutuklanmasına ilişkin kararlarda, “önceki soruşturma dosyalarının içeriğinin, şüphelilerin bir fırsat bulur bulmaz hukuki ya da hukuka aykırı yollarla kaçtıklarına işaret ettiğini" belirtmişlerdir.
198. Buna ek olarak, başvuran dahil olmak üzere Cumhuriyet gazetecileri ve yöneticileriyle ilgili soruşturmadan sorumlu Cumhuriyet savcısına da, soruşturmanın başlangıcından (farklı bir savcı tarafından imzalanmış) iddianamenin sunulmasına kadar olan süreçte suçlamalar yöneltilmiş ve savcı da başvuranın yardım etmekle suçlandığı yasadışı örgütlerden birine (bu örnekte FETÖ) üye olmaktan yargılanmıştır. Aynı yasadışı örgüte üye olmaktan mahkum edilme korkusu yaşayan bir savcının, adli soruşturmayı tarafsız ve adil bir şekilde yürütme imkanı bulunmamaktadır.
Hükümet
199. Hükümet, başvuranın görüşlerine itiraz etmiştir. Hükümet, Sözleşme uyarınca temel hak ve özgürlüklerin korunmasının Yüksek Sözleşmeci Tarafların yetkililerinin iyi niyetle hareket ettikleri varsayımına dayalı olduğunu belirtmiştir. Başvuranın, yetkililerin gerçek amacının beyan ettiklerinden farklı olduğunu ikna edici bir şekilde göstermesi gerekmektedir. 18. maddenin ihlal edildiğini kanıtlamak için tek başına şüphe yeterli değildir.
200. Hükümet, cezai soruşturmanın bağımsız yargı makamları tarafından yürütüldüğünü ileri sürmüştür. Başvuran, toplanan ve dava dosyasına konulan kanıtlar temelinde tutuklanmıştır. Başvuranın iddiasının aksine, bu kanıt hiçbir şekilde hükümetin politikalarını eleştirdiği gerçeğiyle veya çalıştığı gazetenin bu politikalara aykırı bir yazı yazmış olmasıyla bağlantılı değildir. Hukukun üstünlüğü ilkesinin gerektirdiği şekilde, hükümet de dahil olmak üzere parti veya Devlet organı, yalnızca adli makamların görevi olan soruşturma başlatma veya tutuklama kararı alma süreçlerine müdahale edemez veya talimatta bulunamaz.
201. Hükümetin görüşüne göre, başvuran, gizli bir niyetle tutuklandığını gösteren herhangi bir kanıt sunmamıştır. Buna ek olarak, başvuran aleyhinde yürütülen ceza yargılaması halen derdest olmakla birlikte ve bu konudaki iddiaların doğruluğu bu yargılamaların neticesinde ortaya çıkacaktır.
Üçüncü taraf müdahiller
İnsan Hakları Komiseri
. İnsan Hakları Komiserinin görüşüne göre, Türkiye'de gazeteciler hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının bu bağlamda Sözleşme'de öngörülen meşru amaçlardan biriyle nasıl bağlantılı olabileceğini anlamak zordur. Devlet güvenliği ve terörizme ilişkin ceza hukuku hükümlerinden bazıları belirsiz lafzı ve terör propagandası ve terör örgütüne destek kavramlarının aşırı geniş yorumlanması ve bu kavramların açıkça şiddete teşvik etmeyen ifade ve yazıları kapsaması nedeniyle keyfi uygulamaya açıktı. Darbe girişiminin ardından birçok gazeteci, ifade özgürlüğü haklarının meşru bir şekilde kullanılmasıyla bağlantılı olarak bu tür hükümler uyarınca terörle ilgili asılsız suçlamalarla karşı karşıya kalmıştır. Gazetecilerin bu tür ağır suçlamalarla tutuklanması ve yargılanması, tamamen meşru olan gazetecilik faaliyetleri üzerinde güçlü bir caydırıcı etki yaratmıştır ve kamusal tartışmalara katılmak isteyenler arasında oto sansüre sebep olmuştur. Komiserin görüşüne göre, sadece gazetecileri değil, aynı zamanda ifade özgürlüğü haklarını kullanan insan hakları savunucuları, akademisyenleri ve milletvekillerini de hedef alan çok sayıda adli dava ceza kanunlarının ve prosedürlerin yargı tarafından şu anda muhalif sesleri susturmak için kullanıldığını göstermektedir.
Müdahil sivil toplum kuruluşları
203. Müdahil sivil toplum kuruluşları bir başvuranın yetkililerin gerçek amacının bildirilenden farklı olduğunu gösterebildiği durumda Sözleşme’nin 18 maddesinin ihlal edilmiş olacağını belirtmiştir. İfade özgürlüğünün ve siyasi eleştirinin sınırlandırılmasının Sözleşme'nin 5. maddesinde belirtilen tutukluluğa ilişkin meşru amaçlarından biri olmadığına işaret etmiştir.
204. Bu kuruluşlara göre başvuranların ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar eleştirel gazetecilikle uğraşanları temel hakları ve özgürlükleri giderek daha fazla kısıtlayan sorunlu ceza kanunları kapsamında susturma ve cezalandırma amaçlı daha geniş bir kampanyanın parçası olduğunda Mahkeme Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlal edildiğine karar vermelidir. Yüksek rütbeli Devlet yetkilileri ve hükümet yanlısı medya tarafından yapılan yorumların analizi, Devletin gazetecileri yargılamadaki gerçek motivasyonunun belirlenmesine yardımcı olabilir.
205. Ayrıca müdahil sivil toplum kuruluşları 15 Temmuz 2016 tarihli askeri darbe girişiminin ardından Hükümet’in diğerleri arasında (inter alia) muhalifleri tutuklayarak insan hakları konusunda halihazırda önemli seviyedeki kısıtlamayı ikiye katlamak için meşru kaygılarını kötüye kullandığını ileri sürmüştür.
Mahkemenin Değerlendirmesi
206. Mahkeme, Sözleşmenin 18. maddesinin yorumlanmasına ve uygulanmasına ilişkin genel ilkelere, özellikle Merabishvili (yukarıda anıla n§§ 287-317) ve Navalnyy/Rusya ([BD], no. 29580/12 ve 4 diğer, §§ 164-65, 15 Kasım 2018) kararlarında son zamanlarda belirtildiği şekliyle atıfta bulunmaktadır.
207. Mahkeme, öncelikle başvuranın esas şikayetinin hükümete karşı olduğu düşünülen yayınlanmış materyaller (basın yazıları ve sosyal medya gönderileri) nedeniyle özellikle hedef alınmış olması olduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, ayrıca, tutuklanmasının ve tutukluluğunun devam etmesinin hükümete yönelik eleştirileri susturmak ve halkın hükümetin resmi versiyonuyla uyuşmayan bilgileri almasını engellemek gibi ilan edilmemiş bir amaç izlediğini de belirmiştir.
208. Mahkeme, bu davada başvuranın iddia ettiği gibi başvuranın tutukluluğunun temel amacının "gizli bir amaç" olup olmadığını belirlerken, "makul şüphenin ötesinde” kanıta ilişkin olağan değerlendirmesini yaparak kaynağı ne olursa olsun elindeki ve eğer gerekirse kendi elde ettiği bütün elementleri inceleyeceğini not etmektedir. Ayrıca, tarafların sunduğu olgular ve beyanlardan edinebileceği çıkarımlar da dahil olmak üzere, tüm delillerin bağımsız bir değerlendirmesiyle desteklenen sonuçlara varmaktadır. Mahkeme ayrıca bu sonuçları temel olgulara, bağlamsal olgulara ve temel olgulara ilişkin sonuçlara varılabilecek olay silsilesine ilişkin bilgi gibi ikincil deliller; ve uluslararası gözlemcilerin, sivil toplum kuruluşlarının ya da basının raporları ve değerlendirmeleri ve diğer ulusal ve uluslararası mahkemelerin kararları ile birlikte ele alabilir (bk. Merabishvili, yukarıda alıntılanan, §§ 311-17, ve Navalnyy, yukarıda alıntılanan, § 165). Aynı zamanda Mahkeme, başvuran hakkında uygulanan tedbirin temel amacının değişebileceğini, başta meşru olarak görünen bir amacın sonradan zaman içinde makullüğünü kaybedebileceğini ve destekleyici bağlamsal delillerin kamu makamlarının siyasi muhalefet dahilindeki kişilerin Sözleşme özgürlüklerini kısıtlama eğiliminin devam ettiğini gösterebileceğini akılda tutarak tartışma konusu olayların silsilesini ve düzenini bir bütün olarak dikkate almalıdır (bk. Navalnyy, yukarıda alıntılanan, §§ 171-72 ve §-175).
209. Bu son noktaya ilişkin olarak Mahkeme, mevcut davada söz konusu tedbirlerin yanı sıra Türkiye'deki diğer muhalif gazeteciler aleyhindeki cezai yargılamaları bağlamında alınan tedbirlerin ilgili üçüncü taraflarca şiddetle eleştirildiğini kaydetmektedir. Ancak, siyasi süreç ve yargı süreci temel olarak birbirinden farklı olduğundan Mahkeme, delillere ilişkin kararını Merabishvili (yukarıda anılan, §§ 310-317) ve Navalnyy (yukarıda anılan, § 165) kararlarında belirlenen kriterlere ve davaya özgü olgulara ilişkin kendi değerlendirmelerine dayandırmalıdır (bk. Khodorkovskiy / Rusya, no. 5829/04, § 259, 31 Mayıs 2011; Ilgar Mammadov, yukarıda anılan, § 140; ve Rasul Jafarov / Azerbaycan, no. 69981/14, § 155, 17 Mart 2016).
210. Mevcut davada, Mahkeme yukarıda başvuran aleyhine yapılan suçlamaların Sözleşme’nin 5 § 1 (c) maddesinin anlamı çerçevesinde “makul bir şüpheye” dayandırılmadığı sonucuna varmıştır. Mahkeme özellikle, başvurana karşı alınan tedbirlerin iddia edilen eylemlerin objektif bir değerlendirmesine dayanan makul şüphelerle gerekçelendirilmediğini; bunun yerine temelde makul bir şekilde iç hukukta suç sayılan davranış olarak kabul edilemeyecek, ancak Sözleşme haklarının ve özellikle ifade özgürlüğü hakkının kullanılmasıyla ilgili olan yazılı materyale dayandığını tespit etmiştir. Nitekim Mahkeme, böylesine ciddi bir suçlamaya dayanan tutukluluğun başvuranın görüşlerini kamuya açık bir şekilde ifade etme istekliliği üzerinde caydırıcı bir etkiye sahip olduğunu ve kendisini ve hükümetin işleyişiyle ve çeşitli güncel siyasi hususlarla ilgili haber ve yorum yapan tüm gazetecileri etkileyen bir oto sansür ortamı yaratacağını düşünmektedir.
211. Öte yandan, Hükümet başvuran hakkında alınan tedbirlerin makul şüphelere dayandığı iddiasını kanıtlayamadığından Mahkeme’nin Sözleşme’nin 5 § 1 ve 10. maddesinin ihlal edildiğine karar vermesi tek başına 18. maddenin de ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterli olmayacaktır (bk., yukarıda anılan Navalnyy, § 166). Nitekim, Mahkeme’nin Merabishvili davasında (yukarıda anılan, § 291) belirttiği gibi, Sözleşme’den doğan bir hakka veya özgürlüğe getirilen kısıtlamanın buna izin veren fıkranın gerektirdiklerinin tamamını karşılamıyor olması tek başına 18. madde kapsamında herhangi bir sorun gündeme getirmemektedir. Söz konusu madde uyarınca ortaya konulan bir şikayetin ayrıca incelenmesi, ancak kısıtlamanın Sözleşme’de öngörülmeyen bir amaca hizmet ettiği iddiasının davanın temel yönü olması durumunda mümkündür. Yine de, meşru bir amacın yokluğunda, tespit edilebilir gizli bir amaç olup olmadığı sorusuna cevap aranmalıdır (bk., yukarıda anılan Navalnyy, § 166).
. Mahkeme, somut davada, başvuran hakkında uygulanan tedbirlerin bildirilen amacının, ayrılıkçı veya solcu hareketlerin üyeleri tarafından yürütülen şiddet kampanyaları ve daha az ölçüde, 2016 yılında darbe girişimine yol açan kampanya hakkında soruşturmalar yürütülmesi ve başvuranın üzerine atılı suçları gerçekten işleyip işlemediğinin tespit edilmesi olduğunu gözlemlemektedir. Bu olaylardan kaynaklanan ciddi düzeydeki karışıklık ve can kayıpları dikkate alındığında, Mahkeme, bu olaylarla ilgili soruşturmalar yürütülmesinin tamamıyla meşru olduğu kanaatindedir. Ek olarak, darbe girişiminin ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine yol açtığının da göz ardı edilmemesi gerekir.
. Mahkeme, başvuranın suçlandığı eylemlerin kronolojik sıralamasında ve hakkında soruşturma açılmasında herhangi bir ters durumun görülmediğini gözlemlemektedir. 2016 yılının sonunda başlatılan soruşturmada başvurana isnat edilen eylemler, çoğunlukla, 2015 ve 2016 yıllarında gerçekleşmiştir. Bu nedenle, söz konusu eylemler ile başvuranın tutuklandığı ceza soruşturmasının açılması arasında uzun bir zaman geçtiği söylenemez (karşılaştırmalı olarak bk., yukarıda anılan Kavala, §§ 225-28).
. Mahkeme, Hükümet üyelerinin ya da Cumhurbaşkanının bir başvuran aleyhindeki ceza yargılamalarına ilişkin olarak alenen açıklamalarda bulunmasının, bazı durumlarda, bir yargı kararının arkasındaki gizli amaca ilişkin delil teşkil edebileceğini kabul etmeye hazırdır (bk., yukarıda anılan Kavala, § 229; yukarıda anılan Merabishvili, § 324; ve Tchankotadze /Gürcistan, no. 15256/05, § 114, 21 Haziran 2016). Ancak Mahkeme, somut davada, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının yukarıda atıfta bulunulan açıklamalarının, istihbarat servislerine ait olan ve silah taşımak için kullanılan tırların varış noktasına ilişkin belirli bir mesele ile ilgili olduğunu ve başvuranın kendisine değil, daha ziyade o sırada yayın direktörü olan C.D.'nin editoryal yönetimi altındaki Cumhuriyet gazetesinin tamamına karşı yöneltildiğini kaydetmektedir. Dahası, Anayasa Mahkemesinin, C.D.’nin ve o sırada Cumhuriyet gazetesinin başka bir yöneticisi aleyhindeki şüphelerin anayasaya aykırı olduğuna tespit ederek söz konusu kişilerin lehinde karar verdiği kaydedilmelidir. Cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesinin kararına saygı duymayacağı, bu bu karara bağlı olmadığı ve uymayacağı yönündeki açıklamasının hukukun üstünlüğünün temel ilkeleriyle açıkça çeliştiği doğrudur. Ancak, böyle bir hoşnutsuzluk ifadesi, kendi başına, başvuranın tutukluluğunun nihayetinde Sözleşme’yle bağdaşmayan nedenlerden kaynaklandığına dair delil teşkil etmemektedir.
. FETÖ örgütü üyeliğiyle itham edilen bir savcının, iddianame hazırlanması da dâhil olmak üzere, başvuranla ilgili adli soruşturmaya katılmasına ilişkin olarak, Mahkeme, başvuranın ilk tutukluğunun ve tutukluluk halinin devamının, Cumhuriyet savcılığının kararından ziyade, bir sulh ceza hâkimi veya Ağır Ceza Mahkemesinin bir veya birden fazla üyesinin verdiği kararlara dayanması nedeniyle, bu hususun, tek başına, Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlaline ilişkin belirleyici bir delil teşkil etmediği kanaatindedir. Ayrıca, bu durum ortaya çıktığında, söz konusu savcı, iddianame sunulmadan önce soruşturmadan alınmıştır.
. Bununla birlikte, Mahkeme, başvuranın böylesi ciddi bir suçlamaya dayanarak tutuklanmasının, görüşlerini alenen ifade etme isteği üzerinde caydırıcı bir etkiye sahip olduğunu ve Hükümetin yönetimi ve günün çeşitli siyasi konuları hakkında haber ve yorum yapan başvuranı ve tüm gazetecileri etkileyen bir oto-sansür ortamı yaratmasının muhtemel olduğunu kabul etmektedir. Ancak, bu tespit, benzer şekilde, Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmak için tek başına yeterli değildir.
. Mahkeme, ayrıca, Anayasa Mahkemesinin başvuranın Sözleşme’nin 5. ve 10. maddeleri kapsamındaki şikâyetlerini kapsamlı bir incelemeye tabi tuttuğunu ve ayrıntılı muhalefet şerhinin gösterdiği üzere, kararlarını derinlemesine bir tartışmanın ardından aldığını gözlemlemektedir.
. Dolayısıyla, başvuranın Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlalini desteklemek için dayandığı unsurlar, ayrı ayrı ya da birlikte ele alındığında, Mahkeme’nin başvuranın tutukluluğunun Sözleşme’de öngörülmeyen ve davanın temel bir yönünü temsil eden bir amaç izlediği tespitinde bulunması için yeterince homojen bir bütün oluşturmamaktadır.
. Yukarıda anılan hususlar ışığında, Mahkeme, başvuranın tutukluluğuna Sözleşme’nin 18. maddesi anlamında öngörülmeyen bir amaçla karar verildiğinin makul şüphenin ötesinde tespit edilmemiş olduğu kanaatindedir. Dolayısıyla, somut davada, Sözleşme’nin 5. ve 10. maddeleriyle beraber Sözleşme’nin 18. maddesi ihlal edilmemiştir.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
Tazminat
. Başvuran, tutuklu olarak geçirdiği her ay için manevi tazminat olarak 20.000 avro talep etmiştir.
. Hükümet, talep edilen miktarın, Mahkeme’nin bu konuya ilişkin içtihadı ışığında aşırı olduğunu ve bu talebin reddedilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
. Manevi tazminata ilişkin olarak Mahkeme, Sözleşme ihlallerinin, tartışmasız bir şekilde, başvurana önemli zarar verdiği kanaatindedir. Bu doğrultuda, hakkaniyet temelinde karar veren Mahkeme, başvurana bu başlık altında 16.000 avro ödenmesine hükmetmiştir.
Masraf ve giderler
. Başvuran, Sözleşme kurumları veya yerel mahkemeler önünde oluşan herhangi bir masraf ve giderin geri ödenmesini talep etmemiştir. Dolayısıyla, Mahkeme, bu bakımdan, başvurana hiçbir meblağın ödenmesine hükmedilmeyeceği kanaatindedir.
C. Gecikme Faizi
. Mahkeme, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
Oybirliğiyle, Hükümetin Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikâyete ilişkin ilk itirazlarının esasla birleştirilmesine ve reddedilmesine;
Oy birliğiyle, başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;
Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 5 § 3 maddesi kapsamındaki şikâyeti incelemeye gerek bulunmadığına;
Oybirliğiyle, Sözleşme’nin 5 § 4 maddesinin ihlal edilmediğine;
Bire karşı altı oyla, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
Bire karşı altı oyla, Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlal edilmediğine;
Bire karşı altı oyla,
Kararın Sözleşme’nin 44 § 2 maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, davalı Devlet tarafından, başvurana, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere, manevi tazminat olarak, yansıtılabilecek tüm vergiler hariç 16.000 avro (on altı bin avro) ödenmesine;
Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;
Bire karşı on altı oyla, başvuranın adil tazmin talebinin geriye kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca olarak tanzim edilmiş ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi uyarınca 24 Kasım 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Stanley Naismith Jon Fridrik Kjølbro
Yazı İşleri Müdürü Başkan
Sözleşme’nin 45 § 2 ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74 § 2 maddesi uyarınca, bu karara, aşağıda yer alan ayrık görüşler eklenmiştir.
(a) Hâkim S. Yüksel’in kısmi mutabakat şerhi ve kısmi muhalefet şerhi;
(b) Hâkim E. Kūris’in kısmi muhalefet şerhi.
J.F.K.
S.H.N.
HÂKİM YÜKSEL’İN KISMİ MUTABIK VE KISMİ MUHALİF GÖRÜŞÜ
1. Somut davada, Sözleşme'nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiği tespiti lehine çoğunlukla birlikte oy verdim ve başvuranın Sözleşme'nin 10. maddesi kapsamındaki şikayetine ilişkin ihlal tespitinin ise aleyhinde oy kullandım.
2. Başvuranın Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi kapsamındaki şikayetiyle ilgili olarak, çoğunluğun sonuca ilişkin görüşüne katılmakla birlikte, aşağıda belirtilen nedenlerle, kararda benimsenen gerekçelerin ve yaklaşımın belirli kısımlarına katılmamaktayım.
3. Dava esasen, gazeteci olan başvuranın tutuklanması ve tutukluluğunun devamına ilişkindir. Bana göre, somut davada, iki olgu arasında ayrım yapmak gerekmektedir: bir gazetecinin ceza davası kapsamında tutuklanması ve ceza davası açılması. Bir gazetecinin tutuklanmasıyla ilgili olarak, kararın ana hatlarına katılıyorum ve mücbir sebepler olmadıkça böyle bir tedbirin kullanılmasının istisnai olması gerektiğini düşünüyorum.
4. Başvuranın öncelikle terör örgütleri lehine propaganda yaptığı şüphesiyle 2016 yılının Aralık ayında tutuklanmasına karar verilmiştir. Daha sonra, başvuranın terör örgütleri lehine propaganda yaptığı veya bu örgütlere yardım ettiği şüphesiyle tutukluluk halinin uzatılmasına karar verilmiştir. Terör örgütlerine yardım etme suçlamasıyla ilgili olarak, cezai suçlamaların bu yeni sınıflandırmasına ilişkin endişelerimi ifade etmeliyim. Bu bağlamda, Yargıtayın somut davaya ilişkin kararına atıfta bulunmak isterim (bk. kararın 47-50 paragrafları). Nitekim, en başından beri, özellikle terör örgütüne yardım suçuyla ilgili olmak üzere başvuran aleyhindeki suçlamalar yetersiz bir şekilde sınıflandırılmıştır. Başvuranın ilgili eylemleri dikkate alındığında, terör örgütleri lehine propaganda yapma suçu bağlamında makul şüphe olduğunu kabul edebilirim. Bununla birlikte, somut kararda, -terör örgütleri lehine propaganda yapma ve terör örgütlerine yardım etme suçlamaları olmak üzere- her iki suçlamayla ilgili olarak makul şüphenin varlığı hususu herhangi bir ayrım yapılmadan birlikte ele alındığından (5. maddenin -birlikte ele alındığında- 1. ve 3. fıkraları ışığında) ve terör örgütlerine yardım etme suçuyla ilgili olarak makul şüphenin varlığı konusunda ciddi şüphelerim bulunduğundan, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiği tespiti lehine çoğunlukla birlikte oy verdim. Bu kapsamda, yerel mahkemeler tarafından sınıflandırma hatası yapıldığını düşünüyorum ve çoğunluğun, başvuran aleyhindeki şüphenin, terör örgütlerine yardım etme suçuyla ilgili olarak gerekli olan asgari makullük seviyesine ulaşmadığı yönündeki görüşünü paylaşıyorum.
5. Başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki şikayetiyle ilgili olarak, çoğunluk, başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki haklarına ve özgürlüklerine yönelik müdahalenin, “yasayla öngörülmüş” olmaması sebebiyle, söz konusu maddenin ikinci fıkrası kapsamında haklı kılınamayacağını değerlendirmiştir. Çoğunluk, bu sonuca ulaşırken, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında ayrıca bir inceleme gerçekleştirmeden, sadece Sözleşme’nin 5 § 1 maddesinin ihlal edildiğine yönelik tespite dayanmıştır (bk. kararın 187-88 paragrafları). Ragıp Zarakolu/Türkiye (no. 15064/12, 15 Eylül 2020) ve Sabuncu ve Diğerleri/Türkiye (no. 23199/17, 10 Kasım 2020) kararlarındaki mutabık görüşlerimde, bu yaklaşıma karşı olduğumu zaten ifade etmiştim. Somut davada ise, aşağıdaki gerekçelerle, 10. maddenin ihlal edildiğine yönelik tespitin aleyhinde oy kullandım.
Başvuran, bir terör operasyonunun ortasında, savcıyı rehin alan ve daha sonra öldüren kişilerden biriyle röportaj gerçekleştirmiştir. Başvuran ayrıca PKK liderlerinden biriyle de başka bir röportaj gerçekleştirmiştir. Bana göre, bu röportajların ve başvuranın diğer bazı faaliyetlerinin (belirli sosyal medya paylaşımları vb.) sadece basın özgürlüğü meselesi olarak değerlendirilemeyecek olması ve bunların söz konusu özgürlük kapsamına girip girmediğinin belirlenmesi amacıyla ceza soruşturmasına tabi tutulabilecek olması anlaşılabilir bir durumdur. İfade özgürlüğünün gazetecilik faaliyetleri açısından kapsamlı bir şekilde uygulanması gerektiğini kabul ediyorum. Ancak, bu özgürlük, Mahkemenin yerleşik içtihadında geliştirilen ilkelerden biri olan sorumlu gazetecilik ilkesinden doğan görev ve sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. Bu kapsamda, Mahkemenin sorumlu gazetecilik ilkesinin vurgulandığı şu kararlarına atıfta bulunmak isterim.
6. Mahkeme, Jersild/Danimarka (23 Eylül 1994, Seri A no. 298) kararında, gazetecinin ilgili haberdeki tutumunu dikkatli bir şekilde inceledikten sonra, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (bk. söz konusu kararın 31. paragrafının son cümlesi). Mahkeme, Sürek/Türkiye (no. 1) ([BD], no. 26682/95, AİHM 1999-IV) ve Sürek/Türkiye (no. 3) ([BD], no. 24735/94, 8 Temmuz 1999) kararlarında, gazetecilerin ve özellikle de gazetelerin yazı işleri müdürlerinin görevlerine vurgu yaparak, 10. maddenin ihlal edilmediğine karar vermiştir (bk. özellikle, Sürek (no. 1) kararının 63. paragrafı ve Sürek (no. 3) kararının 41. paragrafı). Mahkeme, Falakaoğlu ve Saygılı/Türkiye (no. 22147/02 ve 24972/03, § 34, 23 Ocak 2007) kararında, suç örgütleri liderlerine alan sağlama ve böylece terör propagandası yapılmasına olanak sağlama tehlikesine dikkat çekerek, 10. maddenin ihlal edilmediğine karar vermiştir. Mahkeme, Saygılı ve Falakaoğlu/Türkiye (no. 2) (no. 38991/02, § 28, 17 Şubat 2009) kararında, terör örgütleri tarafından yapılan açıklamaların yayımlanmasının, verilen mesajın barışçıl olmadığı hallerde, cezaya tabi tutulabileceğine karar vermiştir.
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen içtihadı dikkate alındığında, somut davada başvuran hakkında ceza davası açılması haklı görülebilir. Ulusal mahkemelerde devam eden ceza yargılamalarının sonucuna halel getirmek istemiyorum. Dolayısıyla, bana göre, bu suçlamalar konusunda karar vermek için henüz erkendir ve 10. maddeye yönelik müdahaleyi ayrıca incelemeye gerek yoktur; bu kapsamda, çoğunluğun Sözleşme'nin 10. maddesinin ihlaline ilişkin sonucuna katılmıyorum. Yukarıda verilen bilgiler ışığında, bu şikâyetin ayrıca incelenmesinin gereksiz olduğu kanısındayım.
HÂKİM KŪRIS’İN KISMİ MUHALİF GÖRÜŞÜ
Sabuncu ve Diğerleri/Türkiye (no. 23199/17, 10 Kasım 2020) kararındaki kısmi muhalif görüşümde belirtilen gerekçelere dayalı olarak, bu kararın hüküm bölümünün 7. ve 9. maddeleri aleyhine oy kullandım.