ictihat
AİHM - BAKA / MACARİSTAN DAVASI, Dosya No : 20261/12, Tarih : 2023-01-01
# AİHM - BAKA / MACARİSTAN DAVASI, Dosya No : 20261/12, Tarih : 2023-01-01
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
BÜYÜK DAİRE
BAKA / MACARİSTAN DAVASI
(Başvuru no. 20261/12)
KARAR
STRAZBURG
23 Haziran 2016
İşbu karar kesindir.
Baka / Macaristan davasında,
Başkan
Luis López Guerra,
Hâkimler
Mirjana Lazarova Trajkovska,
Ledi Bianku,
Ganna Yudkivska,
Vincent A. De Gaetano,
Angelika Nußberger,
Julia Laffranque,
Paulo Pinto de Albuquerque,
Linos-Alexandre Sicilianos,
Erik Møse,
Helen Keller,
Paul Lemmens,
Geçici (ad hoc) Hâkim
Helena Jäderblom,
Hâkimler
Aleš Pejchal,
Krzysztof Wojtyczek,
Faris Vehabović,
Dmitry Dedov,
ve Büyük Daire Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Johan Callewaert’ın katılımıyla, Büyük Daire hâlinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,
17 Haziran 2015 ve 14 Mart 2016 tarihlerinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,
Anılan son tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Davanın temelinde András Baka (“başvuran”) adlı bir Macaristan vatandaşı tarafından, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca, 14 Mart 2012 tarihinde, Macaristan aleyhine Mahkemeye yapılmış olan bir başvuru (no. 20261/12) bulunmaktadır.
2. Başvuran Budapeşte’de görev yapan Avukat A. Cech tarafından temsil edilmiştir. Macar Hükümeti (“Hükümet”) ise Adalet Bakanlığında görevli olan Z. Tallódi tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuran özellikle, Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevine erken son verilmesine itiraz etmek üzere mahkemeye erişim hakkından yoksun bırakıldığını iddia etmiştir. Başvuran ayrıca, Yüksek Mahkeme Başkanı sıfatıyla, yargı sistemini etkileyen yasal reformlara ilişkin alenen ifade ettiği görüş ve tutumları sonucunda görevine son verildiği hususunda şikâyette bulunmuştur. Başvuran, Sözleşme’nin 6 § 1 ve 10. maddelerine dayanmıştır.
4. Başvuru, Mahkemenin İkinci Bölümüne tahsis edilmiştir (Mahkeme İçtüzüğü’nün 52 § 1 maddesi).
5. Macaristan adına seçilen Hâkim A. Sajó davadan çekilmiştir (Mahkeme İçtüzüğü’nün 28. maddesi). Dolayısıyla Hükümet, Hâkim A. Sajó yerine davaya katılması için, İsveç adına seçilen Hâkim Helena Jäderblom’u atamıştır (Sözleşme’nin 26 § 4 maddesi ve söz konusu tarihte yürürlükte olan Mahkeme İçtüzüğü’nün 29 § 1 (a) maddesi).
6. Başkan Guido Raimondi, Hâkimler Işıl Karakaş, Nebojša Vučinić, Helena Jäderblom, Egidijus Kūris, Robert Spano, Jon Fridrik Kjølbro ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Abel Campos’un katılımıyla, ilgili Bölüm Dairesi 27 Mayıs 2014 tarihinde oybirliğiyle, Sözleşme’nin 6 § 1 ve 10. maddelerinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
7. Hükümet, 27 Ağustos 2014 tarihinde, Sözleşme’nin 43. maddesi uyarınca davanın Büyük Daire’ye havale edilmesini talep etmiştir. Büyük Dairenin bir heyeti, 15 Aralık 2014 tarihinde söz konusu talebi kabul etmiştir.
8. Büyük Dairenin oluşumu, Sözleşme’nin 26 §§ 4 ve 5. maddeleri ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 24. maddesinde öngörülen hükümler uyarınca belirlenmiştir.
9. Başvuran ve Hükümet, esasa ilişkin ek görüşlerini sunmuşlardır (Mahkeme İç Tüzüğü'nün 59 § 1 maddesi). Ayrıca, Başkan tarafından yazılı usulde müdahil olmalarına izin verilen Macar Helsinki Komitesi, Macar Sivil Özgürlükler Sendikası, Eötvös Károly Enstitüsü, İnsan Hakları Helsinki Vakfı ve Uluslararası Hukukçular Komisyonundan üçüncü taraf yorumları alınmıştır (Sözleşme’nin 36 § 2 maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 44 § 3 maddesi).
10. 17 Haziran 2015 tarihinde, Strazburg İnsan Hakları Binasında, kamuya açık bir duruşma gerçekleşmiştir ( Mahkeme İçtüzüğü’nün 59 § 3 maddesi).
Aşağıdaki kişiler Mahkeme huzuruna çıkmışlardır:
(a) Hükümet adına Z. Tallódi, Adalet Bakanlığı, Temsilci M. Weller, Adalet Bakanlığı, Müşterek Temsilci
Z. Tallódi, Adalet Bakanlığı, Temsilci,
M. WELLER, Adalet Bakanlığı, Müşterek Temsilci;
(b) Başvuran adına
A. CECH, Budapeşte’de görev yapan Avukat, Müdafi,
E. Látrányi, Budapeşte’de görev yapan Avukat,Danışman. E. Látrányi, Budapeşte’de görev yapan Avukat, Danışman
Mahkeme, Cech ve Tallódi tarafından muhatapları dinlemiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
11. Başvuran, 1952 doğumlu olup, Budapeşte’de ikamet etmektedir.
A. Başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanı Olarak Seçilmesi ve Vazifeleri
12. Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde on yedi yıl boyunca (1991-2008) hâkimlik ve akabinde, bir yıldan fazla Budapeşte İstinaf Mahkemesi üyeliği görevini sürdürdükten sonra, 22 Haziran 2009 tarihinde 55/2009 (VI.24) OGY sayılı karar ile Macaristan Parlamentosu tarafından, 22 Haziran 2015 tarihine kadar 6 yıllık bir dönem için Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevine seçilmiştir.
13. Başvuran, söz konusu sıfatıyla hem idari görevleri yerine getirmiş hem de birlik sağlama kararlarına (içtihattaki tutarlılık hakkında) ve yol gösterici kararlara ilişkin müzakerelere başkanlık etme konusunda yargısal bir rol üstlenmiştir. Başvuran ayrıca Ulusal Adalet Konseyi Başkanıydı. Bu ikinci vazife, 1997 yılında Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun (1997 tarihli, LXVI sayılı Kanun) ile Yüksek Mahkeme Başkanı’nın görevlerine eklenmiştir. Ulusal Adalet Konseyi Başkanı olarak başvuran, farklı mahkemelerin görüşlerini Ulusal Adalet Konseyi Ofisi aracılığıyla alıp özetledikten sonra, yargıyı etkileyen kanun tasarılarına ilişkin görüş ifade etme hususunda açık bir yasal yükümlülük altına girmiştir (bk. aşağıda 44. paragraf).
14. Avrupa Birliği Yüksek Mahkeme Başkanları Ağı Genel Kurulu, 13 Ekim 2011 tarihinde başvuranı iki yıllığına (2011-2013) Ağın Başkanı olarak seçmiştir.
B. Başvuranın Yargıyı Etkileyen Yasal Reformlara ilişkin Basın Açıklamaları ve Görüşleri
15. Fidesz-Macar Yurttaş Birliği (bundan böyle “Fidesz”) ve Hristiyan Demokratik Halk Partisi (“HDHP”) ittifakı, Nisan 2010’da Parlamento çoğunluğunun üçte ikisini elde etmiş ve kapsamlı bir anayasal ve yasal reform programı girişiminde bulunmuştur. Yüksek Mahkeme Başkanı ve Ulusal Adalet Konseyi Başkanı sıfatıyla başvuran, yargıyı etkileyen yasal reformların farklı yönleri, özellikle İptal Kanun Tasarısı, hâkimlerin emeklilik yaşı, Ceza Muhakemesi Kanunu’nda yapılan değişiklikler ve Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin yeni Kanun Tasarısı ile ilgili görüşlerini ifade etmiştir.
16. Başvuranın sözcüsü, 12 Şubat 2011 tarihinde, başvuranın İptal Kanun Tasarısı’na (akabinde 2011 tarihli, XVI sayılı, 2006 sonbaharında kalabalığın dağıtılmasına ilişkin nihai mahkûmiyetlerin iptal edilmesine hükmeden Kanun) dair görüşlerini Népszabadság Gazetesi’ne aşağıdaki şekilde açıklamıştır:
“2006 yılında meydana gelen ayaklanmalarla bağlantılı olarak verilen bazı yargı kararlarının iptal edilmesine hükmeden Kanun Tasarısı, hâkimlerin delilleri özgürce değerlendirme hakkını ihlal etmesi dolayısıyla endişeye sebebiyet vermektedir. Bu ciddi, anayasal bir sorundur. ... Yargı, Kanun Tasarısı’nı sadece mesleki açıdan incelemekte ve kendisi ile her tür siyasi tartışma arasına mesafe koymaktadır. Ulusal Adalet Konseyi Başkanı András Baka [başvuran], Parlamentonun, anayasaya aykırılık sorununu ortadan kaldıracak bir hukuki yöntem tercih edeceğini ümit etmektedir”.
17. István Balsai (söz konusu tarihte Fidesz Milletvekili ve Parlamento Anayasa, Yargı ve İçtüzük Komitesi Başkanı), Kanun Tasarısı’nın kabul edilmesinden bir gün sonra, 8 Mart 2011 tarihinde yargı mensuplarının eleştirilerine yanıt verdiği bir basın konferansında aşağıdaki beyanda bulunmuştur:
“Kabul edilen hukuki çözümün talihsiz olduğu söylenmiştir. Şimdi ben de, yasama sürecini böylesi bir etki altına almaya çalışan yargının, hangi görevde olursa olsun, mensubu olmanın talihsizlik olduğunu düşünüyorum”.
18. Başvuran, 24 Mart 2011 tarihinde Macaristan Temel Kanunu (yeni Anayasa) Tasarısı’na ilişkin müzakereler sırasında Parlamentoya hitap ettiği bir konuşmasında, yargı kararlarına karşı anayasal bir itirazda bulunulmasının yanı sıra yargıya ilişkin önerilen anayasal reformun belirli yönleri, özellikle, Yüksek Mahkemeye verilen yeni isim olan – Kúria –, içtihattaki tutarlılığı sağlamak hususunda Kúria'ya atfedilen yeni yetkiler, yargı yönetimi ve Ulusal Adalet Konseyinin işleyişi ile ilgili görüşlerini dile getirmiştir.
19. Başvuranın da aralarında bulunduğu mahkeme başkanları, Macaristan Temel Kanunu’nun 26 § 2 maddesinde hâkimlerin zorunlu emeklilik yaşını (70’ten genel emeklilik yaşı olan 62’ye) düşürme teklifine ilişkin olarak, 7 Nisan 2011 tarihinde anayasal sürecin farklı aktörlerine (Cumhurbaşkanı, Başbakan, Parlamento Başkanı) hitaben, söz konusu teklif nedeniyle yargının karşı karşıya kalması muhtemel olan risklere işaret ettikleri bir yazı kaleme almışlardır. Mahkeme başkanlarının endişesi, teklif edilen kuralın hâkimlerin 70 yaşına kadar görevlerini sürdürme olasılığını ortadan kaldırarak, yargının işleyişi ve devam etmekte olan yargılamaların süresine ilişkin mevcut tüm sonuçlarla birlikte, Macar hâkimlerin onda birinin (274 kişi) 2012 yılında kariyerlerini beklenenden erken bir şekilde sonlandırmaya zorlanacağı doğrultusundadır.
20. Başvuran, 11 Nisan 2011 (hâkimlerin emeklilik yaşında değişiklik yapma tekliflerine ilişkin oy kullanıldığı gün) sabahı, teklifin küçük düşürücü olduğunu ve mesleki açıdan gerekçelendirilemeyeceğini; hâkimlerin bağımsızlığı, statüleri ve azledilememelerine ilişkin temel ilkeleri ihlal ettiğini ve sadece yargıyı ilgilendirdiğinden dolayı aynı zamanda ayrımcılık teşkil ettiğini vurguladığı bir yazıyı Başbakana göndermiştir. Başvuran, yargı içerisindeki herhangi bir siyasi ideoloji lehine taraf tuttuğuna ilişkin suçlamaları reddetmiş ve şunu eklemiştir:
“Ancak, bir siyasi partinin veya Parlamento çoğunluğunun yargıdan siyasi taleplerde bulunması ve hâkimleri siyasi standartlara göre değerlendirmesi kabul edilemez.”
Başvuran, yazısında Başbakandan, Parlamentonun söz konusu teklifi kabul etmesine engel olmak için nüfuzunu kullanmasını talep etmiştir. Fakat Parlemento, aynı gün söz konusu teklifi kabul etmiştir (bk. aşağıda “İlgili İç Hukuk ve Uygulama”).
21. Yüksek Mahkeme Genel Kurulu, Ulusal Adalet Konseyinin Başkanı sıfatıyla başvuran, bölge ve yerel mahkeme başkanları, 14 Nisan 2011 tarihinde, Macar ve Avrupa Birliği halkına hitaben ortak bir bildiri sunmuşlardır. Söz konusu bildiride, yargının özerkliğini ve bağımsızlığını savunmuşlar ve hâkimlerin yeni zorunlu emeklilik yaşını ve Ulusal Adalet Konseyinde yer alan özerk yargı modeline ilişkin değişiklik teklifini eleştirmişlerdir. Söz konusu bildirinin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“Teklife göre, hâkimlerin zorunlu emeklilik yaşı, 1 Ocak 2012 tarihi itibarıyla sekiz yıl düşürülecektir. Bunun sonucunda, 228 hâkimin (bu hâkimlerin 121’i mahkeme idaresi ve mesleki denetimden sorumludur) görevde kalma teminatı, 62 yaşına girmiş olacakları gerekçesiyle herhangi bir geçiş dönemi olmaksızın aynı gün sona erdirilecektir. 31 Aralık 2012 tarihinde ise 46 hâkim daha kariyerini sonlandırmak zorunda kalacaktır. Bu kararın bir sonucu olarak, adli işlemlerin zamanında yapılması önemli ölçüde sekteye uğrayacaktı (yaklaşık 40.000 davanın yeniden tahsis edilmesi gerekecek ve bu da on binlerce kişinin adli işlemlerinde birkaç yıllık gecikme yaşanmasına dahi sebebiyet verebilecektir). Emekli olan düzinelerce hâkimin yerinin doldurulması aşırı güç olduğundan, mahkemelerin idaresi ciddi anlamda aksayacaktır.
Yılların tecrübesine sahip olan ve çoğunluğu hiyerarşinin en üst kademesinde yer alan yüksek nitelikli hâkimlerin gerçek herhangi bir gerekçe bulunmaksızın zorunlu olarak emekliliğe ayrılmasının diğer öngörülemeyen sonuçların yanı sıra yaratacağı etkiler, mahkeme sisteminin işleyişini temelden sarsacaktır. Ayrıca, teklif Macaristan Cumhuriyeti’ne hizmet etmeye ve adaleti tecelli ettirmeye ant içmiş olan ve hayatlarını adli hizmete adamış bulunan ilgili kişiler açısından adaletsiz ve rencide edicidir.
Hâkimlerin emeklilik yaşı meselesinin Temel Kanun’da düzenlenmesinin gerekli olmasının sebebini anlamak mümkün değildir. Bunun tek bir cevabı olabilir: Bu mesele Temel Kanun’a eklendiğinde, hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir demokratik Devletin temel ilkelerini ihlal eden bu kurala Anayasa Mahkemesi önünde itiraz etme olanağı bulunmayacaktır.
Bu türden haksız bir girişim, örtülü bir siyasi güdünün varlığına işaret etmektedir. ”
22. Yargı süreci ve yargı sistemi ile ilgili belirli yasama işlemlerinde (Ceza Muhakemesi Kanunu dâhil olmak üzere) değişiklik yapılmasına ilişkin T/3522 sayılı Kanun Tasarısı, 14 Haziran 2011 tarihinde Parlamentoya sunulmuştur. Başvuranın talebi üzerine, Yüksek Mahkeme Ceza Dairesinin, Kanun Tasarısı’na ilişkin hazırladığı inceleme milletvekillerine tebliğ edilmiştir. 2011 tarihli, LXXXIX sayılı Kanun, 4 Temmuz 2011 tarihinde yürürlüğe girmeden önce Kanun Tasarısı'nda önemli herhangi bir değişiklik yapılmadığından dolayı başvuran, anayasaya aykırı olduğu ve uluslararası antlaşmalarda yer alan yükümlülükleri ihlal ettiği gerekçesiyle, Macar tarihinde ilk defa söz konusu yetkiyi kullanarak Anayasa Mahkemesi nezdinde Kanuna itiraz etmiştir. Anayasa Mahkemesi, 19 Aralık 2011 tarihli, 166/2011. (XII.20.) AB sayılı kararında, söz konusu hükümlerin anayasaya aykırı olduğunu tespit etmiş ve bu hükümleri (özellikle Başsavcının gıyabi yasal hükümlerden ayrılarak, mahkemelere yetki tesis etme hakkına ilişkin hüküm) bozmuştur.
23. Son olarak başvuran, 26 Ekim 2011 tarihinde Parlamentoya, iki yeni Esas (Kardinal) Kanun Tasarısı olan Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun Tasarısı (no. T/4743) ve Hâkimlerin Hukuki Statüleri ve Maaşlarına İlişkin Kanun Tasarısı (no. T/4744) ile ilgili ayrıntılı bir analiz sunmuştur. Kanun Tasarıları hakkındaki açıklayıcı memoranduma göre, Ulusal Adalet Konseyinin kaldırılması ve yerine bir Ulusal Yargı Ofisi ve bir Ulusal Yargı Konseyi ikame edilmesi teklif edilmiştir. Söz konusu tekliflerin amacı, aynı zamanda Ulusal Adalet Konseyi Başkanı olan Yüksek Mahkeme Başkanı’nda “toplanan” yargısal ve idari görevleri birbirinden ayırmaktı. Teklif edilen reform, yeni Ulusal Yargı Ofisi Başkanı’nın yargı yönetimi görevine odaklanmayı amaçlamış ve adaletin birlik içerisinde tecelli ettirilmesini gözetme sorumluluğunun Yüksek Mahkeme (tarihi adı olan “Kúria” ile anılacaktır) Başkanı’na bırakılmasını hedeflemiştir.
Başvuran ayrıca, Parlamento İçtüzüğü’ne ilişkin 46/1994 (IX.30) OGY sayılı Parlamento Kararı’nın 45 § 1 maddesinin izin verdiği kadarıyla, görüşlerini doğrudan Parlamento önünde ifade etmeye karar vermiştir. Başvuran, 3 Kasım 2011 tarihinde yaptığı konuşmasında, mevzuat tasarısına ilişkin endişelerini dile getirmiştir. Başvuran, mevzuat tasarısının yargının yapısal sorunlarını ele almamasına; ancak “bu sorunların, yeterli sorumluluk verilmeden, aşırı ve Avrupa’da, eşi benzeri olmayan yetkilerin verildiği bir dış idarenin baş yöneticisinin (mahkemelerin yönetiminde Ulusal Adalet Konseyinin yerini alacak olan, önerilen Ulusal Yargı Ofisinin Başkanı) takdirine bırakıldığını” belirtmiştir. Başvuran, hâkimler ve mahkeme yöneticilerini atamak, normatif emirler vermek ve belirli bir davada mahkeme görevlendirmek gibi bu yeni yetkilerden “anayasaya aykırı” olarak bahsetmiştir. Bu bağlamda başvuran, aşağıdaki ifadelerde bulunmuştur:
“Bu sınırsız, şeffaf olmayan ve kontrol edilemeyen gücün çağdaş Avrupa'da eşi benzeri bulunmamaktadır ... Bu tür merkezi bir otoritenin kapsamı ve kontrol edilemezliğinin, yargı yönetiminin adalet bakanlığa bağlı olduğu ülkelerde bile ve Macaristan Bilimler Akademisi üyesi ve yargı yönetiminden sorumlu Adalet Bakanı Kálmán Kulcsár'ın sadece yargının profesyonel organları tarafından tavsiye edilen kişileri atayacağını beyan ettiği son yıllardaki sosyalist diktatörlüğü düşünsek bile eşi benzeri bulunmamaktadır.”
Son olarak başvuran, konuşmasında, hâkimler için yeni emeklilik yaşının Yüksek Mahkeme üzerinde ciddi bir etkisi olacağını ve Kúria'da yeterli sayıda hâkimin bulunması gerektiği hususundan henüz bahsedilmediğini belirterek yeni emeklilik yaşı konusunu tekrar gündeme getirmiştir.
Bu bağlamda başvuran, Kúria'nın esas sorumluluğunun -kanunların yargısal uygulamada tutarlılığını sağlamak- sadece söz konusu mahkemenin yeterli sayıdaki ilgili davalar kapsamında karara varabilmesi hâlinde yerine getirilebileceğini belirtmiştir.
C. Başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı Görevine Son Verilmesi
24. 25 Nisan 2011 tarihli Temel Kanunda, en yüksek yargı merciinin Kúria (Yüksek Mahkemenin tarihi Macarca adı) olduğu belirtilmiştir. Temel Kanun’un 1 Ocak 2012 tarihinde yürürlüğe girmesi planlanmıştır.
25. Fidesz mensubu bir siyasetçi olan Milletvekili Gergely Gulyás, 14 Nisan 2011 tarihinde Temel Kanun’a ilişkin bir müzakere sırasında, radyo istasyonu InfoRádió’da Yüksek Mahkeme Başkanı’nın görevinde kalacağını ve sadece kurumun adının değişeceğini beyan etmiştir. Milletvekili ve Adalet Bakanı Róbert Répássy, 19 Ekim 2011 tarihinde ATV’de yaptığı bir röportajda, Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun Tasarısı (no. T/4743) uyarınca, yeni Kúria’nın mevcut Yüksek Mahkeme ile aynı işleve sahip olacağını ve Yüksek Mahkemenin sadece adının değişeceğini beyan etmiştir. Róbert Répássy, mevzuatta, “Mahkeme başkanının değiştirilmesi için herhangi bir yasal gerekçenin kesinlikle öngörülmeyeceğini” belirtmiştir.
26. Venedik Komisyonunun 87. Genel Kurulunda (Venedik, 17-18 Haziran 2011, CDL-AD(2011)016) kabul edilen, Macaristan Dış İşleri Bakanı tarafından 6 Temmuz 2011 tarihinde iletilen, Macaristan Hükümetinin Macaristan Temel Kanunu’na dair Görüşe ilişkin tutumunda Hükümet, Temel Kanun'un geçiş hükümlerinin hazırlanmasının önceki yasal rejim kapsamında seçilen kişilerin görev sürelerini haksız bir şekilde sona erdirmek için kullanılmayacağına ilişkin Venedik Komisyonuna güvence vermiştir.
27. Milletvekilleri, 19-23 Kasım 2011 tarihleri arasında, başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevine son verilmesini teklif ettikleri birkaç değişiklik sunmuşlardır.
28. Gergely Gulyás,1949 Anayasası’nda (o tarihte yürürlükte olan) değişiklik yapılmasının teklif edildiği bir Kanun Tasarısı’nı (no. T/4996) 19 Kasım 2011 tarihinde Parlamentoya sunmuştur. Söz konusu değişiklikle Parlamento’nun, Kúria Başkanı’nın en geç 31 Aralık 2011 tarihine kadar seçilmesi öngörülmekteydi. Kanun Tasarısı’nın gerekçesi aşağıdaki gibidir:
“Macaristan Temel Kanunu ve söz konusu Kanun'dan kaynaklanan mahkeme sistemindeki değişiklikler göz önüne alındığında, Macaristan Temel Kanunu’nun Geçiş Hükümleri’ne İlişkin Kanun Tasarısı uyarınca ve 1 Ocak 2012 tarihi itibarıyla Kúria'nın görevlerinin yerine getirilmesinde rahat bir geçiş ve süreklilik sağlanması amacıyla söz konusu Kanun Tasarısında, Parlamentonun, 1 Ocak 2012 tarihinde göreve başlayacak Kúria Başkanı’nın 31 Aralık 2011 tarihine kadar ve Temel Kanun'da belirtilen kurallara göre seçilmesi gerektiğini öngörmektedir.”
29. Parlamento çoğunluğunun mensubu iki milletvekili, 20 Kasım 2011 tarihinde, Temel Kanun’un Geçiş Hükümleri’ne ilişkin bir Kanun Tasarısı’nı (no. T/5005) Parlamentoya sunmuşlardır. Söz konusu Kanun Tasarısı’nın 11. maddesi kapsamında, Yüksek Mahkeme ve Ulusal Adalet Konseyinin yasal halefleri, adaletin tecelli ettirilmesinde Kúria, mahkemelerin idaresinde ise Ulusal Yargı Ofisinin Başkanı olacaktır. Kanun Tasarısı’nın 11 § 2 maddesi uyarınca, Yüksek Mahkeme Başkanı’nın, Ulusal Adalet Konseyi Başkanı’nın ve üyelerinin görevleri Temel Kanun’un yürürlüğe girmesiyle sonlandırılacaktır. Kanun Tasarısı’nın gerekçesi aşağıdaki gibidir:
“Kanun Tasarısı, ilgili görevler için gereken halef organ veya kişi farklı olacağından dolayı Yüksek Mahkeme ve Ulusal Adalet Konseyi ve başkanının halefiyetini kapsamlı bir şekilde düzenlemektedir. Kanun Tasarısı, mahkeme sisteminde yapılan değişiklikleri göz önüne alarak, hâlihazırda görevde olan Yüksek Mahkeme Başkanı’nın ve Ulusal Adalet Konseyi Başkanı’nın ve üyelerinin görev sürelerinin Temel Kanun’un yürürlüğe girmesi üzerine sonlandırılmasını öngörmektedir.”
30. Başka bir milletvekili, 23 Kasım 2011 tarihinde, Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun Tasarısı’nın 185 ve 187. maddelerine dair bir değişiklik teklifi sunmuştur. Hükümet tarafından ibraz edilen Kanun Tasarısı’nın önceki versiyonları (21 Ekim ve 17 Kasım 2011 tarihlerinde) 1 Ocak 2012 tarihinden önce atanan mahkeme yöneticilerinin görev sürelerinin atandıkları zaman belirlenen tarihe kadar sürmesini öngörürken, anılan bu son değişiklikte bir istisna öngörülmüştür. Söz konusu değişiklikle, Yüksek Mahkeme Başkanı ve Başkan Yardımcısı’nın görevinin kanunen sonlandırılması amaçlanmıştır. Söz konusu teklifin gerekçesi aşağıdaki gibidir:
“Nihai oylamadan önce sunulan bu değişiklik teklifinin amacı, T/4743/116 sayılı birleştirilmiş Kanun Tasarısı’nın geçiş hükümlerini değiştirerek ikisi de Parlamentoya sunulan, Macaristan Hükümetinin 1949 tarihli, XX sayılı Kanunu’ndaki Değişikliğe ilişkin T/4996 sayılı Kanun Tasarısı’nı ve Macaristan Temel Kanunu’nun Geçiş Hükümleri’ne ilişkin T/5005 sayılı Kanun Tasarısı’nı dikkate alan Temel Kanun ile uyumu sağlamaktır.”
31. Parlamento 28 Kasım 2011 tarihinde, içeriği yukarıda belirtilen Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun Tasarısı’nı (CLXI sayılı Kanun olarak) ve Macaristan Cumhuriyeti Anayasası (Değişiklik) Kanun Tasarısı’nı (CLIX sayılı Kanun olarak) kabul etmiştir.
32. Macaristan Temel Kanunu’nun Geçiş Hükümlerine ilişkin Kanun Tasarısı, 30 Aralık 2011 tarihinde değişiklik yapılmaksızın kabul edilmiştir. Söz konusu Geçiş Hükümleri, 31 Aralık 2011 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
33. Tüm bu anayasal ve yasal değişikliklerin yürürlüğe girmesinin bir sonucu olarak, başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanı olarak görevine, beklenen bitiş tarihinin üç buçuk yıl öncesi olan 1 Ocak 2012 tarihinde son verilmiştir.
34. Başvuran, Kúria’nın Medeni Hukuk Dairesi Başkanı olarak görevine devam etmiştir.
D. Kúria’ya Yeni Bir Başkan Seçilmesi
35. Macaristan Cumhuriyeti Anayasası (Değişiklik) Kanunu (28 Kasım 2011 tarihinde kabul edilen 2011 tarihli, CLIX sayılı Kanun, bk. yukarıda 31. paragraf) Kúria’ya yeni bir başkanın zamanında seçilebilmesi için 2 Aralık 2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun Tasarısı’nda 9 Kasım 2011 tarihinde değişiklik yapılmış ve Kúria’nın yeni başkanının seçilmesine ilişkin bir kriter eklenmiştir. Söz konusu kriterde, yeni başkanın belirsiz süreliğine atanmış olan ve en az beş yıl boyunca hâkimlik yapmış olan hâkimler arasından, Parlamento tarafından seçileceği öngörülmüştür (2011 tarihli, CLXI sayılı Kanun’un 114 § 1 maddesi – bk. aşağıda “İlgili İç Hukuk ve Uygulama”). Cumhurbaşkanı, 9 Aralık 2011 tarihinde Parlamentoya, Kúria Başkanı olarak Péter Darák’ı ve Ulusal Yargı Ofisi Başkanı olarak da Tünde Handó’yu seçmeyi önermiştir. Parlamento, 13 Aralık 2011 tarihinde, Cumhurbaşkanının önerisi doğrultusunda söz konusu adayları seçmiştir.
E. Başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı Görevinin Erken Sonlandırılmasının Sonuçları
36. İlk olarak başvuran, belirlenmiş başkanlık dönemi boyunca bir Yüksek Mahkeme Başkanı’nın aldığı maaşı ve diğer hakları (sosyal güvenlik, başkanlık konutu, kişisel koruma) kaybetmiştir.
37. İkinci olarak, görevinden ayrılan Yüksek Mahkeme başkanları için görev sonrası istifade edeceği belirli hakları ele alan mevzuat, (2000 tarihli Maaş ve Ödenekler Kanunu) 1 Ocak 2012 tarihi itibarıyla yürürlükten kaldırılmıştır. 2011 tarihli Hâkimlerin Hukuki Statüleri ve Maaşlarına İlişkin Kanun’un 227 § 1 maddesi, (28 Kasım 2011 tarihinde değiştirildiği ve 1 Ocak 2012 tarihinden itibaren yürürlükte olan şekliyle) Maaş ve Ödenekler Kanunu’nun yürürlükten kaldırılmasına ek olarak, mülga mevzuatın Yüksek Mahkemenin eski başkanlarına, sadece 26 § 1 maddesi ve 22 § 1 maddesinde (ömür boyu ilave emeklilik maaşı) belirtilen ödenekten yararlanmaya hak kazanıldığı ölçüde ve Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte emeklilik yaşına girmiş ve ödenek talebinde bulunmuş olmaları hâlinde uygulanacağını öngörmüştür. Başvuran, 1 Ocak 2012 tarihi itibarıyla emeklilik yaşına girmemiş olduğundan dolayı görev sonrası ek ödeme talep edememiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
A. 1949 Anayasası
38. Anayasa’nın (değiştirilmiş ve 1 Ocak 2012 tarihi itibarıyla geçerli olan Macaristan Temel Kanunu ile değiştirilene kadar yürürlükte olan hâliyle) ilgili maddeleri aşağıdaki gibidir:
Madde 7
“(1) Macaristan Hükümeti'nin hukuk sistemi, uluslararası hukukun genel itibarıyla geçerli ilkelerini kabul eder ve ülkenin iç hukukunu, uluslararası hukuk kapsamında üstlendiği yükümlülüklerle uyumlu hâle getirir.
...”
Madde 47
“(1) Yüksek Mahkeme, Macaristan Cumhuriyeti’nin en yüksek yargı merciidir.
(2) Yüksek Mahkeme, kanunların mahkemeler tarafından uygulanmasında birliği sağlar; Yüksek Mahkemenin birlik kararları [jogegységi határozat] tüm mahkemeler açısından bağlayıcıdır.”
Madde 48
“(1) Yüksek Mahkeme Başkanı, Cumhurbaşkanının tavsiyesi üzerine Parlamento tarafından seçilir; başkan yardımcıları, Yüksek Mahkeme Başkanı’nın tavsiyesi üzerine Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Yüksek Mahkeme Başkanı’nın seçilmesi için Milletvekillerinin üçte iki oy çokluğunun sağlanması gerekir.
...
(3) Hâkimler, ancak gerekçelerle ve kanunla belirtilen usullere uygun olarak görevden alınabilirler.”
Madde 50
“...
(3) Hâkimler bağımsızdır ve yalnızca hukuka hesap verirler. Hâkimler, siyasi parti üyesi olamaz ve siyasi faaliyetlerde yer alamazlar.
...”
Madde 57
“(1) Macaristan Cumhuriyeti'nde herkes kanun önünde eşittir ve gerek yasal işlemler sırasındaki hak ve yükümlülükleri gerek kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil bir şekilde ve halka açık olarak yargılanma hakkına sahiptir.
...”
Madde 61
“(1) Macaristan Cumhuriyeti'nde herkes düşüncelerini özgürce ifade etme ve ayrıca kamu yararına olan bilgilere erişme ve bu bilgileri yayma hakkına sahiptir.
...”
B. Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun (1997 Tarihli, LXVI Sayılı Kanun)
39. Yüksek Mahkeme, mahkemelerin kanunun uygulanmasında birlik sağlama görevini yerine getirmesi için birlik kararlarını (ogegységi határozat, söz konusu Kanun’un 25(c) maddesi) kabul etme ve yol gösterici kararları (elvi bírósági határozat, madde 27 § 2) yayımlama hususlarında yetkilendirilmişti.
40. 1997 tarihli Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun'un 62. maddesi bir mahkeme başkanını, “mahkeme yöneticileri” denilen, yani mahkemelerin ve yargı teşkilatı birimlerinin yönetiminden ve idaresinden sorumlu hâkimler arasında sıralamıştır.
41. Söz konusu Kanun’un 69. maddesi uyarınca, mahkeme yöneticileri altı yıllığına atanmıştır.
42. Söz konusu Kanun’un 73. maddesi, mahkeme yöneticilerinin görevlerinin sona ermesinin gerekçelerine ilişkin kapsamlı bir liste içermiştir. Söz konusu liste aşağıdaki gibidir:
“Bir mahkeme yöneticisinin görev süresi şu hâllerde sona erer:
a) karşılıklı anlaşmaya varılması,
b) istifa,
c) görevden alınma,
d) görev süresinin bitmesi,
e) kişinin adli görevinin sona ermesi”.
43. Kanun’un 74. maddesinin A fıkrasının 1. bendi uyarınca, bir mahkeme yöneticisinin idari faaliyetlerine ilişkin bir değerlendirmede kişinin bu türden bir idari görev için yetersiz olduğunun tespit edilmesi hâlinde, mahkeme yöneticisi derhal geçerli olmak üzere görevden alınır. Görevden alınan mahkeme yöneticisinin, işleme itiraz etmek için görevden alınma bildiriminin tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde İş Mahkemesi nezdinde bir hukuk yoluna başvurma hakkı bulunmaktadır (74. maddenin A fıkrasının 2. bendi).
44. Söz konusu Kanun, Ulusal Adalet Konseyini kurmuş ve Yüksek Mahkeme Başkanlığı vazifelerine eş zamanlı olarak söz konusu Konseyin Başkanlığı görevini eklemiştir. Ulusal Adalet Konseyi Başkanı’nın, Ulusal Adalet Konseyi Ofisi aracılığıyla farklı mahkemelerin görüşlerini alıp özetledikten sonra, yargıyı etkileyen mevzuat tasarılarına ilişkin görüş ifade etme hususunda açık bir yasal yükümlülüğü bulunmaktaydı (Kanun’un 46. maddesinin 1. fıkrasının q bendi).
C. Hâkimlerin Hukuki Statüleri ve Maaşlarına İlişkin Kanun (1997 tarihli, LXVII sayılı Kanun)
45. 1997 tarihli Hâkimlerin Hukuki Statüleri ve Maaşlarına İlişkin Kanun’un 57 § 2 maddesinin (ha) ve (hb) bentleri uyarınca, bir hâkim, genel emeklilik yaşını geçtikten sonra 70 yaşına kadar görevde bulunma hakkına sahiptir.
D. Parlamento İçtüzüğü’ne ilişkin 46/1994. (IX.30.) OGY sayılı Parlamento Kararı
46. Parlamento İçtüzüğü’ne ilişkin 46/1994. (IX.30.) OGY sayılı Parlamento Kararı’nın 45 § 1 maddesi aşağıdaki gibidir:
“Cumhurbaşkanı, Hükümet üyeleri, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Yüksek Mahkeme Başkanı, Başsavcı, Kamu Denetçisi, Devlet Denetim Ofisi Başkanı ve kendi raporlarına ilişkin müzakereler sırasında Parlamentoya rapor vermesi gereken kişiler ve Avrupa entegrasyonu ile ilgili müzakereler sırasında Avrupa Parlamentosunun Macar üyeleri, Parlamento oturumlarına katılma ve oturumlarda konuşma hakkına sahiptir.”
E. 2 Aralık 2011 Tarihinde Yürürlüğe Giren Macaristan Cumhuriyeti Anayasası (Değişiklik) Kanunu (2011 tarihli, CLIX sayılı Kanun)
47. 1949 tarihli Macaristan Anayasası’nda Kúria Başkanı’nın seçimine ilişkin yapılan değişiklik aşağıdaki gibidir:
Madde 1
“Anayasa’da şu madde ile değişiklik yapılacaktır:
...
Madde 79. Temel Kanun’un 26 § 3 maddesi uyarınca Parlamento, Kúria Başkanı’nı en geç 31 Aralık 2011 tarihine kadar seçecektir.”
F. 1 Ocak 2012 Tarihinde Yürürlüğe Giren, 25 Nisan 2011 Tarihli Macaristan Temel Kanunu
48. Temel Kanun’un 25 ve 26. maddeleri aşağıdaki gibidir:
Madde 25
“(1) Mahkemeler, adaletin tecellisini sağlar. En yüksek yargı mercii Kúria’dır.
(2) Mahkemeler şu konuları karara bağlar:
a) cezai meseleler, medeni hukuk uyuşmazlıkları ve yasayla tanımlanan diğer meseleler;
b) idari kararların meşruiyeti;
c) mahalli kararların diğer mevzuatla çelişmesi ve iptal edilmesi;
d) mahalli makamın, mevzuattan doğan yasal yükümlülüklerine riayet etmediğinin tespit edilmesi.
(3) 2. fıkrada tanımlanan sorumluluklara ek olarak Kúria, kanunların yargısal uygulamada birliğini sağlar ve bu doğrultuda kararlar alır; söz konusu kararlar mahkemeler açısından bağlayıcıdır.
...
(8) Mahkemelerin teşkilatı ve idaresi ile hâkimlerin hukuki statüleri ve maaşlarına ilişkin ayrıntılı kurallar bir Esas Kanun [sarkalatos törvény] ile düzenlenir.”
Madde 26
“(1) Hâkimler bağımsız olup, sadece kanunlara bağlıdırlar ve hâkimlere yargısal faaliyetleriyle ilgili talimat verilemez. Hâkimler, sadece bir Esas Kanunda tanımlanan gerekçelerden ötürü ve burada tanımlanan usul uyarınca görevden alınabilirler. Hâkimler, herhangi bir siyasi partiyle bağlantılı olamaz ve herhangi bir siyasi faaliyette bulunamazlar.
(2) Profesyonel hâkimler, bir Esas Kanunda tanımlandığı üzere Cumhurbaşkanı tarafından atanırlar. Otuz yaşının altında olan kişiler, hâkimlik görevine getirilemezler. Kúria Başkanı istisna olmak üzere, hiçbir hâkim genel emeklilik yaşına girdikten sonra görevine devam edemez.
(3) Kúria Başkanı, Cumhurbaşkanının önerisi üzerine Parlamento tarafından, hâkimler arasından, dokuz yıllığına seçilir. Kúria Başkanı’nın seçilmesi için milletvekillerinin üçte iki oy çokluğunun sağlanması gerekir.”
G. 1 Ocak 2012 Tarihinde Yürürlüğe Giren Macaristan Temel Kanunu’nun Geçiş Hükümleri
49. Macaristan Temel Kanunu’nun Geçiş Hükümleri’nin ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
Madde 11
“(1) İlgili Esas Kanun'da tanımlanan istisnalar geçerli olmak üzere; Yüksek Mahkeme, Ulusal Adalet Konseyi ve Başkanlarının yasal halefi, adaletin tecellisi için Kúria ve mahkemelerin idaresi için Ulusal Yargı Ofisi Başkanı olacaktır.
(2) Yüksek Mahkeme Başkanı’nın ve Ulusal Adalet Konseyi Başkanı ve üyelerinin görevleri, Temel Kanun’un yürürlüğe girmesiyle sonlandırılacaktır.”
Madde 12
“(1) Bir hâkimin Temel Kanun’un 26 § 2 maddesinde belirtilen genel emeklilik yaşına 1 Ocak 2012 tarihinden önce girmiş olması hâlinde, 30 Haziran 2012 tarihinde hâkimin görevine son verilecektir. Bir hâkimin Temel Kanun’un 26 § 2 maddesinde belirtilen genel emeklilik yaşına 1 Ocak ve 31 Aralık 2012 tarihleri arasında girmiş olması hâlinde, 31 Aralık 2012 tarihinde hâkimin görevine son verilecektir.”
Madde 31
“(2) ... Geçiş Hükümleri, Temel Kanun’un bir bölümünü oluşturacaktır.”
H. 1 Ocak 2012 Tarihinde Yürürlüğe Giren Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun (2011 tarihli, CLXI sayılı Kanun)
50. 2011 tarihli Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun’un ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
Bölüm II
Mahkemelerin Teşkilatı
6. Kúria
Madde 24
“ Kúria:
(a) bir Kanunda belirtilen durumlarda, bir mahkemenin veya yüksek mahkemenin kararları aleyhinde yapılan temyiz başvurularına ilişkin karar verir;
(b) nihai bir mahkeme kararının olağanüstü incelenmesine ilişkin teklifler hakkında karar verir;
(c) tüm mahkemelerde bağlayıcı olan birlik kararlarını [jogegységi határozat] kabul eder;
(d) nihai bir kararla kapatılan davalarda yargı uygulamalarını analiz eder, mahkemelerin içtihatlarını araştırır ve inceler;
(e) yol gösterici ilke kararları [elvi bírósági határozat] [Kúria tarafından kabul edilen] ve yol gösterici kararlar [elvi bírósági döntés] [alt dereceli mahkemeler tarafından kabul edilen] yayımlar;
(f) yerel kararların diğer mevzuatla ihtilafı ve iptal edilmesine ilişkin karar verir;
(g) yerel makamın mevzuattan doğan yasal yükümlülüklerine riayet etmediğinin tespit edilmesine ilişkin karar verir;
(h) yetki alanına giren diğer davalarda faaliyet gösterir.”
Bölüm VIII
Kúria Başkanı ve Mahkeme Başkanları
32. Kúria Başkanı
Madde 114
“(1) Temel Kanun’un 26 § 3 maddesi uyarınca Kúria Başkanı, belirsiz süreliğine atanmış olan ve en az beş yıl boyunca hâkimlik yapmış olan hâkimler arasından, Parlamento tarafından seçilir.”
Bölüm XV
Geçiş Hükümleri
58. Ulusal Yargı Ofisi Başkanı’nın ve Kúria Başkanı’nın İlk Kez Seçilmesi
Madde 177
“(1) Cumhurbaşkanı, en geç 15 Aralık 2011 tarihine kadar, Ulusal Yargı Ofisi Başkanı ve Kúria Başkanı için ilk kez aday gösterecektir. Adaylar, yargıdan sorumlu Parlamento Komitesi tarafından dinleneceklerdir.
(2) Parlamento, Ulusal Yargı Ofisi Başkanı’nı ve Kúria Başkanı’nı 31 Aralık 2011 tarihine kadar, ilk kez seçecektir ...”
60. Görev Sürelerinin Bitiş ve Yeni Görev Sürelerinin Başlangıç Tarihlerin Belirlenmesi
Madde 185
“(1) Ulusal Adalet Konseyi’nin... ve üyelerinin ve Başkanı’nın yanı sıra Yüksek Mahkeme Başkanı’nın, Başkan Yardımcısı’nın ve [Ulusal Adalet Konseyi] Daire Başkanı ve Daire Başkan Yardımcısı’nın görevlerine, Temel Kanun’un yürürlüğe girmesi üzerine son verilecektir.
(2) Ulusal Yargı Ofisi Başkanı’nın ve Kúria Başkanı’nın görevleri, 1 Ocak 2012 tarihi itibarıyla başlayacaktır. ...”
Madde 187
“1 Ocak 2012 tarihinden önce atanan mahkeme yöneticileri, 185 § 1 maddesinde belirtilen durum istisna olmak üzere, atanmaları sırasında kararlaştırılan süre boyunca görevde kalabileceklerdir.”
Madde 188
“(1) Esas Kanunlarda belirlenen durumlar istisna olmak üzere, Yüksek Mahkeme, Ulusal Adalet Konseyi ve Başkanları’nın yasal halefi, adaletin tecelli ettirilmesiyle ilgili faaliyetler için Kúria, mahkemelerin idaresi için ise Ulusal Yargı Ofisi Başkanı olacaktır.”
51. Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun’un 173. maddesi uyarınca, 177. madde, yayımlandığı tarihin ertesi günü (3 Aralık 2011), 185, 187 ve 188. maddeler ise 1 Ocak 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
I. 1 Ocak 2012 Tarihinde Yürürlüğe Giren, Hâkimlerin Hukuki Statüleri ve Maaşlarına İlişkin Kanun (2011 tarihli, CLXII sayılı Kanun)
52. Söz konusu zamanda yürürlükte olan Hâkimlerin Hukuki Statüleri ve Maaşlarına İlişkin 2011 tarihli Kanun’un ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
Madde 90
“Bir hâkim aşağıdaki hâllerde [adli görevden] muaf tutulur:
...
(h) eğer hâkim
(ha) geçerli emeklilik yaşına (bundan böyle “üst yaş sınırı” olarak anılacaktır) ulaşmış ise. Bu hüküm, Kúria Başkanı için geçerli değildir...”
Madde 227
“(1) Mevcut Kanunun yürürlüğe girmesinden önce Yüksek Mahkeme Başkanlığı makamında bulunan ve mevcut Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte emeklilik yaşına girmiş olan bir kişinin, haklarından yararlanma talebinde bulunmuş olması koşuluyla, 2000 tarihli, XXXIX sayılı Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Sözcüsü, Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Yüksek Mahkeme Başkanı’nın maaş ve haklarına ilişkin Kanun’un 26 § 1 maddesi ve 22 § 1 maddesi uyarınca haklarından yararlanma hakkının bulunması hâlinde, bu kişi hakkında Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Sözcüsü, Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Yüksek Mahkeme Başkanı’nın maaş ve haklarına ilişkin 2000 tarihli, XXXIX sayılı Kanun’un hükümleri uygulanır.”
Madde 230
“(1) Mevcut Kanunun hükümleri, 2 ve 3. bentlerde belirtilen farklılıklara bağlı olarak, 1 Ocak 2013 tarihinden önce üst yaş sınırına ulaşan hâkimler hakkında uygulanır.
(2) Bir hâkimin üst yaş sınırına 1 Ocak 2012 tarihinden önce ulaşmış olması hâlinde, muafiyet süresinin başlangıç tarihi 1 Ocak 2012 olup, bitiş tarihi ise 30 Haziran 2012’dir ve söz konusu hâkimin görev süresi 30 Haziran 2012 tarihi itibarıyla sona erer. Muafiyete ilişkin teklifin, muafiyet kararının en geç 30 Haziran 2012 tarihinde kabul edilmesini mümkün kılan bir tarihte yapılması gerekir.
(3) Hâkimin yaş sınırına 1 Ocak 2012 ile 31 Aralık 2012 tarihleri arasında ulaşmış olması hâlinde, muafiyet süresinin başlangıç tarihi 1 Temmuz 2012 olup, bitiş tarihi 31 Aralık 2012’dir ve söz konusu hâkimin adli görevi 31 Aralık 2012 tarihi itibarıyla sona erer. Muafiyete ilişkin teklifin, muafiyet kararının en geç 31 Aralık 2012 tarihinde kabul edilmesini mümkün kılan bir tarihte yapılması gerekir.”
J. Anayasa Mahkemesinin 16 Temmuz 2012 Tarihli, 33/2012. (VII. 17.) AB Sayılı Kararı
53. Macaristan Ombudsmanı, hâkimlerin emeklilik yaşının geriye dönük olarak düşürülmesine karşı Anayasa Mahkemesine başvurmuştur. Anayasa Mahkemesi 16 Temmuz 2012 tarihli kararında, 1 Ocak 2012 tarihi (Kanun’un yürürlüğe giriş tarihi) itibarıyla hâkimlerin zorunlu emeklilik yaşına ilişkin hükümlerin (2011 tarihli, Hâkimlerin Hukuki Statüleri ve Maaşlarına İlişkin Kanun’un 90. maddesinin (ha) bendi ve 230. maddesi) anayasaya aykırı olduğunu ilan etmiş ve bunun sonucunda söz konusu hükümleri iptal etmiştir. Anayasa Mahkemesi, yeni düzenlemenin hem “şekli” hem de “maddi” yönden yargı bağımsızlığı hususundaki anayasal koşulları ihlal ettiğine hükmetmiştir. Şekli açıdan bakıldığında, bir Esas Kanun’un, hâkimlerin azledilememelerini güvence altına almak için adli görev süresini ve emeklilik yaşını belirlemesi gerekmektedir. Olağan bir Kanunda “genel emeklilik yaşına” atıfta bulunulması, söz konusu koşulu karşılamamaktadır. Söz konusu hükmün maddi yönden anayasaya aykırılığı konusunda yeni düzenleme, üç aylık kısa bir süre içerisinde hâkimlerin azledilmesine sebep olmuştur. Anayasa Mahkemesi, görevini ifa eden hâkimlerin azami yaşını belirleme hususunda göreli özgürlüğün olmasına ve Temel Kanun’dan kesin bir yaş çıkarımında bulunulamamasına rağmen hâkimlerin emeklilik yaşının düşürülmesinin, uygun bir geçiş dönemiyle aşamalı olarak ve hâkimlerin azledilemezliği ilkesi ihlal edilmeden yapılması gerektiğine hükmetmiştir. Yeni emeklilik yaşı ile 70 yaş arasındaki fark arttıkça emeklilik yaşının düşürülmesi için gereken geçiş döneminin daha uzun olması gerekmektedir. Aksi takdirde, yargı bağımsızlığının önemli bir unsurunu oluşturan hâkimlerin azledilmezliği hususu ihlal edilmiş olacaktır.
54. Parlamento, Anayasa Mahkemesinin 16 Temmuz 2012 tarihli kararının ardından 2 Nisan 2013 itibarıyla geçerli olan 2013 tarihli, XX sayılı Kanun'u kabul etmiş ve 2011 tarihli, CLXII sayılı Kanun'un 230. maddesini yürürlükten kaldırmış, 91. maddesini değiştirmiş ve Kanun’a 233/C maddesini eklemiştir. Değiştirilen taslak kapsamında zorunlu emeklilik yaşının 65 yaş sınırına düşürülmesi, 1 Ocak 2023 tarihi itibarıyla geçerli olacaktır. Geçiş hükümleri, 2 Nisan 2013 (değişikliğin yürürlüğe girdiği tarih) ve 31 Aralık 2022 tarihleri arasında uygulanmaktadır. Bu süre boyunca, ilgili kişinin doğum tarihine göre zorunlu emeklilik için yaş sınırı 65 ve 70 yaş arasında değişecektir. Hâkim ne kadar yaşlıysa zorunlu emeklilik için kendisine verilen hazırlık süresi o kadar uzun olmaktadır. Yeni kanun, zorunlu emeklilik kurallarından hâlihazırda etkilenen ve emekli olmaya zorlanan hâkimlere, değişikliğin yürürlüğe girmesinden itibaren hesaplanacak olan 30 günlük süre içerisinde üç seçenekten birini seçme olanağı sunmuştur. İlk olarak hâkimler, emekli oldukları mahkemeden yedek görev talep edebileceklerdi, ki bu da emeklilik ödenekleri ile son aldıkları asli maaşlarının % 80'i (yani, üst düzey pozisyonlarını tutmak için alınan ek ödenekler olmadan hesaplanır vb.) arasındaki farkı alacakları ve her üç yılda bir, adli veya idari görevlerini azami iki yıl boyunca yerine getirmelerinin emredilebileceği anlamına gelmekteydi. İkinci olarak hâkimler, normal adli görevlerine iade edilmek için başvuruda bulunabileceklerdi. Böyle bir durumda, anayasaya aykırı bir şekilde emekli edildikleri süre için maaş borcu almaya da hak kazanacaklardı. Fakat, söz konusu pozisyonların bu süre içerisinde dolması hâlinde, mahkeme başkanı (başkan yardımcısı) veya daire başkanı (daire başkan yardımcısı) gibi önceki üst düzey pozisyonlarına geri getirilemeyeceklerdi. Üçüncü olarak, göreve iade edilmeyi veya yedek görev talep etmeyen hâkimler, bir yıllık maaşlarına denk gelen götürü tazminat alma hakkına sahiplerdi.
K. Anayasa Mahkemesinin 19 Mart 2013 Tarihli, 3076/2013. (III. 27.) AB Sayılı Kararı
55. Başvuranın önerisi üzerine, Cumhurbaşkanı tarafından 15 Kasım 2009 tarihinden itibaren altı yıllığına atanan Yüksek Mahkeme Başkan Yardımcısı da, Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun’un (2011 tarihli, CLXI sayılı Kanun) Yüksek Mahkeme Başkan Yardımcısı’nın görevinin Temel Kanun yürürlüğe girdiğinde sonlandırılması gerektiğini belirten 185 § 1 maddesi uyarınca, 1 Ocak 2012 tarihi itibarıyla yöneticilik görevinden alınmıştır (bk. yukarıda 50. paragraf). Eski Başkan Yardımcısı, görevinin sonlandırılmasının hukukun üstünlüğünü, geriye dönük mevzuat yasağını ve hukuk yoluna başvuru hakkını ihlal ettiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine şikâyette bulunmuştur. Anayasa Mahkemesi, yediye karşı sekiz oyla kabul edilen 3076/2013. (III. 27.) AB sayılı kararında anayasal şikâyeti reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi, davacının Yüksek Mahkeme Başkan Yardımcılığı görevinin zamanından önce sonlandırılmasının, yargı sistemindeki büyük çaplı yeniden yapılanma ve Kúria Başkanı’nın görevleri ve yetkilerinde yapılan önemli değişiklikler ile yeterince gerekçelendirilmiş olmasından dolayı Temel Kanun’u ihlal etmediğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, Kúria’nın görevlerinin ve yetkilerinin, özellikle belediye meclisi yönetmeliklerinin hukuka uygunluğunun denetimi bakımından genişletildiğini kaydetmiştir. Kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir.
“[30] 1. Söz konusu yasal hüküm, statüsü Anayasa tarafından düzenlenen Devlet yetkisinin bağımsız bir kolu olan bir yargı organının yürütme görevini sonlandırmıştır.
[31] Yüksek Mahkeme Başkan Yardımcısı, görev süresi Anayasa'nın 48 § 1 maddesinde düzenlenen yargının yürütmeden sorumlu yetkililerinden biriydi. Söz konusu Anayasal hükümde, Yüksek Mahkeme Başkanı’nın teklifi üzerine, Yüksek Mahkeme Başkan Yardımcısı’nın Cumhurbaşkanı tarafından atanması gerektiği öngörülmüştür. Eski AOAC'nin [Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin 1997 tarihli, LXVI sayılı Kanun ] 69 § 1 maddesi uyarınca, Başkan Yardımcısı'nın sabit görev süresi altı yıl olmalıdır. Kuvvetler ayrılığı sisteminin bir unsuru, Anayasa'nın en yüksek yargı forumu yöneticilerinin atanması hususunda başka bir şubeyi görevlendirmesi -yani Yüksek Mahkeme Başkanı davasında Parlamentoyu, Başkan Yardımcısı davasında ise Cumhurbaşkanını- ve bu atamayı, mahkeme yöneticilerinin atanması için kullanılan olağan sistemden ayırmasıdır. Eski AOAC'nin, mahkeme yöneticileri için Hükümetin görev süresinden daha uzun, sabit bir görev süresi öngörmesi (böylelikle örtüşen hükümet döngüleri), Devlet içinde ayrı bir kol olan yargı bağımsızlığının anayasal güvencelerinden birini teşkil etmiştir.
[32] Temel Kanun ve yeni AOAC, Kúria'nın yöneticileri açısından bu ayrımı sürdürmüştür. Temel Kanun, Başkan Yardımcısının atanması ve görevden alınması konularını düzenlememesine rağmen yeni AOAC, öncekine benzer olan bir düzenleme içermektedir. Kúria Başkan Yardımcıları, 128 § 1 maddesi uyarınca, Kúria Başkanı’nın önerileri üzerine Cumhurbaşkanı tarafından atanırlar. Görev süreleri, 127 § 1 maddesinde öngörüldüğü gibi belirli altı yıllık bir süre boyunca devam eder. Söz konusu yönetmelik uyarınca, Başkan Yardımcısı’nın tek taraflı bir Devlet kararıyla görevine son verilmesinin, yani görevden alınmasının beyan edilmesi de Cumhurbaşkanının yetkisi dahilindedir (bk.176/1991. (IX. 4.) KE sayılı Cumhurbaşkanı kararı).
[33] Eski AOAC'nin 73. maddesi ve yeni AOAC'nin 138. maddesi uyarınca yargı yürütme organının görev süresi, genel bir kural olarak, belirlenen atama süresinin dolmasıyla sona erer. Fakat görev süresi; istifa, karşılıklı anlaşmaya varılması, adli statü kaybı ve (bir değerlendirmenin, yürütme organının uygun olmadığı sonucuna varması hâlinde) görevden alınma durumlarında daha erken sonlandırılabilir.
[34] 2. Anayasa Mahkemesinin içtihatları göz önünde bulundurulduğunda, belirli şartların yerine getirilmesi hâlinde, belirli süreli atamaları kanun yoluyla kısaltmanın anayasaya aykırı olduğunun kendiliğinden ilan edilemeyeceği görülmektedir. Anayasa Mahkemesi, [5/2007. (II. 27.) AB sayılı kararında] ‘Devlet görevlilerinin belirli görev sürelerinin kısaltılmasının sadece nesnel veya öznel yasal sebeplerden (istifa, vefat, uyuşmazlığın tespiti, belirli bir işten çıkarma gerekçesinin uygulanması veya kurumun yapısal anlamda değiştirilmesi gibi görev süresini doğrudan etkileyen başka bir gerekçe)’ kaynaklanabileceğini tespit etmiştir (ABH 2007, 120, 126). Anayasa Mahkemesi, örgütsel yeniden yapılandırmanın yanı sıra önemli bir değişikliğin örgütün işlevlerinde yani yetkileri ve görevlerinde, yasamaya ilişkin müdahale gerektirebileceğine hükmetmektedir. Özellikle, örgütün yeni işlevleri için gereken yeterlilikler yürütme organı göreve seçilene kadar değerlendirilememiştir. Fakat, örgütün yeni görevlerinin farklı tutumlara, mesleki tecrübeye ve uygulamaya sahip bir kişi gerektireceği hususu göz ardı edilemez.
[35] Buna göre Anayasa Mahkemesi, mevcut davada, Temel Kanun'un yürürlüğe girmesinin en yüksek yargı forumunun işlev ve görevlerini, Başkan Yardımcısının görev süresinin erken sona erdirilmesini haklı kılacak şekilde etkileyip etkilemediğini incelemek zorunda kalmıştır.
[36] Yüksek Mahkeme, Kúria olarak yeniden adlandırılmıştır. Temel Kanun ve yeni AOAC ile, yargı sisteminin merkezi yönetimi tümüyle değiştirilmiştir. Temel Kanun'un Geçiş Hükümleri'nin 11. maddesi, yargısal faaliyetlere ilişkin mesleki rehberliği ve yargı sisteminin örgütsel yönetimini hem kurumsal hem de kişisel düzeyde birbirinden ayırmıştır. Söz konusu maddede, Yüksek Mahkeme, Ulusal Adalet Konseyi ve Başkanı’nın haleflerinin, karar verme faaliyetlerine ilişkin Kúria ve mahkeme yönetimine ilişkin ise - Esas Kanunda aksi belirtilmediği sürece- Ulusal Yargı Ofisi Başkanı olacakları öngörülmüştür. Yargının merkezi yönetimindeki bu değişiklikten dolayı Geçiş Hükümleri'nin 11 § 2 maddesi, Temel Kanun'un yürürlüğe girmesiyle Yüksek Mahkeme Başkanı, Ulusal Adalet Konseyi Başkanı ve üyelerinin görev süresini sona erdirmiştir. Başkan Yardımcısının görevi Anayasa’da düzenlenmesine rağmen, söz konusu hükümde görevine son vermemektedir.
[37] Temel Kanun ve yeni AOAC’nin yürürlüğe girmesiyle Kúria’nın görevleri genişletilmiş ve Kúria’ya yeni görevler verilmiştir. Temel Kanun uyarınca, Kúria’ya belediye meclisi yönetmeliklerinin hukuka uygunluğunu denetlemesi ve yerel yönetimlerin mevzuata ilişkin yasal yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğini tespit etmesi için yetki verilmiştir. Yeni AOAC, yukarıda belirtilen yeterliliklere ilişkin usul kuralları hakkında ayrıntılı yönetmeliklerin yanı sıra Kúria 'nın yerel yönetim dairesi ile ilgili yeni bir bölüm içermektedir.
[38] Kúria’nın kanunun birlik içinde uygulanmasını sağlama hususundaki [içtihatların tutarlılığı] yeterlilikleri de genişletilmiştir. Kúria, içtihat birliğini [jogegységi határozat] teşvik etmek amacıyla kararlar almanın yanı sıra teorik öneme sahip yargı kararlarını [elvi bírósági határozat] yayımlama ve içtihadı, nihai ve bağlayıcı kararlara dayanarak analiz etme hususunda yetkin hâle gelmiştir.
[39] Kanunun tutarlı bir şekilde uygulanmasını güvence altına almak Kúria’nın esas görevlerinden biri hâline geldiği için Kúria Başkanı, Kúria’nın iç yönetiminin yanı sıra tüm mahkeme sistemine ilişkin içtihatların izlenmesi, geliştirilmesi ve tutarlılığı hususlarında mesleki rehberlik sağlamaktan sorumluydu.
[40] Yeni AOAC’nin Kanunun aynı şekilde uygulanması ile ilgili ayrı bir bölümünde, eski AOAC'de hâlihazırda bulunan görev ve yetkilere ilişkin daha ayrıntılı ve geniş kapsamlı düzenlemelere yer verilmektedir ve hem bir bütün olarak yargı teşkilatına hem de yürütme organlarına yeni görevler verilmektedir Eski AOAC'nin ilgili bölümünde Yüksek Mahkeme Başkanına sadece iki kere atıfta bulunulurken yeni AOAC’de, Başkan veya Başkan Yardımcısı on üç görev ve yetkinin sahibi olarak belirlenir. Özellikle İstinaf Mahkemesi başkanları, denetimleri altındaki bir mahkeme tarafından kabul edilen teorik öneme sahip herhangi bir karar, farklı ilkelere dayanan yeni ortaya çıkan uygulamalar veya farklı ilkelere dayanan nihai kararlar hakkında Kúria Başkanı’nı bilgilendirmelidirler. Bölge İdare ve İş Hukuku Dairelerinin yanı sıra Yüksek Mahkeme Başkanlarının ve Daire Başkanlarının, Kúria Başkanı’nı doğrudan bilgilendirmek hususunda benzer yükümlülükleri bulunmaktadır. Teorik öneme sahip bir kararın yayımlanmasına ilişkin bir teklif Kúria Başkanı’na yapılmalıdır ve birlik usulünün başlatılmasının gerekliliği hakkında Ulusal Yargı Ofisinin Başkanı tarafından bilgilendirilmesi gereken kişi Kúria Başkanıdır.
[41] İçtihat analiz gruplarının incelemesi gereken konuları yıllık bazda tanımlayan kişi Kúria Başkanıdır. Kúria Başkanı, bu grupların başkanlarını ve üyelerini atamaktadır. Analiz sonucunda, yasal değişikliklere ihtiyaç duyulduğunun görülmesi hâlinde Ulusal Yargı Ofisi Başkanı’na bu tür bir teklif sunmayı öneren Kúria başkanıdır. Yayım Paneline, teorik öneme sahip olarak nitelendirilen bir kararın yayımlanmasını öneren Kúria Başkanıdır. Bu tür işlemleri yöneten Kúria Başkanı’nın (Başkan Yardımcısı, ilgili Daire Başkanı ve Başkan Yardımcısının yanı sıra) önerisine dayanarak birlik usulünün yürütülmesini emretme yetkisine sahiptir. Birden fazla Daireye ilişkin birlik işlemlerini sadece Kúria Başkanı veya Başkan Yardımcısı yönetebilir. Benzer şekilde, birlik işlemlerinin amacının, önceki birlik kararını değiştirmek veya kaldırmak veya bir ilke meselesine ilişkin bir tutum takınmak olması hâlinde, birlik panelini sadece Kúria Başkanı veya Başkan Yardımcısı yönetebilir.
[42] Yeni AOAC'nin 123 § 2 maddesi, ‘Kúria Başkan Yardımcısı’nın tam yetkiyle Başkanın... yerine geçebileceğini’ öngörür. Dolayısıyla, yargı sistemindeki değişikliklerin sadece Başkanın değil aynı zamanda Başkan Yardımcısının da vazifelerini ciddi bir şekilde etkilediği açıktır. Başkanın tam yetkisini kullanarak yerine geçme (Başkana herhangi bir nedenle engel olunması veya pozisyonun boş olması hâlinde herhangi bir zamanda meydana gelebilir) ihtimalinden de anlaşılacağı üzere, Başkan ve Başkan Yardımcısı arasında sürekli ve yakın bir iş birliği olması gerekir. Başkan sıfatıyla hareket etmesinin yanı sıra, Başkan Yardımcısı, ‘Mahkeme İç Tüzüğü tarafından kendisine verilen görevleri yerine getirir’ (bk. yeni AOAC'nin 123 § 2 maddesi). Bu yasal merci, Başkan Yardımcısının, Başkanın görevlerinden bazılarını sürekli olarak yerine getirmesini ve Başkanı [belirli görevlerden] kurtarmasını sağlar.
[43] Anayasa Mahkemesinin görüşüne göre, yargı sisteminin geniş çaplı yeniden yapılandırılması ve Kúria ve Başkanı’nın işlev ve görevlerine ilişkin önemli değişiklikler, Başkan Yardımcısının atandığı tarihle karşılaştırıldığında Başkanın hukuki durumunu önemli ölçüde değiştirmiştir. Tüm bunlar, Başkan Yardımcısının işlev, görev ve yetkinliklerinin eş zamanlı olarak değiştirilmesini gerektirir.
[44] Bu değişiklikler ışığında, Anayasal ve yasal düzenlemelerde yer alan, Başkan ve Başkan Yardımcısı arasındaki güven ilişkisi giderek artan bir öneme sahiptir.
[45] Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, bu değişikliklerin, başvuranın görevine erken son verilmesine ilişkin yeterli gerekçe sağladığı kanaatine varmıştır.
...”
56. Yedi hâkim buna karşı çıkmış ve yargı sistemi, yeni Kúria ve Kúria’nın Başkanına ilişkin değişikliklerin, Başkan Yardımcısı’nın statüsünü esasen etkilemediğine kanaat getirmişlerdir. Başkan Yardımcısının, en yüksek yargı teşkilatı içindeki pozisyonu değişmemiştir. Başkan Yardımcısının, 1997 tarihli Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun uyarınca, sadece Yüksek Mahkemedeki idari görevlerle ilgili konularda Başkanın yerine geçme hakkı bulunmaktaydı fakat Ulusal Adalet Konseyi Başkanı sıfatıyla sahip olduğu vazifelerine ilişkin böyle bir hakkı yoktu. Muhalif görüşteki hâkimler, başvuranın görevine zamanından önce son verilmesinin kuvvetler ayrılığına ilişkin güvenceleri zayıflattığı, geriye dönük kanun koyma yasağına aykırı olduğu, hukukun üstünlüğü ilkesini ve hukuk yoluna başvurma hakkını ihlal ettiği sonucuna varmışlardır.
III. BAŞVURANIN YÜKSEK MAHKEME BAŞKANLIĞI GÖREVİNE SON VERİLMESİ DÂHİL OLMAK ÜZERE MACARİSTAN’DAKİ DURUMA İLİŞKİN BELGELER
A. Venedik Komisyonunun Görüşleri
57. Venedik Komisyonunun 87. Genel Kurulunda kabul edilen, Macaristan Temel Kanunu’na ilişkin Görüş’ün (Venedik, 17-18 Haziran 2011, CDL-AD(2011)(016) ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“107. Yeni Anayasa’nın 25 § 1 maddesine göre, ‘Kuria’ (Yüksek Mahkemenin tarihi Macarca adı) Macaristan’ın en yüksek yargı mercii olacaktır. Geçiş hükümlerinin bulunmayışından ötürü ve Kuria Başkanı’nın seçimine ilişkin kuralların yeni Anayasa’da değiştirilmemiş olmasına rağmen, şu soru akla gelmektedir: Yargı organının isminde yapılacak bu değişiklik, Yüksek Mahkeme Başkanı’nın yeni ‘Kuria’ Başkanı ile değiştirilmesine sebebiyet verecek midir? Hâkimler, Esas Kanun’da tanımlandığı üzere (madde 26 § 2) ‘Cumhurbaşkanı tarafından mı atanacaklardır?’ Söz konusu hüküm ayrıca, yüksek organın oluşumunun değiştirilmesi (veya değiştirilmemesi) gereksinimi konusunda yorum payı bırakmaktadır.
108. 26 § 2 maddesinde öngörüldüğü üzere, genel emeklilik yaşı hâkimler bakımından da uygulanacaktır. Komisyon, hâkimlerin emeklilik yaşının (70’ten 62’ye) düşürülmesinin planlanan yargı sistemi reformunun bir parçası olduğunu anlamakla birlikte, bu tedbirin hâkimlerin bağımsızlığı, statüleri ve azledilmemesine ilişkin ana ilke ve kurallar ışığında sorgulanabilir olduğu kanaatindedir. Farklı kaynaklara göre bu hüküm, en deneyimli hâkimlerin yaklaşık 300’ünü bir yıl içerisinde emekli olmaya zorlayacaktır. Buna bağlı olarak, yaklaşık 300 boş kadronun doldurulması gerekecektir. Bu da, mahkemelerin faaliyet kapasitesini azaltabileceği, devamlılığı ve hukuki güvenliği etkileyebileceği gibi, ayrıca yargının oluşumuna haksız yere müdahalede bulunulmasının yolunu açabilir. Bu karara yol açmış olan gerekçelere ilişkin yeterince kesin bilgiler bulunmadığından Komisyon, reform kapsamında, hukukun üstünlüğü gerekliliklerine uygun olarak, bu tedbirden doğan güçlük ve zorlukları ele almaya yönelik yeterli çözümlerin bulunacağını ummaktadır.
...
140. Önceden belirtildiği üzere, 1949 Anayasası’nın Bitiş Hükümleri’nin ikinci fıkrasına yapılan atfın, 1949 Macar Anayasası’nın geçersiz ilan edildiği Başlangıç kısmındaki ifadeyle çeliştiği görülmektedir. Venedik Komisyonu bu aşikâr tutarsızlığı, bahse konu ifadenin yasal öneme sahip olmadığının teyidi olarak yorumlama eğilimindedir. Yine de, bunun Macaristan makamlarınca özellikle açıklığa kavuşturulması tavsiye edilmektedir. Yeni Anayasa’nın belirli hükümlerine ilişkin farklı yorumlamaların varlığı ışığında, özel öneme sahip geçiş hükümlerinin (Bitiş Hükümleri’nin üçüncü paragrafının gerektirdiği üzere) kabul edilmesi, açıklığa kavuşturma gereksinimini karşılamak için mükemmel bir fırsat olarak kullanılabilir. Bunun eski Anayasa uyarınca seçilen veya atanan kişilerin görevlerine son verme yolu olarak kullanılmaması gerekmektedir.”
58. Macaristan Dışişleri Bakanı tarafından 6 Temmuz 2011 tarihinde iletilen Macar Hükümetinin Bu Görüşe İlişkin Tutumu’nda (bk. CDL(2011)058) Hükümet, Görüş’ün 140. paragrafındaki öneriye tamamen katılmış ve Temel Kanun’un geçiş hükümlerine ilişkin taslağın, önceki yasal rejim uyarınca seçilen kişilerin görevlerini haksız şekilde sonlandırmak için kullanılmayacağı hususunda Venedik Komisyonuna güvence vermiştir.
59. Venedik Komisyonunun 90. Genel Kurulunda (Venedik, 16-17 Mart 2012, CDL-AD(2012)001) kabul edilen, Hâkimlerin Hukuki Statüleri ve Maaşlarına İlişkin Kanun’a (2011 tarihli, CLXII sayılı Kanun) ve Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun’a (2011 tarihli, CLXI sayılı Kanun) dair Görüş’ün ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“2. Curia Başkanı
111. Venedik Komisyonu, yeni Anayasa’ya ilişkin görüşünde, geçiş hükümlerinin kabul edilmesinin, “önceki Anayasa uyarınca seçilen veya atanan kişilerin görevlerine son verme yöntemi olarak kullanılmaması” gerektiği konusunda Macaristan makamlarına çağrıda bulunmuştur. Venedik Komisyonu’na verdiği cevabında Macaristan Hükümeti, bu öneriye tamamen katıldığını ve “Macaristan’ın Temel Kanun’un geçiş hükümlerini, önceki yasal rejim uyarınca seçilen kişilerin görevlerini haksız şekilde sonlandırma amacına yönelik olarak hazırlamayacağı” konusunda Venedik Komisyonu’na güvence verdiğine işaret etmiştir.’
112. Temel Kanun’un 25. maddesi en yüksek yargı merciinin Curia olacağını öngörmektedir. Temel Kanun’un Geçici Hükümleri’nin 11. maddesine göre Curia, Yüksek Mahkeme’nin mirasçısıdır (yasal halefidir). Yüksek Mahkeme’nin Başkanı hariç tüm hâkimlerin görevde kalmaları öngörülmüştür. 114. maddede [Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun], yeni Başkan’ın seçimine ilişkin yeni bir kriter belirlenmiş olup, eski Yüksek Mahkeme Başkanı’nın Curia Başkanı olarak seçilememesine neden olmuştur. Söz konusu kriterde, örneğin bir Avrupa Mahkemesi’nde hâkimlik yapılan süre dikkate alınmaksızın, Macaristan’da hâkimlik yapılan süreye atıf yapılmaktadır. Pek çok kişi, yeni kriterin belirli bir kişinin – Yüksek Mahkeme’nin mevcut Başkanının – Curia Başkanlığı makamına seçilmesini engellemeyi amaç edindiğine inanmaktadır. Her ne kadar Kanun genel bir şekilde formüle edilmiş olsa da, tesir itibarıyla tek bir kişiye yönelik olmuştur. Bu türden kanunlar, hukukun üstünlüğüne aykırıdır.
113.Diğer ülkeler, hâkimlerin yurt dışında geçirdikleri süreleri hesaba katan kurallara sahiptir. Hâkimlerin Hukuki Statüleri ve Maaşlarına İlişkin Kanun’un 28 § 3 maddesinde, bir hâkimin uzun vadeli geçici yurt dışı görev süresinin, yurt dışında göreve başladığı tarih öncesinde bulunduğu makamda verilmiş hizmet süresi olarak değerlendirileceği belirtilmektedir. Yurt dışında görevlendirilmeden önce bir hâkimin Macaristan’da görevde bulunmuş olması gereken asgari süre Kanun’da belirtilmemektedir. Dolayısıyla, özellikle bir kişinin, örneğin Curia Başkanı olarak, atanması için karşılaması gereken koşullar açısından, ulusal ve uluslararası görevlerin denkliğine ilişkin düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Ayrıca, geriye yürür etkiye sahip ve Curia Başkanlığı gibi yüksek bir makamdan alınmaya neden olan düzenlemelerin yürürlüğe konması oldukça ender rastlanan bir durumdur.
114. Yüksek Mahkeme Başkanı ile hâkimleri arasındaki muamele eşitsizliğinin haklı gerekçelere dayandırılması güçtür. Macaristan makamlarının Curia Başkanı’nın ve Yüksek Mahkeme Başkanı’nın görevlerinin mahiyetinin tamamen farklı olduğunu, Yüksek Mahkeme Başkanı’nın, önceki Ulusal Yargı Konseyi Başkanı olarak idari meselelerle daha meşgul olduğunu, Curia Başkanı’nın ise maddi hukukla ve içtihat birliğini sağlamakla meşgul olduğunu savunduğu görülmektedir. Ancak, bu sav ikna edici değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde kazandığı deneyim, Curia Başkanının görevlerini yerine getirmesi sırasında özellikle faydalı olabilirdi.
115. Curia Başkanı olarak seçilmek için gerekli niteliklere ilişkin Temel Kanun hükmünün, Başkanlığa aday olacak olan ve Kúria’nın selefi olan mahkemenin başkanlığını yürütmüş olan belirli bir kişiden kurtulmaya yönelik bir girişim olarak anlaşılması mümkün olduğundan, kanunun Yüksek Mahkeme’nin eski Başkanına uygulanan bir tür müeyyide işlevi görmesi muhtemeldir. Durum böyle olmasa dahi, durumun böyle olabileceği izleniminin oluşması caydırıcı etki yaratma ve dolayısıyla yargı bağımsızlığını tehdit etme riskini barındırmaktadır.”
60. Macaristan’a Dair CDL-AD(2012)001 sayılı yukarıda anılan Görüş’ün kabul edilmesinin ardından değiştirilen ve Venedik Komisyonu’nun 92. Genel Kurulunda (Venedik, 12–13 Ekim 2012, CDL-AD(2012)020) kabul edilen Yargıya ilişkin Esas Kanunlara Dair Görüş’ün ilgili kısımları şu şekildedir:
“XII. Geçiş Sürecine İlişkin Meseleler – Hâkimlerin Emekliliği ve Curia Başkanı
74. 2011 tarihli CLXII sayılı Hâkimlerin Hukuki Statüleri ve Maaşlarına İlişkin Kanun’da yapılan değişiklikler, Venedik Komisyonu Görüşü’nde emeklilik yaşına ilişkin hükümlerle ilgili olarak ifade edilen eleştirilerle bağlantılı olmamıştır. En geç 31 Aralık 2012 tarihi itibarıyla yaş sınırına ulaşmış olan hâkimlerin tümü, 7 Temmuz 2012 tarihli başkanlık emriyle muaf tutulmuşlardır.
75. Venedik Komisyonu, hâkimler için üst yaş sınırının aniden düşürülmesinin anayasaya aykırı olduğunun beyan edildiği, Macaristan Anayasa Mahkemesi’nin 16 Temmuz 2012 tarihli 33/2012 (VII. 17) AB határozat sayılı kararını onaylamaktadır. Komisyon, Macaristan makamlarının söz konusu karara saygı göstereceğini ve örneğin eski hâkimlerin bir önceki görevlerine getirilmesi suretiyle kararın uygulanmasını sağlayacağını ummaktadır. İş mahkemelerinin emekli hâkimlerin görevlerine iade edilmesine karar verdiği görülmektedir. Ancak Venedik Komisyonu Heyeti, söz konusu kararın uygulanmasının kayda değer ölçüde hukuki belirsizliğe neden olduğu bilgisini öğrenmiştir. Erken emekliliğin hukuki dayanağının geriye dönük etkili olarak iptal edilmiş olmasına rağmen, Macaristan Cumhurbaşkanı’nın Macar hâkimlerin yüzde onunun görevden alınmasına ilişkin kişisel kararlarının hukuki dayanağını yitirdiği halde yürürlükte kaldığı değerlendirilmektedir. Macaristan Cumhurbaşkanı söz konusu kararları iptal etmemiştir. Yasa koyucunun, görevden alınan hâkimlerin yeniden atama sürecinden geçmelerini gerektirmeden, bir önceki görevlerine iade edilmelerine yönelik hükümler kabul etmesi gerekmektedir.
76. Ulusal Yargı Ofisi Başkanı, ilgili hâkimleri görevden alınma kararlarının iptali için iş mahkemelerine başvurmaya davet etmiştir. Birkaç hâkim hâlihazırda iş mahkemeleri önünde açtıkları davaları kazanmıştır; ancak Ulusal Yargı Ofisi Başkanı bu davalarda verilen kararları, gerekçesine katılmaması nedeniyle reddetmiştir. En önemlisi ise, iş mahkemelerinin kesin kararları sonucunda ilgili hâkimler bir önceki görevlerine iade edilmemiş olsa dahi, bu hâkimler yeni bir atama sürecinden geçecek ve görevden alınmadan önce bulundukları mahkemelerden farklı mahkemelere atanabileceklerdi.
77. Macaristan Hükümeti, 2012 yılının Eylül ayında, Temel Kanun’un Geçiş Hükümleri’ni değiştiren, hâkim ve savcılar için yeni bir emeklilik yaşı getiren T/8289 sayılı Kanun Teklifini sunmuştur. 65 yaşından büyük olan hâkimler (yeniden atanmaları sonrasında), emekli olmadan önce bir yıl boyunca görevlerine devam edebileceklerdir. Ancak Kanun Teklifi, görevden alınan hâkimlerin görevlerine nasıl iade edilecekleri konusuna değinmemiş ve sadece iş mahkemelerine başvurma yolunu açık bırakmıştır.
78. Komisyon Heyetine, aradan geçen zaman içerisinde yeni hâkimlerin atanmış olması ve tüm hâkimlerin göreve iade edilmeyi istememesi nedeniyle, otomatik olarak göreve iadenin mümkün olmadığı açıklanmıştır. Komisyon, çeşitli durumları dikkate alan bir yasal çözüm bulunmasının mümkün olacağı görüşündedir.
79. Ayrıca, Kanun Teklifi 62 yaşının üzerinde olan hâkimlerin mahkemelerde önemli görevlerde bulunamayacağını öngörmektedir. Bu öngörü, göreve iade edilen hâkimlerin yanı sıra, gelecekte 63 yaşına giren tüm diğer hâkimleri ilgilendirmektedir. Söz konusu hâkimler önemli görevlerinden ayrılmak durumunda kalacakları gibi, kariyerlerini sıradan bir hâkim olarak sonlandırmak zorunda da kalacaklardır. Bu hâkimler mahkemelere öncülük etmek üzere en fazla tecrübeye sahiptirler ve bu türden bir kısıtlama bariz bir yaş ayrımcılığı teşkil etmektedir. Heyet’e bu tecrübeli hâkimlerin mahkemelerde önemli görevlerde bulunmak yerine, daha genç hâkimleri eğitmeleri gerektiği açıklanmıştır. Genç hâkimler tam da kendilerinden daha yaşlı hâkimlerin önemli görevlerde ne şekilde davrandıklarını görerek yaşlı hâkimlerden bir şeyler öğrenebildiğinden, bu savın anlaşılması güçtür.
80. Görevden alınan hâkimlerin durumları kesinlikle memnuniyet verici değildir. Yasa koyucunun görevden alınan ve bir önceki görevlerine iade edilmeyi arzu eden hâkimlerin yeniden atanma sürecinden geçmelerini gerektirmeksizin görevlerine iade edilmelerini sağlayacak hükümler kabul etmeleri gerekmektedir.
81. Macaristan Yasama Organı, Curia Başkanlığına seçilebilmek için gerekli olan ve yeniden gözden geçirilmesi gereken niteliklere ilişkin yorumları ele almamıştır.”
B. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri
61. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri tarafından 12 Ocak 2012 tarihinde yayımlanan basın bildirisinden alıntılanan ilgili kısımlar şu şekildedir:
“Ayrıca, Komiser, Macaristan’da atılan ve yargı bağımsızlığına zarar verebilecek adımları kaydetmiştir. Hâkimlerin emeklilik yaşının düşürülmesi sonucunda, 200’den fazla yeni hâkimin atanması gerekecektir. Söz konusu tedbirin yanı sıra bu türden atamalara ilişkin usulde değişiklik yapılmış olup, mevcut usul siyasi olarak atanmış tek bir kişinin kararına bağlıdır. Ayrıca Komiser, yargıya ilişkin yeni kanun nedeniyle Yüksek Mahkeme Başkanı’nın görevine, olağan görev süresi dolmadan önce son verilmesinin bir talihsizlik olduğunu değerlendirmektedir. ‘Hâkimlerin Hükümet tarafından dokuz yıllık bir süre için göreve getirilen Ulusal Yargı Ofisi Başkanı tarafından atanması yaklaşımı, ciddi çekincelere yol açmaktadır. Yargının haksız siyasi müdahalelere karşı korunması gerekmektedir.”
C. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi
62. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’ne Üye Devletlerin Yükümlülüklerini ve Taahhütlerini Değerlendirme Komitesi, 10 Haziran 2013 tarihinde, Macaristan hakkında izleme süreci başlatılması talebine ilişkin bir rapor kabul etmiştir. İzleme Komitesi, Macaristan’ın demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konularında mümkün olan en yüksek standartları uygulama derecesi hakkındaki ciddi ve süreklilik arz eden endişelerden ötürü Macaristan hakkında bir izleme sürecinin başlatılmasını tavsiye etmiştir. Rapora ilişkin açıklayıcı memorandumun başvuranın davasıyla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
4,3.3. Yüksek Mahkeme Başkanı’nın Görevden Alınması
113. Temel Kanun ile kurulan Curia, Macaristan Yüksek Mahkemesi’nin yasal halefidir. Dolayısıyla Yargıya İlişkin Esas Kanunda, Yüksek Mahkeme’nin tüm hâkimlerin görev süreleri bitene dek görevlerine devam edebileceği öngörülmektedir. Ancak yeniden seçilmesi gereken Yüksek Mahkeme Başkanı için bir istisna getirilmiştir. Ek olarak, Yüksek Mahkeme Başkanı’nın seçilmesine ilişkin yeni bir kriter kabul edilmiştir. Bu yeni kritere göre, bir adayın Macaristan’da en az beş yıl hâkimlik tecrübesi bulunması gerekmektedir. Uluslararası mahkemelerde görevde bulunulan süreler dikkate alınmamaktadır.
114. Yüksek Mahkeme Başkanı’na eşit muamelede bulunulmaması oldukça tartışmaya açık bir konudur. Bu yeni hükümlerin sadece, geçmişte Hükümet’in yargı reformu politikalarını eleştiren ve Hükümet’in birtakım kararlarına ve kanunlara Anayasa Mahkemesi önünde itiraz eden Yüksek Mahkeme Başkanı Baka’yı görevden almak üzere kabul edildiği yaygın olarak değerlendirilmektedir. Baka, 1991-2007 yılları arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Macar Hâkimi olarak görev yapmış ve 2009 yılının Haziran ayında Macaristan Parlamentosu tarafından Yüksek Mahkeme Başkanlığına seçilmiştir. Baka, bunun öncesinde Macaristan’da beş yıl boyunca hâkimlik yapmamıştır ve dolayısıyla 17 yıl AİHM hâkimliği tecrübesi bulunmasına rağmen Curia Başkanlığı makamına seçilmek için gereken nitelikleri taşımamıştır. Bu yasal hükümlerin belirli bir kişiye yönelik olarak kabul edildiği şeklindeki yaygın algı, 2011 yılının Haziran ayında Parlamento’nun Baka’nın artık görevde olmayacağı 1 Ocak 2012 tarihine kadar tüm hâkimlerin atanma işlemlerinin askıya alınmasına yönelik kararı kabul etmesiyle daha da güçlenmiştir. Bu karar, yetkililer tarafından yargı reformunun altında yatan nedenlerden biri olarak sıklıkla belirtilen, davalardaki yığılmalara rağmen verilmiştir. Venedik Komisyonu tarafından belirtildiği üzere, gerçekte belirli bir kişiye veya kişilere yönelik olan, genel olarak formüle edilmiş yasal hükümler hukukun üstünlüğü ilkesine aykırıdır. Ayrıca, Yüksek Mahkeme Başkanı’nın siyasi güdülerle görevden alınması, yargı bağımsızlığını tehdit edebilecek bir caydırıcı etkiye sahip olabilirdi.”
63. Parlamenter Meclisi, 25 Haziran 2013 tarihinde, Macaristan hakkında bir izleme sürecinin başlatılmamasına karar vermiş; ancak ülkedeki durumu yakından takip etmeyi kararlaştırmıştır. Parlamenter Meclisi, Macaristan makamlarını Venedik Komisyonu ile açık ve yapıcı diyaloğunu sürdürmeye davet etmiştir (1941(2013) sayılı İlke Kararı).
D. Avrupa Birliği
1. Avrupa Komisyonu
64. 12 Aralık 2011 tarihinde dönemin Adalet Komiseri Viviane Reding, Macaristan makamlarına hitaben hâkimlerin emeklilik yaşı meselesine ilişkin kaygıların ifade edildiği bir yazı yazmıştır. Söz konusu yazının ekinde, aynı şekilde, yeni Ulusal Yargı Ofisi’nin Başkanı ve Yüksek Mahkeme’nin Kúria’ya dönüşümü, özellikle başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevinin olağan süre bitmeden önce sonlandırılması meselelerine ilişkin endişeler dile getirilmiştir. Macar makamlar yazıya yanıt vermiş ve Avrupa Komisyonu, 11 Ocak 2012 tarihinde, Macaristan’daki duruma ilişkin bir beyanatta bulunmuştur.
65. Komisyon, 17 Ocak 2012 tarihinde, diğer hususların yanı sıra, hâkimler, savcılar ve noterlere getirilen yeni emeklilik yaşının 70 yaşından genel emeklilik yaşına (62 yaş) düşürülmesine ilişkin olarak Macaristan aleyhine “hızlandırılmış” ihlal yargılamalarını başlatmaya karar vermiştir. Komisyon, istihdam ve meslekte eşit muamele için genel bir çerçeve oluşturan Avrupa Birliği kurallarının (27 Kasım 2000 tarihli 2000/78/EC sayılı Yönerge), iş yerinde yaş nedeniyle ayrımcılık yapılmasını yasakladığını belirtmiştir. AB Adalet Divanı’nın içtihadına göre, bir Hükümetin belirli bir kişi topluluğu için emeklilik yaşını düşürmesi ve diğer kişiler hakkında bu yönde bir karar almaması hâlinde, nesnel ve orantılı bir gerekçenin bulunması gerekmektedir. Komisyon, hâkimlerin ve savcıların, özellikle Avrupa’da emeklilik yaşının giderek arttığı bir zamanda, diğer topluluklardan farklı bir muameleye tabi tutulmasına ilişkin olarak herhangi bir nesnel ve haklı gerekçe tespit edememiştir.
66. Yargının bağımsızlığını etkileyen diğer önlemlere ilişkin olarak Komisyon ayrıca, Macaristan’dan, mahkemelerin teşkilatına ilişkin yeni mevzuat hakkında daha ayrıntılı bilgi sunmasını talep etmiştir. Komisyon, IP/12/24 sayılı basın bildirisinde, aşağıdaki ifadelerde bulunmuştur:
“Kanun uyarınca, yeni Ulusal Yargı Ofisi’nin Başkanı, mahkemelerin işleyişinin yönetimi, insan kaynakları, bütçe ve davaların tahsis edilmesine ilişkin yetkileri kendisinde toplamaktadır. … Ek olarak, 2009 yılının Haziran ayında altı yıllık bir süre için seçilen Yüksek Mahkeme’nin eski başkanının görevi, 2011 yılının sonunda erken sonlandırılmıştır.
Aksine diğer Yüksek Mahkeme eski hâkimleri ise, Yüksek Mahkeme’nin yerini alan yeni Curia’nın hâkimleri olarak görevlerini sürdürmektedirler.”
67. Komisyon, 7 Mart 2012 tarihinde, hâkimlerin emeklilik yaşına ilişkin tedbirler hakkında Macaristan’a bir gerekçeli görüş göndermeye ve özellikle Ulusal Yargı Ofisi Başkanı’na verilen yetkilerle (belirli bir davada bir mahkemeyi görevlendirme yetkisi) ve rızaları alınmaksızın hâkimleri tayin etmesiyle bağlantılı olarak yargı bağımsızlığına ilişkin daha fazla açıklama yapılması talebinde bulunduğu bir idari yazı göndermeye karar vermiştir.
68. Komisyon, 25 Nisan 2012 tarihinde, Macar makamlar, Avrupa Konseyi ve Venedik Komisyonu arasındaki görüşmelerin devam ettiğini ve adaletin tecelli etmesine ilişkin olarak mevzuatta yapılan değişikliklerin Macar Parlamentosunda müzakere edildiğini not etmiştir. Bu meseleyi sıkı bir değerlendirmeye almaya ve söz konusu meseleye ilişkin olarak ihlal soruşturmaları başlatma hakkını saklı tutmaya karar vermiştir. Hâkimlerin zorunlu emeklilik yaşına ilişkin olarak Komisyon, davanın AB Adalet Divanı nezdinde yürütülmesi gerektiğine karar vermiştir.
2. Avrupa Birliği Adalet Divanı
69. Avrupa Komisyonu, 7 Haziran 2012 tarihinde, hâkimlerin, savcıların ve noterlerin zorunlu olarak emekliye ayrılma yaşlarının düşürülmesine ilişkin olarak AB Adalet Divanı nezdinde Macaristan'a karşı dava başlatmıştır. 6 Kasım 2012 tarihli Komisyon/Macaristan, C-286/12, EU:C:2012:687 kararında AB Adalet Divanı, hâkimler, savcılar ve noterlerin 62 yaşına girdiklerinde zorunlu olarak emekliye ayrılmasını gerektiren ve güdülen amaçlar açısından orantılı olmayan, yaş nedeniyle farklı muameleye neden olan bir ulusal programı benimseyerek Macaristan’ın 2000/78/EC sayılı Konsey Yönergesi kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmediğini beyan etmiştir (bk. yukarıdaki 65. paragraf). AB Adalet Divanı, söz konusu hükmün ilgilendirdiği kişi kategorilerinin, hükümlerin yürürlüğe girişine kadar, yetmiş yaşına kadar görevde kalmalarını sağlayan bir istisnadan faydalandığını ve bu durumun da bu kişilerde yetmiş yaşına kadar görevde kalabileceklerine yönelik haklı bir beklenti yarattığını gözlemlemiştir. Ancak, bahse konu hükümler, ilgili kişilerin meşru beklentilerini korumak üzere geçiş tedbirleri alınmaksızın, zorunlu emeklilik yaş sınırını aniden ve önemli ölçüde düşürmüştür.
70. AB Adalet Divanı, 8 Nisan 2014 tarihli Komisyon/Macaristan, C-288/12, EU:C:2014:237 kararında, Temel Kanun’un yürürlüğe girmesiyle görev süresinden çok önce görevi sonlandırılan eski bir Macar veri koruma denetmenin davasını incelemiştir. Söz konusu dava, kişisel verilerin işlenmesine ilişkin olarak bireylerin korunması ve bu tür verilerin serbest dolaşımına ilişkin olarak Avrupa Parlamentosu ve Konseyi’nin 95/46/EC sayılı Yönergesi kapsamında ve veri koruma denetim yetkisinin bağımsız olması gerekliliğiyle ilgili olarak OJ 1995 L 281, s. 31, sayılı Resmi Gazete kapsamında Macaristan’ın yükümlülüklerine ilişkin olarak ayrı bir ihlal usulü bağlamında Avrupa Komisyonu tarafından AB Adalet Divanı nezdinde başlatılmıştır. Söz konusu kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“57. Somut davada, Denetçinin görev süresinin dolması üzerine ya da ölümü, istifası, çıkar çatışması beyanı, zorunlu emeklilik veya zorunlu istifa üzerine görev yerini terk etme çağrısında bulunulması hâlinde 1993 tarihli Kanun’un 15 § 1 maddesi, 1992 tarihli Kanun’un 23 § 2 maddesi uyarınca Denetçi bakımından uygulanabilmektedir. Yukarıda belirtilen durumlardan son üçü, Parlamento’da üçte iki çoğunluk tarafından kabul edilecek bir karar alınmasını gerektirmektedir. Dahası, zorunlu emeklilik ve zorunlu istifa mezkûr yönetmeliğin 15 § 5 ve § 6 maddesinde belirtilen sınırlı durumlar dışında gerçekleşemez.
58. Denetçinin söz konusu hükümlerden birisi uyarınca görev yerini terk etmeye zorlanmadığı ve bilhassa Denetçinin resmen istifa etmediği ortak bir görüştür..
59. Görev süresini korunması amacıyla kanunla sağlanan güvencelere aykırı olarak ve dolayısıyla 95/46 sayılı Yönerge’nin 28 § 1 maddesinin ikinci bendinin amaçları doğrultusunda Denetçinin bağımsızlığını tehlikeye atarak Macaristan’ın, Denetçiyi görevini terk etmeye zorladığı sonucu çıkarılmaktadır. Kurumsal değişikliklerden dolayı görev süresi dolmadan denetçinin görev yerini terk etmeye zorlanması, söz konusu durumun denetçilik yetkilerinin bağımsızlığı hükmü kapsamındaki gerekliliklerine uyduğu anlamına gelemez.
60. Üye Devletlerin kendi denetçilik yetkilerine en uygun olduğunu düşündükleri kurumsal modeli kabul etmek veya değiştirmek konusunda hür oldukları doğrudur. Ancak, bunu yaparken, ilgili makama görev süresinin tamamı boyunca hizmette bulunmasına izin verilmesini gerektiren 95/46 sayılı Yönerge’nin 28 § 1 maddesinin ikinci bendi kapsamında denetçilik makamının bağımsızlığının tehlikeye atılmamasını sağlamak zorundadırlar…
61. Dahası, Denetçi ve Makam, teşkilatları ve yapıları bakımından temelde farklı olsalar bile – Macaristan böyle olduğunu iddia etmektedir – bu iki organ esas itibarıyla benzer görevlerle yani ulusal denetim makamlarının 95/46 sayılı Yönerge kapsamında sorumlu olduğu görevlerle yetkilendirilmektedir. Bu durum 2011 tarihli Kanun’un 75 § 1 ve § 2 maddesi kapsamında güvence altına alındığı üzere bunlara sırasıyla verilen görevler ve ilgili dosyaları devamlı sırayla ele almalarından anlaşılmaktadır. Bu nedenle tüm görev süresi boyunca hizmet vermesine olanak tanınmasına yönelik geçici önlemler alınmaksızın kurumsal modelde yapılan küçük bir değişiklik, kendisine Denetçi görevleri verilmiş bir şahsın görev süresi dolmadan önce görev yerini terk etmeye zorlanmasını nesnel olarak haklı gerekçelere dayandıramaz.
62. Yukarıda bahsedilen tüm değerlendirmeler dikkate alındığında, Macaristan’ın, kişisel verilerin korunmasına yönelik bir denetim makamının görev süresini erkenden sonlandırarak 95/46 sayılı Yönerge kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmediğine karar verilmelidir.”
3. Avrupa Parlamentosu
71. Avrupa Parlamentosu, Macaristan’daki güncel siyasi gelişmelere ilişkin 16 Şubat 2012 tarihli, 2012/2511 (RSP) sayılı İlke Kararında, diğer hususların yanı sıra demokrasinin uygulanması, hukukun üstünlüğü, insan haklarına ve sosyal haklara saygı gösterilmesi ve koruma sağlanması ve kuvvetler ayrılığı sistemine ilişkin olarak Macaristan’daki durum hakkında ciddi endişeleri bulunduğunu ifade etmiştir. Avrupa Parlamentosu, Temel Kanun ve Geçici Hükümleri uyarınca, Yüksek Mahkeme’nin Kúria olarak yeniden adlandırıldığını ve Yüksek Mahkeme Başkanı’nın altı yıllık görevine başladıktan iki yıl sonra, görevine erkenden son verildiğini açıklamıştır. Avrupa Parlamentosu, muhtemel değişiklikleri, eleştirilen kanunların uygulanmasını ve Avrupa antlaşmalarına uygunluğunu yakından izlemesi ve aşağıdaki amaç doğrultusunda derinlemesine bir çalışma yapması için Avrupa Komisyonu’na çağrıda bulunmuştur:
“yargının tam bağımsızlığını sağlamak; özellikle Ulusal Yargı Makamının, Savcılıkların ve genel anlamda mahkemelerin siyasi etkiden bağımsız olarak yönetilmesini ve bağımsız olarak atanan hâkimlerin görev sürelerinin keyfi olarak kısaltılmamasını sağlamak”.
IV. YARGI BAĞIMSIZLIĞINA VE HÂKİMLERİN AZLEDİLEMEMESİNE İLİŞKİN ULUSLARARASI METİNLER VE AVRUPA KONSEYİ METİNLERİ
A. Birleşmiş Milletler
72. Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri, 1985 yılında Milano’da gerçekleştirilen Suçun Önlenmesi ve Suçluların Islahına ilişkin Yedinci Birleşmiş Milletler Kongresi’nde kabul edilmiştir. Bu ilkeler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 29 Kasım 1985 tarihli 40/32 sayılı ve 13 Aralık 1985 tarihli 40/146 sayılı kararlarıyla kabul edilmiştir. İlgili hususlar şu şekildedir:
“8. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne uygun olarak, diğer vatandaşlara olduğu gibi yargı organı mensuplarına da ifade, inanç, örgütlenme ve toplanma hakkı tanınır; ancak hâkimler bu haklarını kullanırlarken, her zaman görevlerinin itibarını ve yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruyacak tarzda hareket ederler..
...
12. Hâkimler ister atanmış ister seçilmiş olsunlar, zorunlu emeklilik yaşına kadar veya süreli bir görevleri varsa sürelerinin dolmasına kadar görev yapmaları güvence altına alınır.
...
18. Hâkimler sadece görevlerini yapamayacak duruma gelmeleri veya görevleriyle bağdaşmayacak davranışlarda bulunmaları sebebiyle görevlerinden alınabilir veya görevlerine son verilebilir.
...
20. Disiplin, uzaklaştırma ve göreve son verme kararları bağımsız bir denetime tabidir. Bu ilke en yüksek mahkemenin veya yasama organının itham ve benzeri yargılama süreçlerinde aldığı kararlar için geçerli değildir.”
73. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 14. maddesine dair 23 Ağustos 2007 tarihinde yayımlanan 32 sayılı Genel Yorumu’nda (Mahkemeler önünde eşitlik ve adil yargılanma hakkı) aşağıdakileri belirtmiştir (dipnotlar çıkarılmıştır):
“19. Madde 14 paragraf 1’deki anlamıyla bir yargı organının yetkililiği, bağımsızlığı ve tarafsızlığı, herhangi bir istisna tanımayan, mutlak bir haktır. Bağımsızlık gerekliliği, özellikle, yargıçların atanmasında izlenen usuller ve aranan vasıflarla; zorunlu emeklilik yaşına veya görev bitimine kadar görev güvencesiyle; bunların olduğu yerlerde terfi, tayin, el çektirme ve görevden alma gibi işlemleri düzenleyen kurallarla ve yargının, yürütmenin ve yasamanın politik müdahalelerinden fiilen bağımsız olmasıyla ilgilidir. Devletler, yargının bağımsızlığını güvence altına alacak; tayin, ücret, görevlendirme, terfi, el çektirme, disiplin cezaları ve görevden alma gibi işlemleri net usullere ve nesnel ölçütlere sağlayan yasalar hazırlayarak yargıçları, kararlarında herhangi bir siyasal etkiden koruyacak önlemleri almalıdırlar. Yargı ve yürütmenin işlev ve yetkilerinin birbirinden net biçimde ayırt edilemediği veya bunlardan ikincisinin birincisini denetleyip yönlendirebildiği durumlar bağımsız yargı nosyonuyla bağdaşmaz. Yargıçların çıkar çatışmalarına ve sindirmeye karşı korunmaları gerekir. Bağımsızlıklarını güvence altına almak için, görev süreleri, bağımsızlıkları, güvenlikleri, ücretleri, hizmet koşulları ve emeklilik yaşları dahil olmak üzere yargıçların statüleri yeterli hukuksal güvencelere sahip olmalıdır..
20. Yargıçlar, ancak yanlış tutum ve ehliyetsizlikle ilgili ciddi durumlarda, anayasa veya yasalarda belirlenmiş olup nesnelliği ve tarafsızlığı sağlayan adil usuller çerçevesinde görevlerinden alınabilirler. Yargıçların yürütme tarafından, görevlendirildikleri süre bitmeden, somut bir gerekçe gösterilmeden ve böyle bir tasarrufa karşı etkili hukuk yolları açık tutulmadan görevden alınmaları yargının bağımsızlığı ilkesiyle bağdaşmaz. Aynı durum, örneğin, yargıçların yolsuzluğa karıştıkları iddiasıyla, yasanın öngördüğü usullerin hiçbirine başvurulmaksızın, yürütme tarafından görevlerinden alınmaları için de geçerlidir.
74. BM İnsan Hakları Komitesi’nin Pastukhov/Belarus, 814/1998 no.lu Tebliğ, UN Doc. CCPR/C/78/D/814/1998 (2003) kararında (Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme), Komite aşağıdakileri belirtmiştir:
“7.3 Komite, söz konusu zamanda yürürlükte olan kanun uyarınca, 28 Nisan 1994 tarihinde 11 yıllık bir süreyle hâkim olarak atanan başvuranın kürsüden azledilemeyeceği iddiasını dikkate alır. Komite, ayrıca, 24 Ocak 1997 tarihli 106 no.lu Başkanlık Kararnamesi’nin Anayasa Mahkemesi’nin yerini yeni bir mahkemenin almasına dayanmadığını ancak adı geçen kararnamenin başvurana şahsen atıfta bulunduğunu ve başvuranı görevden alan başkanlık kararnamesinde gösterilen tek nedenin Anayasa Mahkemesi hâkimi olarak görev süresinin sona ermesi olduğunun belirtildiğini fakat davanın açıkçası böyle olmadığını not etmektedir. Ayrıca, başvuranın yürütme tarafından görevden alınmasına itiraz edeceği etkili bir yargısal güvence mevcut değildir. Bu koşullar altında, Komite, başvuranın atanarak geldiği Anayasa Mahkemesi hâkimliği görevinden görev süresi dolmadan birkaç yıl önce alınmasının yargının bağımsızlığına yönelik bir saldırı olduğu ve başvuranın ülkesindeki kamu hizmetine erişim- genel anlamda eşitlik- hakkına saygı gösterilmediği kanaatindedir. Sonuç itibarıyla, 14. maddenin 1. fıkrasıyla bağlantılı olarak yargının bağımsızlığına ilişkin olarak Sözleşme’nin 25(c) maddesi ve 2. maddenin hükümleri ihlal edilmiştir.”
75. BM İnsan Hakları Komitesi’nin Mundyo Busyo vd./Kongo Demokratik Cumhuriyeti, 933/2000 no.lu Tebliğ, UN Doc. CCPR/C/78/D/933/2000 (2003) kararında (Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme), Komite aşağıdakileri belirtmiştir (dipnotlar çıkarılmıştır):
“5.2 Komite, başvuranların yerleşik yasal usuller ve güvencelere aykırı olarak görevlerinden alınmalarına ilişkin açık ve detaylı iddialarda bulunduklarını kaydeder.. Komite, bu itibarla, Adalet Bakanı’nın 1999 yılının Haziran ayındaki ifadesinde… ve Cumhuriyet Başsavcısı’nın 19 Eylül 2000 tarihindeki Cumhuriyet Başsavcılığı raporunda… görevden alma işlemleri bakımından yerleşik usul ve güvencelere itibar edilmediğinin kabul edildiğini kaydeder. Dahası, Komite, görevden alma tedbirinin kanuna bilhassa da Sözleşme’nin 4. maddesine uygun olmadığından dolayı 144 no.lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde atıfta bulunulan koşulların somut davada kabul edilemez olduğu kanaatindedir. Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, yerel mevzuatta ve Sözleşme’de belirtilen hakların askıya alınmasının doğasını ve niteliğini belirtmeksizin ve bu hakların askıya alınmasının tam olarak ne kadar gerekli olduğunu ve ne zamana kadar süreceğini ortaya koymaksızın yalnızca söz konusu özel koşullara atıfta bulunmaktadır. Dahası, Komite, Sözleşme’nin 4. maddesinin üçüncü fıkrasında öngörülen askıya alma hakkının kullanılmasına ilişkin olarak Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin uluslararası toplumu bilgilendirmediğini kaydeder. Komite, içtihadı uyarınca, ayrıca, genel anlamda eşit olarak herkesin kamu hizmetine erişim hakkı ilkesinin Devletin kimseye ayrım gözetmeksizin bu hakkı sağlama görevi olduğu anlamına geldiğini hatırlatır. Bu ilke, kamu hizmetinde çalışan kişilere ve görevinden alınan kişilere daha fazla uygulanabilir. Sözleşme’nin 14. maddesinin 1. fıkrasına ilişkin olarak Komite, Devlet tarafından herhangi bir yanıt alınamadığını ve başvuranların hâkimler olarak sahip oldukları güvencelerden yararlanmadıklarını ve buna istinaden kanun uyarınca Yüksek Yargı Kurulu nezdinde dava açmaları gerektiğini kaydederken bir diğer yandan da Yüksek Mahkeme Başkanı’nın dava görülmeden önce söz konusu görevden alınmaları alenen desteklediğini ve dolayısıyla adil bir yargılamanın önüne geçtiğini de not eder. Sonuç olarak, Komite, söz konusu görevden alınmaların Sözleşme’nin 14. maddesinin 1. fıkrasıyla korunan yargının bağımsızlığına yönelik bir saldırı olduğu kanaatindedir. Başvuranların görevden alınmaları, tüm vatandaşların genel anlamda eşit olma hakkına sahip olduğundan yerleşik usul ve güvencelere saygı gösterilmediği gerekçesiyle Komite tarafından kabul edilemez bulunmuştur. Devlet tarafından yanıt alınamaması ve Yüksek Mahkeme’nin 26 Eylül 2001 tarihli kararıyla başvuranların temyiz başvurusunu kabul edilemez bulması başvuranlar adına tüm hukuk yollarını tüketmiştir. 144 no.lu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin Hükümet’in bir eylemi olduğu gerekçesiyle Komite, somut davada, Sözleşme’nin 2. maddesinin ve 14. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen yargının bağımsızlığına ilişkin olarak 25(c) maddesinin ihlal edildiği kanaatine varmıştır.”
76. BM İnsan Hakları Komitesi’nin Bandaranayake/Sri Lank a1376/2005 no.lu Tebliğ, UN Doc. CCPR/C/93/D/1376/2005 (2008) kararında (Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme), Komite aşağıdakileri belirtmiştir(dipnotlar çıkarılmıştır):
“7.1 Komite, Sözleşme’nin 25(c) maddesinin genel anlamda eşit olarak kamu hizmetine erişim hakkı tanıdığını ifade etmekte ve genel anlamda eşit olarak kamu hizmetine erişimi sağlamanın sadece bir kriter olmadığını aynı zamanda atama, terfi, açığa alma ve görevden alma usullerinin nesnel ve makul olması gerektiğini içtihadında hatırlatmaktadır. Şayet bir usul temel usule ilişkin adillik gerekliliklerini karşılamazsa nesnel ve makul değildir. Komite, ayrıca, kamu hizmetine eşit olarak erişim hakkının keyfi olarak kamu hizmetindeki görevden alınmama hakkını da kapsadığı kanaatindedir. Komite, başvuranın görevden alınmasına neden olan usule ilişkin iddiasının nesnel ve makul olmadığını kaydeder. Başvuran birçok kez talep etmesine rağmen 18 Kasım 1998 tarihinde Yargı Hizmet Komisyonu(YHK) nezdinde yapılan ilk duruşma tutanağının bir nüshasını alamamıştır ve bu durum 6 Eylül 2004 tarihli Yüksek Mahkeme kararında teyit edilmektedir. Devlet tarafı buna itiraz etmemiştir. YHK tarafından görevden alınmasına dayanak oluşturan Soruşturma Komitesi’nin bulguları da başvuranın eline geçmemiştir. Temyiz Mahkemesi’nin kararı, YHK kurallarının 18. Kuralı’nın açık hükmüne uygun olarak söz konusu belgelerin başvurana iletilmediğini teyit etmektedir.
7.2 ... Komite, temel usule ilişkin adillik gerekliliklerine itibar etmeyen bir görevden alma işlemine ve dolayısıyla makul olmayan ve keyfi olan ve başvuranın nihayetinde görevden alınmasına dayanak oluşturan Soruşturma Komitesi’nin suçlu bulma kararının altında yatan nedenin YHK’nin başvurana adil yargılandığına dair gerekli belgeyi iletmemesi özellikle de onu bilgilendirmemesi olduğunu değerlendirmiştir. Bu gerekçelerle, Komite, görevden alınmaya ilişkin usulün nesnel ve makul olarak gerçekleşmediğine ve bu işleyişin başvuranın genel anlamda eşit olarak kamu hizmetine erişim hakkına saygı gösterilmediğine hükmetmiştir. Sonuç olarak, Sözleşme’nin 25(c) maddesi ihlal edilmiştir.
7.3 Komite, Sözleşme’nin 25(c) maddesine aykırı olarak bir hâkimin görevden alınmasının 14. maddenin 1. fıkrasında yargının bağımsızlığına ilişkin olarak belirtilen bu teminatın ihlali anlamına gelebileceğini 14. maddeye ilişkin 32 sayılı Genel Yorumu’nda hatırlatmaktadır. Aynı Genel Yorum’da belirtildiği üzere, Komite, ‘Anayasa veya Kanun’da öngörülen nesnellik ve tarafsızlığı sağlayan adil usuller uyarınca hâkimlerin yalnızca görevini kötüye kullanma ve yetersizlik gibi ciddi gerekçelerle görevden alınabileceğini’ hatırlatmaktadır. Yukarıdaki 7.2 paragrafta belirtilen gerekçelerle, görevden alma işlemi temel usule ilişkin adillik gerekliliklerine itibar etmemiş ve başvuranın bir hâkim olarak sahip olduğu gerekli teminatlardan yararlanmasını sağlayamadığından dolayı yargının bağımsızlığına yönelik bir saldırı teşkil etmiştir. Bu gerekçeyle, Komite, 14. maddenin 1. fıkrası uyarınca Sözleşme’nin 25(c) maddesi kapsamında başvuranın haklarının ihlal edildiği sonucuna varmıştır.”
B. Avrupa Konseyi
77. 8–10 Temmuz 1998 tarihli Hâkimlerin Statüsü Hakkında Avrupa Şartı’nın ilgili kısımları aşağıda belirtilmektedir:
“1.3. Statüde, hâkimlerin seçilmesi, göreve alınması, atanması, meslekte ilerlemesi veya görevden ayrılmasına ilişkin tüm kararlar açısından, en az yarısı bizzat kendi meslektaşları tarafından ve en geniş yargı temsilini güvence altına alan bir usulle seçilmiş hâkimlerden oluşan, yasama ve yürütme erklerinden bağımsız bir merci tarafından müdahalede bulunulabileceği öngörülmektedir.
...
5.1. Statüde açıkça tanımlanan görevlerden birinin bir hâkim tarafından ihmal edilmesi sadece, en az yarısı seçilmiş hâkimlerden oluşan bir mahkeme veya makamın teklifi, tavsiyesi veya kabulünün ardından verilen karar üzerine, aleyhine dava açılan hâkimin temsil hakkının bulunduğu ve tarafların tam olarak dinlendiği nitelikteki yargılamalar çerçevesinde, bir yaptırıma yol açabilir. Uygulanabilir yaptırımların derecesi Statü’de öngörülmüş olup, bu yaptırımlar orantılılık ilkesine tabi olarak uygulanabilir. Bir yürütme merciinin, mahkemenin veya yaptırımın açıklandığı bir makamın kararına karşı daha yüksek bir yargı mercii önünde temyiz yolu, Statü’de öngörüldüğü üzere açıktır.
...
7.1. İstifa, maluliyetin tıbbi olarak belgelenmesi, yaş sınırına ulaşılması, önceden belirlenmiş adli görev süresinin dolması veya Statü’nün 5. fıkrasının 1. bendinde öngörülen türde bir usul çerçevesinde açıklanan görevden alma kararı ile bir hâkimin görevi daimi olarak sona erer.
7.2. Yaş sınırına ulaşılması veya önceden belirlenmiş hukuki görev süresinin dolması hariç olmak üzere, Statü’nün 7. fıkrasının 1. bendinde belirtilen durumlardan birinin meydana geldiğinin Statü’nün 1. fıkrasının 3. bendinde atıf yapılan makam tarafından doğrulanması gerekmektedir.”
78. Bakanlar Komitesi’nin Üye Devletlere Hâkimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Sorumluluklarına Dair 17 Kasım 2010 tarihinde kabul edilen CM/Rec(2010)12 Sayılı Tavsiye Kararı’nın Ek kısmından ilgili kısımlar aşağıdaki gibidir:
“Hâkimlik Teminatı ve Azledilememe
49. Hâkimlik teminatı ve azledilememe, hâkimlerin bağımsızlığının kilit unsurlarıdır. Buna göre; hâkimler, eğer zorunlu emeklilik yaşı mevcut ise bu yaşa kadar hâkimlik teminatına sahip olmalıdır.
50. Hâkimlerin görev süresi kanunla belirlenmelidir. Tayinle göreve getirilen bir hâkimin görevine, ancak kanunla belirlenen disiplin veya ceza hükümlerini ağır şekilde ihlal etmesi halinde veya adli görevlerini yerine getiremeyecek olması durumunda son verilebilir. Erken emeklilik, ancak ilgili hâkimin talebi halinde veya sağlık gerekçesiyle mümkün olabilir..
...
52. Hâkimler, yargı teşkilatında reforma gidilmesi veya disiplin cezaları gibi durumlar dışında, kendileri istemedikleri sürece yeni bir göreve atanmamalı veya görev yerleri değiştirilmemelidir.”
79. Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi’nin (CCJE) yargının bağımsızlığı ve hâkimlerin azledilemezliğine ilişkin standartlar hakkında 23 Kasım 2001 tarihinde kabul ettiği 1 no.lu Görüşü’nün ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“Kürsü teminatı – görev yerinin değiştirilememesi ve disiplin
57 Mecburi emeklilik yaşına ulaşıncaya veya önceden belirlenen görev süresi doluncaya kadar kürsü teminatının sağlanması yargı bağımsızlığının temel taşlarından birisidir: bkz. BM temel ilkeleri paragraf 12; R (94) 12 Sayılı Tavsiye Kararının I(2)(a)(ii) ve (3) ilkeleri ile VI (1) ve (2) ilkeleri. Avrupa Şartı, bu ilkenin ilgilinin rızası olmaksızın farklı bir birime veya farklı bir yere tayin edilmeyi de içerdiğini (mahkeme sisteminin yeniden yapılandırılması halleri ile geçici haller hariç) ifade etmekteyken, hem Şartta hem de R (94) 12 Sayılı Tavsiye Kararında, görev değişikliğinin bir disiplin yaptırımı olarak uygulanabileceği üzerinde durulmaktadır.
...
59. Özellikle disiplin yaptırımları ile ortaya çıkan görev yerinin değiştirilememesi konusundaki istisnaların varlığı, hızla, hakimlerin kim tarafından, hangi usulde ve hangi esaslara dayalı olarak disiplin yaptırımına tabi tutulabileceğini akla getirmektedir. R (94) 12 Sayılı Tavsiye Kararının VI(2) ve (3) ilkeleri, hakimlerin görevden alınmasına sebep teşkil edebilecek suçların kesin bir şekilde tanımlanması ve disiplin süreçlerinin İnsan Hakları Sözleşmesinin usuli uygunluk şartlarıyla uyumlu olması hususlarında ısrar etmektedir. Bunun ardından yalnızca “devletler, mahkemenin yetki alanına girmeyen hallerde her türlü disiplin cezası ile tedbiri almakla görevli ve kararları üst derecede bir yargı organınca kontrol edilecek veya kendisi üst derecede bir yargı organı sıfatıyla hareket eden özel bir organı kanunla kurmayı düşünmelidirler” denilmektedir. Avrupa Şartı, bu rolü tüm hakimlerin mesleğe kabul ve kariyerlerine ilişkin bütün hususlarda “müdahale” etmesi gerektiğini önerdiği bağımsız mercie yüklemektedir.
60. CCJE aşağıdaki değerlendirmelerde bulunmaktadır:
(a) hakimlerin görev yerlerinin değiştirilememesi, en üst düzey iç hukuk düzenlemelerinde yer alacak bağımsızlık kavramının açık bir unsuru olmalıdır (…);
(b) disiplin meselesi söz konusu olduğunda, savunma haklarını tam olarak teminat altına alan usuller dairesinde bağımsız bir merciin müdahalesi özel bir öneme sahiptir;
(c) yalnızca görevden alınmayı gerektirecek fiilleri değil, aynı zamanda mahkeme veya görev yeri değişikliği de dahil olmak üzere herhangi bir disiplin işlemi veya statü değişikliğini gerektirecek fiilleri de tanımlayan standartlar geliştirmek yararlı olacaktır....”
80. Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi’nin başta etik, uygunsuz davranışlar ve tarafsızlık olmak üzere, hâkimlerin mesleki davranışlarını düzenleyen ilke ve kurallar hakkında 19 Kasım 2002 tarihinde kabul ettiği 3 no.lu Görüşün (2002) ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“b. Hâkimlerin tarafsızlığı ve yargı dışı davranışları
...
31. Daha genel anlamda, hâkimlerin siyasi mahiyetteki toplumsal tartışmalara dâhil olması hususu da değerlendirilmelidir. Toplumun yargı sistemine olan güvenini korumak adına, hâkimler yargının gerektirdiği tarafsızlık ile bağdaşmayan siyasi saldırılara kendilerini maruz bırakmamalılardır.
...
33. Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi’nde yapılan tartışmalar, hâkimlerin düşünce ve ifade özgürlüğü ile tarafsızlık şartı arasında bir denge sağlanması gerektiğini göstermiştir. Dolayısıyla, siyasi partiye üye olmaları ya da toplumun büyük sorunlarına ilişkin toplumsal tartışmalara dâhil olmaları yasaklanamasa da hâkimler en azından bağımsızlıklarını tehlikeye atacak ya da tarafsızlık imajlarını zedeleyecek her tür siyasi aktiviteden kaçınmalılardır..
34. Ancak, hâkimlerin ulusal yargı politikasına ilişkin belirli tartışmalara dâhil olmalarına izin verilmelidir. Hâkimlere danışılabilmeli, kendi statüleri hakkındaki ve daha genel anlamda yargının işleyişi hakkındaki yasal düzenlemelerin hazırlanmasında aktif bir rol oynayabilmelilerdir. ...”
81. Hâkimlerin Magna Cartası (Temel İlkeler) Kasım 2010 tarihinde Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi tarafından kabul edilmiştir. İlgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“Hukukun Üstünlüğü ve Adalet
1. Yargı, her demokratik devletin üç kuvvetinden biridir. Görevi, hukukun üstünlüğünün mevcudiyetini teminat altına almak ve dolayısıyla hukukun tarafsız, doğru, adil ve etkin bir şekilde gereğince uygulanmasını temin etmektir.
Yargı Bağımsızlığı
2. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, adaletin işleyişi için temel ön koşullardandır.
3. Yargı bağımsızlığı kanuni, işlevsel ve mali olmalıdır. En üst düzeydeki ulusal kurallar vasıtasıyla Devletin diğer kuvvetleri, adalet arayanlar, diğer hâkimler ve genel olarak toplum açısından garanti edilir. Devlet ve her bir hâkim, yargı bağımsızlığını desteklemek ve korumakla sorumludur
4. Yargı bağımsızlığı; yargı faaliyetleri bakımından ve hâkimlerin mesleğe alımı, emeklilik yaşına kadar atanması, terfileri, azledilememeleri, eğitimleri, yargısal dokunulmazlıkları, disiplinleri, maaşları ve finansmanları bakımından teminat altına alınır.
Bağımsızlık Güvenceleri
...
6. Disiplin soruşturmaları bağımsız bir organ nezdinde yürütülmeli ve bir mahkemeye müracaat etme imkânı bulunmalıdır.
...
9. Yargı organı, yargısal işlevlerin (mahkemelerin organizasyonu, usuller, diğer mevzuat) icrasını etkileyen tüm kararlara müdahil olur.”
82. Venedik Komisyonu’nun 99. Genel Kurulunda (Venedik, 13-14 Haziran 2014, CDL-AD(2014)021) kabul edilen, Ermenistan’ın Yargı Kanunu’na getirilen düzenlemeler ve eklere dair kanun tasarısına ilişkin Görüş’ün (mahkeme başkanlarının görev süresi) belirsiz bir süreliğine atanmış mahkeme başkanlarının görev sürelerinin sonlandırılması önerisine ilişkin gözlemleri aşağıdaki gibidir:
“V. İkinci Soru
46. İkinci soruyla ilgili olarak yeni yasayla (değiştirilmiş) belirsiz bir süreliğine atanmış mahkeme başkanlarının görev sürelerinin sonlandırılması önerisi ciddi endişelere yol açmaktadır.
47. Yukarıdaki teorik değerlendirmeler arasında da belirtildiği üzere, yeni bir yönetmeliğin geçmişe yürürlüğü genel olarak şüphe vericidir. Değişiklik yürürlüğe girmeden önce kanuna dayanarak meşru beklentilerle sağlanan hakları etkilerse, bunu haklı kılacak mücbir sebeplerin olması gereklidir. Dahası, yargının bağımsızlığının korunması ve adaletin iyi bir şekilde tecellisi, yargının işlevlerini yerine getirmesi konusunda keyfi görevden almalara ve müdahalelere karşı korunmasını gerektirmektedir.
48. Söz konusu kanun tasarısının hâlihazırda emekli olana kadar atanmış olan mahkeme başkanlarını olumsuz etkileyeceğine dair şüphe yoktur. Kanun tasarısının önerilen 10 § 2. geçici kuralına göre kanun yürürlüğe girmeden önce atanmış olan ilk derece ve temyiz mahkemeleri başkanları 1 Ocak 2005 tarihine kadar görevlerine devam edeceklerdir.
49. Hâlihazırda emekli olana kadar atanmış olan mahkeme başkanlarının önceki atamalarının yeniden başlatılmayıp emeklilik yaşlarından önce görevlerinin sonlandırılacağına dair meşru beklentiler içinde oldukları ileri sürülebilir. Bu tür beklentiler, Yargı Kanunu’nun kendi hükümlerinden yani 4. madde (mahkeme başkanları hâkimdirler”) ve 14 § 2 maddesinden (“Bir hâkim, 65 yaşına kadar görev yapar”) kaynaklanabilir.
50. Hâkimlerin böyle kısa bir sürede görevden alınması, kanun değişikliğinin yürürlüğe girmesinin akabinde mahkeme başkanları seçiminin düzenlenmesi gerektiği ve seçimlerden sonra söz konusu kanun değişikliğinden önce atanan mahkeme başkanlarının (Yargıtay Başkanı dışında) görevinin sonlandırılacağı anlamına gelmektedir. Bu radikal değişiklik, geçici kuralın tek sebebinin mahkeme başkanlarında radikal bir değişiklik yapma fırsatı oluşturmak istendiği izlenimini vermektedir.
51. Venedik Komisyonu, meşru beklentilerin korunması, yargının bağımsızlığı ve adaletin etkili bir biçimde tecellisine dair hukuki belirlilik ilkesinin – mücbir sebepler olmadığı takdirde- mahkeme başkanlarının görevden alınmalarında daha uzun bir süreç gerektirdiğini beyan etmektedir.
52. Bu tür geçici bir kurala dair haklı veya mücbir sebeplere gelince, söz konusu kanun değişikliği Ermenistan’daki mahkeme başkanlarının diğer mahkemelerdeki hâkimler üzerinde birtakım nüfuzu olabilme durumunu istemsizce ortaya çıkarabileceğinden mahkeme başkanlarının geri plandaki tahmini rolünden dolayı önerilmektedir. Ancak, Venedik Komisyonu, mahkeme başkanlarının yetkilerinin Yargı Kanunu’nun 25. maddesinde belirtildiği üzere temelde idari bir nitelikte olduğunu kaydeder. Önerilen reform, mahkeme başkanlarının diğer hâkimler üstünde istenmeyen etkisinden kaçınmak gibi meşru bir amaca hizmet etmesine rağmen, bu mahkemelerde hâlihazırda görev yapmakta olan başkanlarının bu tür radikal ve ani şekilde görevden alınmalarını haklı kılacak kadar acilen görevden alma ihtiyacı makul görünmemektedir.
53. Dolayısıyla Komisyon, kanun değişikliğiyle mahkeme başkanlarında bu tür radikal bir değişikliğe gidilmesinin haklı olmadığı ve Ermenistan Anayasası’nın kurallarına uymadığı sonucunu çıkarmaktadır. Daha önce söylenildiği üzere, mahkeme başkanlarında bu tür radikal bir değişikliğe gidilmesinin önerilen kuralların yegâne amacı olduğu izlenimi bırakabilir. Böylesi bir izlenim, yargının bağımsızlığı ilkesine muhakkak aykırıdır.
54. Daha hafif bir geçici kural; örneğin söz konusu değişikliğin yürürlüğe girmesinden itibaren dört yıl sonra görevlerinin sonlandırılması, daha az rahatsız edici olabilirdi.”
83. Venedik Komisyonu’nun ve Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Hukukun Üstünlüğü Genel Müdürlüğü’nün (DGI) İnsan Hakları Müdürlüğü’nün (DHR) 100. Genel Kurulunda (Roma, 10–11 Ekim 2014,CDL-AD(2014)031) Venedik Komisyonu tarafından kabul edilen, mahkeme başkanlarının yetkilerinin sonlandırılması meselesi üzerine Gürcistan Genel Mahkemeleri hakkında Teşkilat Kanunu’na getirilen değişikliklere dair kanun tasarısına ilişkin Ortak Görüşü aşağıdaki gibidir (dipnotlar çıkarılmıştır):
“3. Kanun Değişikliği yapılmasına dair Kanun Tasarısı’nın yasalaşmasıyla belirli yetkilerin sonlandırılması (Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın 2. maddesi)
95. Kanun Değişikliği yapılmasına dair Kanun Tasarısı’nın 2 § 3 maddesine göre, bu değişikliğin kanunlaşmasının akabinde, bölge mahkemelerinin ve temyiz mahkemelerinin başkanlarının ve temyiz mahkemelerinin başkan yardımcılarının görevleri sonlandırılacaktır. 2 § 4 maddesi, aynı şekilde, mahkeme başkanlarının görevini sonlandırmakta ve 2 § 5 maddesi de mahkeme müdürlerinin yeniden atanmasını öngörmektedir.
96. Söz konusu değişikliklerde, bu tür adli görevlerin geniş çaplı olarak sonlandırılmasına dair haklı gerekçeler sunulmamaktadır.
97. Venedik Komisyonu ve Müdürlük, yargının bağımsızlığının korunması ve adaletin iyi bir şekilde tecellisi, yargının işlevlerini yerine getirmesinde keyfi görevden almalara ve müdahalelere karşı korunmasını gerektirmektedir. Aynı şekilde, mahkeme başkanlarının mevcut görev süreleri atamalarından itibaren beş yıl ile sınırlandırılmasına rağmen mahkeme başkanlarının önceki atamalarının Mahkeme Teşkilat Kanunu’nda belirtildiği üzere beş yıldan önce sonlandırılacağına dair meşru beklentileri olduğı ileri sürülebilir. Mahkeme başkanlarında yapılacak bu radikal değişiklik, geçici kuralların yegâne amacının kamunun yargıya olan güvenini sarsabilecek bu tür bir değişiklik fırsatı yakalamak olduğu izlenimi vermektedir.
98. Bu gerekçelerle, yalnızca mücbir sebepler olduğu takdirde, kanun değişikliğinin yasalaşmasıyla mahkeme başkanlarının bu şekilde görevden alınmaları haklı görülebilir. Ancak, bu mahkemelerde hâlihazırda görev yapmakta olan mahkeme başkanlarının adli görevlerinin geniş çaplı olarak sonlandırılmasını haklı kılacak kadar acilen görevlerinden alma ihtiyacı ne Tiflis’de düzenlenen toplantılarda yetkililer tarafından alınan açıklayıcı notlarda ne de kanunda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısında görünmektedir.
99. Bu gerekçelerle, kanunda değişiklik yapılmasına dair Kanun Tasarısı’nın 2. maddesinin kaldırılması ve hâlihazırda görev yapmakta olan mahkeme başkanlarının görev sürelerinin sonuna kadar görevlerini sürdürmeleri tavsiye edilmektedir.”
C. Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi
84. Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi yargı bağımsızlığına ilişkin içtihadında, Birleşmiş Milletler Yargının Bağımsızlığının Temel İlkeleri’ne ve İnsan Hakları Komitesi’nin 32 sayılı Genel Yorumu’na atıfta bulunmuştur. 23 Ağustos 2013 tarihli, C Serisi 266 No.lu Yüksek Adalet Divanı (Quintana Coello vd.)/Ekvator (ilk itiraz, esas, tazminat, masraflar) davası, Ekvator Yüksek Adalet Divanı’ndaki yirmi yedi hâkimin Meclis Kararıyla görevinden alınmasına ilişkindir. Amerikalılar Arası Mahkeme, yargı yetkisi olmayan bir organ tarafından görevinden alındıkları ve dahası duruşma fırsatı tanınmadığı için Devlet’in mağdurların aleyhine Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 1 § 1 maddesi (haklara saygı gösterilmesi zorunluluğu) ile bağlantılı olarak, 8 § 1 maddesinin (adil yargılanma hakkı) ihlal edildiğine hükmetmiştir. Dahası, Mahkeme, yirmi yedi mağdurun aleyhine olan yargıdaki görev sürelerine ilişkin keyfi işlemler ve bunun yargı bağımsızlığı üzerindeki sonuçlarını göz önüne alarak Amerika İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 23 § 1 (c) maddesi (genel anlamda eşit olarak kamu hizmetine erişim hakkı) ve 1 § 1 maddesi ile bağlantılı olarak 8 § 1 maddesinin ihlal edildiğine de hükmetmiştir. Yargı bağımsızlığına ilişkin genel standartlar ile ilgili olarak aşağıdakileri belirtmiştir (dipnotlar çıkarılmıştır):
“1(1). Yargı Bağımsızlığına ilişkin Genel Standartlar
144. Mahkeme, içtihadında, hâkimler için yargısal güvencelerin ve etkili yargı koruması kapsamının yargı bağımsızlığına ilişkin standartlar ile bağlantılı olarak incelenmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Mahkeme, Reverón Trujillo/Venezuela davasında, Mahkeme’nin de ‘yargının tecellisi için elzem’ olarak gördüğü yargının gerektirdiği bağımsızlıktan dolayı diğer kamu görevlilerinin aksine hâkimlerin özel güvencelere sahip olmasını vurgulamaktadır. Mahkeme, kuvvetler ayrılığının temel ilkelerinden birisinin de hâkimlerin bağımsızlığının teminat altına alınması olduğunu yinelemiştir. Söz konusu korumanın amacı, genel olarak yargı sisteminin özel olarak da mensuplarının Yargı dışındaki organlar tarafından ya da yeniden değerlendirme veya temyiz işlevini gerçekleştiren diğer hâkimler tarafından görevlerini yerine getirirken gerçekleşmesi olası haksız kısıtlamalara maruz kalmamasını sağlamaktır. Mahkeme’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları doğrultusunda ve Yargının Bağımsızlığına ilişkin Birleşmiş Milletler Temel İlkeleri (bundan böyle ‘Temel İlkeler’) uyarınca yargının bağımsızlığı aşağıdaki güvencelerden kaynaklanmaktadır: uygun bir atama süreci, güvence altına alınmış görev süresi ve dış baskılara karşı güvenceler.
145. Bu davaya ilişkin hakimlik teminatı kapsamında, Temel İlkelere göre, ‘Hâkimler ister atanmış ister seçilmiş olsunlar, zorunlu emeklilik yaşına kadar veya süreli bir görevleri varsa sürelerinin dolmasına kadar görev yapmaları güvence altına alınır.’ ... Dahası, İnsan Hakları Komitesi, Anayasa veya Kanun’da belirtilen nesnellik ve tarafsızlığı sağlayan adil usuller uyarınca hâkimler sadece görevlerini yapamayacak duruma gelmeleri veya görevleriyle bağdaşmayacak davranışlarda bulunmaları sebebiyle görevlerinden alınabilir veya görevlerine son verilebilir. Söz konusu Mahkeme, bu ilkeleri kabul etmiş ve bir hâkimi görevinden alma sürecinden sorumlu olan makamın bu amaçla ortaya konulan usul çerçevesinde bağımsız ve tarafsız olarak hareket etmek ve savunma hakkına izin vermek zorunda olduğunu belirtmiştir. Bunun nedeni, hâkimlerin serbestçe görevden alınmalarının bir sonucu olarak, hakimlerin misilleme korkusu olmadan belirli konular hakkında karar vermelerine ilişkin olarak gerçek anlamda imkana sahip oldukları konusunda gözlemcide objektif şekilde kuşku uyanmasıdır..
...
147. Bununla birlikte, hâkimlerin görev sürelerine ilişkin olarak mutlak güvenceleri yoktur. Uluslararası İnsan Hakları Hukuku, açıkça kabul edilemez tutumlarından dolayı hâkimlerin görevlerinden alınabileceğini kabul etmektedir. İnsan Hakları Komitesi, 32 sayılı Genel Yorumu’nda, hâkimlerin sadece görevlerini yapamayacak duruma gelmeleri veya görevleriyle bağdaşmayacak davranışlarda bulunmaları sebebiyle görevlerinden alınabileceği öngörülmektedir. ...
148. İlaveten, diğer standartlar, azledilemezlik güvencesinin görevden alınmanın görevin kötüye kullanılmanın sonucu olduğu anlamına gelirken, diğer yaptırımların görev ihmali veya yetersizlik hâlinde değerlendirmeye alınabileceğini vurgulayarak; uygulanabilir yaptırımlar arasındaki farkı ortaya koymaktadır. ...
150. Ayrıca, Amerika İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 23 § 1 (c) maddesinde öngörülen korumaya ilişkin olarak Apitz Barbara vd. ve Reverón Trujillo davalarında, söz konusu Mahkeme, 23 § 1 (c) maddesinin hükümete katılma hakkı sağlamadığını ancak ‘genel anlamda eşit olma koşulunu’ sağladığını belirtmiştir. Bu durum, ‘atama, terfi, açığa alma ve görevden alma gibi konular için nesnel kriterler ve açık usuller bulunması ve bu hakkın kullanılmasında ‘kişilerin ayrımcılığa maruz bırakılmaması’ durumunda bu hakka saygı gösterildiği ve hakkın güvence altına alındığı anlamına gelmektedir. Bu itibarla, Mahkeme, göreve erişim ve görev teminatı konusundaki fırsat eşitliğinin tüm müdahale ve siyasi baskılardan muafiyet sağladığına işaret etmiştir.
151. Benzer şekilde, Mahkeme, bir hâkimin görev süresinin güvence altına alınmasının, eşitliğin genel koşulları kapsamında kamu görevinde kalma hakkıyla ilgili olduğunu belirtmiştir. Öyle ki, Reverón Trujillo davasında, ‘erişilenin sürekliliği etkili bir biçimde korunmaz ise, eşit koşullarda erişimin yetersiz bir güvence olacağını’ belirtmiştir.
152. İnsan Hakları Komitesi, hâkimlerin keyfi olarak görevden alınmalarına ilişkin davalarda, adil yargılamanın temel gerekliliklerine uyulmamasının, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 25(c) maddesi kapsamında öngörüldüğü üzere (muadili Amerika İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 23 § 1(c) maddesi) eşitliğin genel koşulları kapsamında, ülkede kamu görevine erişim hakkı ile bağlantılı olarak, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 14. maddesinde teminat altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edilmesine neden olduğunu değerlendirmiştir.
153. Yukarıda anılanlar, Mahkeme içtihadının bazı yönlerine açıklık getirmektedir. Aslında, Mahkeme, Reverón Trujillo/Venezuela davasında, Sözleşme’nin 8 § 1 maddesinde teminat altına alınan bağımsız bir mahkeme tarafından yargılanma hakkının, bir vatandaşın sadece bağımsız bir hakim tarafından yargılanma hakkına sahip olduğu anlamına geldiği sonucuna varmıştır. Ancak, hâkimin yargı bağımsızlığına izin veren birtakım güvencelere sahip olduğu dikkate alındığında; yargı bağımsızlığının yalnızca yargıya ilişkin meselelerle bağlantılı olarak incelenmemesi gerektiğini belirtmek önemlidir. Mahkeme, yargı bağımsızlığı güvencesinin ihlalinin, hâkimin görev süresi ve görevindeki istikrarıyla ilgili olması sebebiyle, görev süresini keyfi olarak etkileyen Devlet kararından etkilenen bir hâkimin sözleşme kapsamındaki hakları ışığında incelenmesi gerektiği kanaatindedir. Bu manada, yargı bağımsızlığına ilişkin kurumsal güvence, hâkimin görev yerinde kalma hakkı ve dolayısıyla görev süresinin teminat altına alınmasıyla doğrudan alakalıdır.
154. Sonuç olarak, Mahkeme, Devlet’in hem kurumsal açıdan yani bir sistem olarak yargı erki açısından hem de bireysel açıdan yani bireysel olarak bir hâkim açısından yargının bağımsızlığını güvence altına almak zorunda olduğunu vurgulamıştır. Mahkeme, nesnel boyutun, kuvvetler ayrılığı ilkesi ve bir demokraside yargının oynadığı önemli rol gibi hukukun üstünlüğünün temel yönleriyle alakalı olduğuna işaret etmektedir. Nihayetinde, söz konusu nesnel boyut, hâkimin ötesine geçmekte ve bir bütün olarak toplumun tamamını etkilemektedir. Benzer şekilde, güvence altına alınan görev süresinin bir ifadesi olarak, eşitliğin genel koşulları kapsamında, yargı bağımsızlığının nesnel yönü ve hâkimlerin kamu görevine erişim hakkı ve kamu görevinde kalma hakkı arasında doğrudan bir bağlantı vardır.
155. Mahkeme, yukarıda belirtilen standartları göz önünde bulundurarak aşağıdaki değerlendirmeye varmıştır: i) yargı güvencelerine saygı göstermek, yargı bağımsızlığına saygı göstermek anlamına gelmektedir; ii) yargı bağımsızlığının kapsamı, bir hâkimin ya yargısal güvencelere uyan bir usulle ya da görev süresinin dolmasından dolayı izin verilen gerekçelerle görevinden alınmasına ilişkin sübjektif bir hakka sahip olduğu anlamına gelmektedir ve iii) bir hâkimin görev süresi keyfi bir biçimde etkilenirse, eşitliğe ilişkin genel koşullar kapsamında, Amerika İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 23 § 1 (c) maddesinde belirlenen kamu görevine erişim ve kamu görevinde kalma hakkıyla bağlantılı olarak, Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 8 § 1 maddesinde öngörülen yargı bağımsızlığı hakkı ihlal edilmektedir.”
85. Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi, 28 Ağustos 2013 tarihli §§ 188–189, C Serisi No. 268), Anayasa Mahkemesi (Camba Campos vd.)/Ekvador (ilk itirazlar, esas, tazminat, masraflar) ve 5 Ekim 2015 tarihli §§ 190–202 ve 239–40, C Serisi No. 302, López Lone vd./Honduras (ilk itirazlar, esas, tazminat, masraflar) davalarında aynı ilkeleri yinelemiş ve benzer bir sonuca ulaşmıştır.
D. Diğer Uluslararası Metinler
86. Evrensel Hâkimler Şartı, 17 Kasım 1999 tarihinde, Uluslararası Hâkimler Birliği tarafından onaylanmıştır. Şartın 8. maddesi şu şekildedir:
Görev Teminatı
“Bir hâkim ancak yasayla öngörüldüğü takdirde ve uygun disiplin usulü uyarınca verilen karar üzerine tayin edilebilir, açığa alınabilir veya görevden azledilebilir.
Hâkimlerin ömür boyu atanmaları veya yargı bağımsızlığını tehlikeye düşürmeyecek diğer süreler boyunca ve koşullar kapsamında atanmaları gerekmektedir.
Hâkimlerin zorunlu emeklilik yaşında yapılan hiçbir değişikliğin geriye yürür etkisi bulunmamalıdır.”
87. Uluslararası Barolar Birliği’nin Yargı Bağımsızlığının Asgari Standartlarının(1982) ilgili kısmı aşağıdaki gibidir:
“20. (a) Adli hizmetlerin süreleri ve koşullarına değişiklikler getiren mevzuat, söz konusu değişiklikler görev sürelerini iyileştirmedikçe, mevzuatın onaylandığı tarihte görevde bulunan hâkimler bakımından uygulanmaz.
(b) Mevzuatın mahkemeleri yeniden teşkilatlandırması durumunda, benzer statüde bulunan diğer bir mahkemeye tayin edilmeleri haricinde, söz konusu mahkemelerde görev yapan hâkimler etkilenmez.”
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 6 § 1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
88. Başvuran Yüksek Mahkeme başkanı olarak erkenden görevine son verilmesiyle bağlantılı olarak haklarını savunmak amacıyla mahkemeye erişiminin engellendiği hususunda şikâyette bulunmuştur. Görevine son verilmesinin, anayasal düzeydeki mevzuatın bir sonucu olduğunu ve Anayasa Mahkemesi tarafından inceleme yapılmasını isteme hakkından dahi mahrum kaldığını ileri sürmüştür. Başvuran, Sözleşme’nin, ilgili kısmı aşağıda belirtilen 6 § 1 maddesine dayanmıştır:
“Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar … konusunda karar verecek olan, … bir mahkeme tarafından, adil bir şekilde … görülmesini isteme hakkına sahiptir …”
A. Daire kararı
89. Daire 27 Mayıs 2014 tarihli kararında, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir. Vilho Eskelinen ve Diğerleri / Finlandiya ([BD], no. 63235/00, AİHM 2007-II) davasında, 6. maddenin devlet memurlarına ilişkin ihtilaflar bakımından uygulanabilirliği hakkında ortaya konulan kriterin, başvuranın bu hüküm kapsamındaki şikâyetinin (mahkemeye erişim hakkı) esasından farksız olduğunu kaydetmiştir. Bu nedenle, konu bakımından yetkili olup olmadığı hususunu davanın esasına eklemiştir (bk. Daire kararının 71. paragrafı). Daire, yukarıdaki kararda ortaya konulan kriteri (“Vilho Eskelinen kriteri”) uygularken, Macaristan hukuku kapsamında, başkanları da dâhil olmak üzere Yüksek Mahkeme hâkimlerinin mahkemeye erişim haklarından açıkça yoksun bırakılmadıklarını gözlemlemiştir. Esas olarak, iç hukuk kapsamında açık bir şekilde, bir mahkeme yöneticisinin görevden alınması halinde mahkemeye erişim hakkına sahip olacağı öngörülmüştür (bk. Daire kararının 74. paragrafı). Başvuranın mahkemeye erişimi, açıkça kapsam dışı bırakılması sebebiyle değil, şikâyet konusu tedbirin, yani Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevinin erken sonlandırılmasının Anayasanın kendisinde yazılı olması ve dolayısıyla Anayasa Mahkemesi incelemesi dâhil herhangi bir tür adli incelemeye tabi tutulamayacak olmasından dolayı engellenmiştir. Bu koşullarda, şikâyet konusu tedbir, başvuranın mahkemeye erişimini “uygulamada” imkânsız hale getirmiştir (bk. Daire kararının 75. paragrafı). Bu nedenle, iç hukuk kapsamında başvuranın talebine ilişkin olarak “mahkemeye erişim hakkının açıkça engellendiği” sonucuna varılamaz. Vilho Eskelinen kriterinin ilk koşulu karşılanmamıştır; dolayısıyla 6. madde medeni hukuk yönünden geçerli olmuştur (bk. Daire kararının 76. paragrafı).
90. Ayrıca, ulusal yasal çerçevenin özellikle başvuranı mahkemeye erişim hakkından yoksun bıraktığı varsayılsa dahi, Daire başvuranın mahkemeye erişim hakkından yoksun bırakılmasının haklı gerekçelere dayandırılmadığı kanısına varmıştır. Başvuranın kamu hukuku ile tanınan yetkilerin kullanımında yer alan bir sektör veya birimde çalışması tek başına belirleyici değildir. Başvuranın davasında, Hükümet, başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevinin erken sonlandırılmasıyla ilgili olan ihtilafın konusunun, 6. maddede yer alan güvencelerin kapsam dışı tutulmasının nesnel bir şekilde haklı kılınmasını sağlayacak derecede Devlet gücünün kullanımıyla bağlantılı olduğunu ortaya koymak üzere herhangi bir sav ileri sürmemiştir. Bu bakımdan Daire, başvurandan farklı olarak Yüksek Mahkeme’nin eski Başkan Yardımcısı’nın görevinin erken sonlandırılmasına Anayasa Mahkemesi önünde itiraz edebilmesinin önemli olduğunu değerlendirmiştir (bk. Daire kararının 77. paragrafı).
91. Yukarıdaki görüşler dikkate alındığında; Daire konu bakımından yetkili olduğuna ve başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevinin erken sonlandırılmasını incelemeye yetkili bir mahkemeye erişime ilişkin olan ve Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ile güvence altına alınan hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Bu nedenle Daire, Hükümet’in ilk itirazını reddetmiştir (bk. Daire kararının 79. paragrafı).
B. Tarafların Büyük Daire önündeki beyanları
1. Başvuran
92. Başvuran davanın Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi anlamında gerçek ve ciddi bir ihtilaf ortaya çıkardığını ileri sürmüştür. Şikâyet konusu müdahalenin bir sonucu olarak, Yüksek Mahkeme başkanlığı görevinden fiili olarak ihraç edildiğini belirtmiştir. Başvuranın görevini sonlandıran yasama tedbirleri, iç hukuk ve özellikle Anayasa kapsamında yer alan ve görevini yerine getirmesine ilişkin olarak açık ve koşula bağlı olmayan hakkına müdahale edilmesine neden olmuştur. Daha düşük dereceli bir göreve transfer edilmesi ve ücretinin düşürülmesi dikkate alındığında, davanın olayları bir istihdam sorunu haline gelmiştir.
93. Başvurana göre, hakkının “medeni” mahiyetinin belirlenmesi amacıyla, ilgili kriter, madde 6 § 1 kapsamında yer alan haklardan hangisinin ihlal edildiğinin değerlendirildiği dikkate alınmaksızın geçerli olan Vilho Eskelinen kriteridir (mahkemeye erişim veya diğer güvenceler). Başvuran 6. maddenin ihtilaf bakımından uygulanabilir olmamasına neden olan kriter koşullarının hiçbirinin karşılanmadığı kanısına varmıştır. İlk koşulla ilgili olarak, zımni bir red yeterli değildir; belirli bir görev veya görevli kategorisi için mahkemeye erişim hakkı açıkça iç hukuk kapsamına dâhil edilmemelidir ve bu durum somut bir şekilde ortaya konmalıdır; diğer deyişle, yalnızca belirli bir kişiyi değil, bütün çalışanları ilgilendirmelidir. Başvuranın görevinin sonlandırılmasına neden olan şikâyet konusu mevzuat işlemi yalnızca başvuranla ilgilidir. Macaristan hukukunda, söz konusu görev veya görevliler sınıfı bakımından mahkemeye erişim hakkının kısıtlanmasından ziyade; bir mahkeme yöneticisinin görevine son verilmesi durumunda mahkemeye erişim hakkına sahip olması sağlanmıştır. Ayrıca, başvuranın görevini sonlandıran şikâyet konusu tedbir öngörülebilir değildir ve kötüye kullanılabilir. Vilho Eskelinen kriterinin ikinci koşuluyla ilgili olarak; başvuranın hukuki statüsü, diğer mahkeme görevlilerininkiyle karşılaştırılabilir olmasının ötesinde, görevine son verilmesiyle bağlantılı olarak mahkemeye erişim hakkının kısıtlanmasını haklı gerekçelere dayandıracak ölçüde, Devlet egemenliğine özgü takdir yetkilerinin özel olarak kullanılmasını gerektirmemiştir. Başvuran yargı teşkilatı kapsamında özel görevler icra etmesine rağmen (yargı teşkilatının sürekli olarak geliştirilmesi amacıyla koordinasyon, danışmanlık ve rehberlik); güçler ayrılığı ilkesi bakımından, meslektaşlarıyla kıyaslandığında daha güçlü bir “güven ve sadakat” bağı bulunmamaktadır. Diğer meslektaşlarıyla aynı yargı bağımsızlığını paylaşmıştır. Duruşma sırasında, başvuran diğer kamu görevlilerinden farklı olarak, hâkimlerin yargının sahip olması gereken bağımsızlık özelliği sebebiyle belirli güvencelerden faydalandıklarını belirtmiştir.
94. Bu nedenle, başvurana göre, Yüksek Mahkeme başkanlığı görevine erkenden son verilmesi hususunun incelenmesi amacıyla mahkemeye erişim hakkından yoksun bırakılması sebebiyle madde 6 § 1 uygulanabilir durumdadır ve bu madde ihlal edilmiştir.
2. Hükümet
95. Hükümet Sözleşme’nin 6 § 1. maddesinin uygulanabilirliği konusunda ilk itiraz ileri sürmüştür. Hükümet Vilho Eskelinen kriterinin, madde 6 § 1 kapsamındaki usuli güvencelerin uygulanabilirliğinden ziyade, mahkemeye erişim hakkıyla ilgili olmayan davalar bakımından öngörüldüğünü ileri sürmüştür. Her halükarda, Hükümet kriterin iki toplu koşulunun karşılandığı ve bu durumun da 6. maddeyi uygulanamaz hale getirdiği kanısına varmıştır. İlk olarak, Daire kararında varılan sonuçların aksine (bk. Daire kararının 75. paragrafı), şikâyet konusu tedbir tek başına, başvuranın mahkemeye erişim hakkını “uygulamadan” ziyade “hukuki olarak” imkânsız hale getirmiştir. Yasama organının, açıkça ve tartışmasız bir şekilde herhangi bir yargısal incelemeye tabi tutulmayan tedbirlerle ilgili olarak mahkemeye erişim hakkını kısıtlayan bir hüküm kurmasını beklemek makul olmayacaktır. İkinci koşulla ilgili olarak, başvuranın görevi, niteliği bakımından, Devletin genel menfaatlerinin güvence altına alınması amacıyla belirlenen kamu hukuku ve görevleriyle ortaya konulan yetkilerin kullanılmasıyla ilgilidir (Hükümet Slovakya Cumhuriyeti Yüksek Mahkeme başkanına ilişkin Harabin / Slovakya (k.k.), no. 62584/00, 9 Temmuz 2002 kararına ve her ikisi de Cumhuriyet savcılarına ilişkin olan Apay / Türkiye (k.k.), no. 3964/05, 11 Aralık 2007, ve Nazsiz / Türkiye (k.k.), no. 22412/05, 26 Mayıs 2009 kararlarına atıfta bulunmuştur). Mahkeme tarafından, Cumhuriyet savcılarının Devlet egemenliğine özgü takdir yetkilerini kullanan devlet memurları kategorisine girdiğinin tespit edilmesi durumunda; ayrıcalıkları en yüksek dereceli kamu görevlileri arasında düzenlenmiş olan Macaristan Yüksek Mahkeme başkanının, Daire tarafından bu kategoride yer almadığının tespit edilmesi oldukça şaşırtıcı olacaktır. Yüksek Mahkeme başkanının anayasal statüsü ışığında; görevine son verilmesinin, en azından Cumhuriyet savcılarının istihdamına son verilmesiyle aynı ölçüde, Devlet yetkisinin kullanılmasıyla bağlantılı olmadığı sonucuna varılması oldukça keyfi görülmüştür.
96. Duruşma sırasında Hükümet ayrıca, Vilho Eskelinen kriterinin ikinci koşulunun Pellegrin (Pellegrin / Fransa [BD], no. 28541/95, § 66, AİHM 1999-VIII), kriterinin başka sözcüklerle ifade edilmiş hali olduğunu eklemiştir. Bu kritere göre, görevleri kamu hizmetinin belirli faaliyetlerini simgeleyen devlet memurları tarafından ortaya konulan ihtilaflar; devlet memurlarının Devletin genel menfaatlerinin emanetçisi olarak hareket ettiği ölçüde, Sözleşme’nin 6 § 1. maddesi kapsamında yer almamaktadır. Hükümet ayrıca, hâkimlerin bireysel bağımsızlık haklarının 6. madde kapsamında yer alamayacağını ileri sürmüştür.
97. Sonuç olarak, Hükümet’e göre, 6. maddenin somut dava bakımından uygulanabilir olmaması nedeniyle, başvuranın medeni hak ve yükümlülükleri açısından mahkemeye erişim hakkı ihlal edilmemiştir.
C. Üçüncü taraf müdahillerin beyanları
98. Uluslararası Hukukçular Komisyonu, Devlet yetkisinin bağımsız bir kolu olarak yargının özel ve temel rolünün, güçler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri uyarınca, Sözleşme kapsamında açıkça ve zımnen tanındığını gözlemlemiştir. Devletin diğer organlarınca, hâkimler bakımından uygulanabilir olan Sözleşme haklarına uygulanan kısıtlamaların değerlendirilmesi hususunda, bu özel role büyük önem verilmelidir. Yargının özel rolünün korunması için, Sözleşme, meşru menfaat nedeniyle istihdama ilişkin ihtilaflarda yasama veya yürütme organının, hâkimlerin 6. madde kapsamındaki haklarına yönelik kısıtlamalar uygulamasını haklı gerekçelere dayandırmasının kapsamını sınırlandıracak şekilde yorumlanmalıdır. Hâkim tarafından kullanılan yetki, tabiatı gereği kamusal mahiyette olmasına rağmen, yasama veya yürütme görevlerini yerine getiren devlet memurlarınınkinden yapısal olarak ve özü itibariyle farklıdır. Uluslararası Hukukçular Komisyonu, Vilho Eskelinen kriterinin ikinci koşulu kapsamında; yasama veya yürütme organlarının, özellikle yargı bağımsızlığını ve böylece kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğünü etkileyen davalarda, hâkimlerle ilgili istihdam ihtilafları bakımından Sözleşme’nin 6 § 1. maddesinin geçerliliğini devre dışı bırakan tedbirleri uygulamasının kamu yararı bakımından nadiren hukuka uygun olacağını belirtmiştir. Bu aynı zamanda hâkimlik teminatı ve hâkimlerin görevden alınmasına ilişkin davaları da kapsayacaktır.
99. Uluslararası Hukukçular Komisyonu geri gönderme hallerinde usuli güvencelere ilişkin olanlar da dâhil olmak üzere, hâkimlik teminatına ilişkin uluslararası standartlara atıfta bulunmuştur (bk. yukarıdaki 72-79, 81 ve 84. paragraflar). Bu ilkeler ışığında, hâkimlerin istihdamı ve hâkimlik teminatıyla ilgili olarak, Sözleşme’nin 6 § 1. maddesinin geçerli olduğu konusunda güçlü bir karine olması gerektiğini belirtmiştir. Hâkimlik teminatı, hâkimlerin meslekten çıkarılması veya hâkimlerin hizmet koşullarına ilişkin ihtilafların çözülmesi konusunda adalete etkin bir şekilde erişim ve adil usuller, yargı bağımsızlığının önemli güvenceleri arasındadır. Hâkimlerin kariyerleri ve hâkimlik teminatıyla ilgili olarak mahkemeye erişimlerinin engellenmesi konusunda Devlet tarafından öne sürülen gerekçeler değerlendirilirken; hukukun üstünlüğü ilkesi kapsamında demokratik bir toplumda yargı teşkilatının rolü, bağımsızlığı ve tarafsızlığının muhafaza edilmesi konusundaki güçlü kamu yararı değerlendirilmelidir. Hâkim bireysel olarak, 6. madde kapsamındaki haklarının tam anlamıyla korunmasından doğrudan faydalanabilmesine rağmen, söz konusu koruma Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında hak sahibi olan herkesi “bağımsız ve tarafsız bir mahkeme” hakkından faydalandırır.
D. Mahkemenin değerlendirmesi
1. Mahkeme içtihatları kapsamında belirlenen ilkeler
100. Mahkeme, “medeni” hukuk yönünden Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin uygulanabilir olması için, Sözleşme kapsamında da korunup korunmadığına bakılmaksızın, en azından savunulabilir gerekçelerle, iç hukuk kapsamında tanındığının söylenebileceği “medeni” hak üzerinden bir ihtilaf (Fransızca metinde “contestation”) olması gerektiğini yinelemektedir. İhtilaf, gerçek ve ciddi olmalıdır; bu, sadece bir hakkın fiili varlığıyla ilgili değil, aynı zamanda kapsamı ve kullanım şekliyle ilgili olabilir ve son olarak, yargılamaların sonucu, söz konusu hak için doğrudan belirleyici olmalıdır, sağlam olmayan bağlantılar veya uzak sonuçlar, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesini kullanıma sokmak için yeterli değildir (bk. diğer birçok karar arasında, Boulois / Lüksemburg [BD], no. 37575/04, § 90, AİHM 2012, ve Bochan / Ukrayna (no. 2) [BD], no. 22251/08, § 42, AİHM 2015).
101. Sözleşme’nin 6 § 1. maddesi, Sözleşmeci Devletlerin esasa ilişkin hukukunda yer alan (medeni) “hak ve yükümlülükler” bakımından belirli bir içeriği güvence altına almamaktadır: Mahkeme, madde 6 § 1’in yorumlanması yoluyla, ilgili Devlette herhangi bir yasal dayanağı olmayan esasa ilişkin bir hak ortaya koyamaz (bk. örneğin, Roche / Birleşik Krallık [BD], no. 32555/96, § 119, AİHM 2005-X, ve yukarıda anılan Boulois, § 91).
102. Hakkın “medeni” mahiyetiyle ilgili olarak; Mahkeme, Vilho Eskelinen ve Diğerleri davasına ilişkin karardan önce, yetkili makamlar ve görevleri kamu hizmetinin belirli faaliyetlerini simgeleyen devlet memurları arasındaki istihdam sorunlarının; devlet memurlarının Devletin genel menfaatlerinin korunmasından sorumlu kamu makamının emanetçisi olarak hareket ettiği sürece, “medeni” nitelikte olmadığına ve bu nedenle Sözleşme’nin 6 § 1. maddesinin kapsamı dışında bırakıldığına karar vermiştir (bk. yukarıda anılan Pellegrin, § 66). Pellegrin davasında kabul edilen işlevsel kriterin ardından, yargı teşkilatındaki görevlerle ilgili istihdam sorunları Sözleşme’nin 6 § 1. maddesinin kapsamı dışında bırakılmıştır; zira yargı teşkilatı olağan devlet hizmetinin bir parçası olmamasına rağmen, tipik kamu hizmetinin bir parçası olarak düşünülmüştür (bk. Pitkevich / Rusya (k.k.), no. 47936/99, 8 Şubat 2001; bir Yüksek Mahkeme başkanıyla ilgili olarak, bk. yukarıda anılan Harabin (k.k.).
103. Mahkeme Vilho Eskelinen ve Diğerleri davasındaki “medeni hukuk” kavramının kapsamını tanımlarken, devlet memurlarına ilişkin istihdam konusundaki ihtilaflar bakımından madde 6 § 1’in uygulanabilirliğine yönelik yeni kriterler geliştirmiştir. Bu kriterlere göre, davalı Devletin Mahkeme önünde, 6. maddede yer alan güvenceden yoksun bırakmak için başvuranın devlet memuru statüsüne dayanması için, iki koşul yerine getirilmelidir. İlk olarak, Devletin ulusal hukukunda söz konusu makam veya çalışan kategorisinin mahkemeye erişim hakkının kapsamı dışında bırakıldığının açık bir şekilde belirtilmiş olması gerekmektedir. İkinci olarak, mahkemeye erişim hakkının tanınmamasının, Devletin menfaatine olan nesnel gerekçelerle haklı kılınması gerekmektedir. Bu hakkın tanınmamasının haklı gerekçelere dayandırılabilmesi için, Devletin söz konusu devlet memurunun kamu yetkisinin kullanımına katıldığını ortaya koyması veya memur ile işveren olan Devlet arasında, Mahkeme’nin Pellegrin davasında kullandığı kelimelerle ifade etmek gerekirse, “özel bir güven ve sadakat” ilişkisinin mevcut olduğunu göstermesi yeterli değildir. Söz konusu ihtilafın konusunun Devlet yetkisinin kullanılmasıyla alakalı olduğunun veya bahsedilen özel ilişkinin varlığı konusunda şüphe duyulduğunun kanıtlanması Devletin görevidir. Bu nedenle, ilke olarak, örneğin, maaşlar, ödenekler veya benzer haklara ilişkin olağan iş ihtilafları hususunda; bir devlet memuru ve söz konusu Devlet arasındaki ilişkinin özel niteliği temelinde, 6. maddenin güvencelerinden yoksun bırakılma açısından herhangi bir haklı gerekçe olamaz. Esas olarak, 6. maddenin uygulanabileceği bir karine mevcut olacaktır. İlk olarak iç hukuk kapsamında bir devlet memurunun mahkemeye erişim hakkına sahip olmadığını ve ikinci olarak 6. madde kapsamındaki hakların devlet memuru bakımından geçerli olmamasının haklı gerekçelere dayandığını ispatlama görevi Hükümete ait olacaktır (bk. yukarıda anılan Vilho Eskelinen ve Diğerleri, § 62).
104. Mahkeme Vilho Eskelinen ve Diğerleri kararında, söz konusu davadaki gerekçesinin devlet memurlarının durumuyla sınırlı olduğunu belirtmesine rağmen (bk. aynı kararın 61. paragrafı), Büyük Daire bu kararda belirlenen kriterlerin hâkimlere ilişkin ihtilaflar bakımından Mahkeme’nin farklı Daireleri tarafından uygulandığını kaydetmektedir (bk. G. / Finlandiya, no. 33173/05, 27 Ocak 2009; OleksandrVolkov / Ukrayna, no. 21722/11, AİHM 2013; Di Giovanni / İtalya, no. 51160/06, 9 Temmuz 2013; ve Tsanova-Gecheva / Bulgaristan, no. 43800/12, 15 Eylül 2015), Yüksek Mahkeme başkanları dâhil olmak üzere (bk. Olujić / Hırvatistan, no. 22330/05, 5 Şubat 2009, ve Harabin / Slovakya, no. 58688/11, 20 Kasım 2012). Büyük Daire bu yaklaşımından ayrılmasını gerektirecek herhangi bir neden görememektedir. Yargı teşkilatı olağan devlet memuriyetinin bir parçası olmamasına rağmen, tipik kamu hizmetinin bir parçası olarak değerlendirilmektedir (bk. yukarıda anılan Pitkevich kararı).
105. Mahkeme ayrıca, Vilho Eskelinen ve Diğerleri kararında belirtilen kriterlerin, istihdam/atama (bk. Juričić / Hırvatistan, no. 58222/09, 26 Temmuz 2011), kariyer/terfi (bk. Dzhidzheva-Trendafilova / Bulgaristan (k.k.), no. 12628/09, 9 Ekim 2012), transfer (see Ohneberg / Avusturya, no. 10781/08, § 25, 18 Eylül 2012) ve hizmetin sonlandırılması (Yüksek Mahkeme başkanının disiplin kapsamında görevinden alınmasına ilişkin olarak bk. yukarıda anılan Olujić, ve bir Cumhuriyet savcısının disiplin kapsamında görevinden alınmasına ilişkin olarak bk. yukarıda anılan Nazsiz) gibi hususlar dâhil olmak üzere, devlet memurları ve hâkimlere ilişkin her türlü ihtilaflar bakımından geçerli olduğunu kaydetmektedir. Hükümet’in bir hâkimin görevde kalma hakkının özel olduğunu ve Vilho Eskelinen ve Diğerleri kararı anlamında “olağan iş ihtilafları” ile aynı kefeye konmayacağını ileri sürdüğü G. / Finlandiya davasında (yukarıda anılan, §§ 31-34), Mahkeme söz konusu görüşü zımnen reddetmiş ve Vilho Eskelinen ve Diğerleri kararında belirtilen ilkeleri uygulamıştır. Daha açık bir şekilde, devlet tarafından istihdam edilmiş bir icra memurunun disiplin işlemlerinin tamamlanmasından sonra görevinden alınmasına ilişkin Bayer/Almanya(no. 8453/04, § 38) davasında, Mahkeme “maaşlar, ödenekler veya benzer haklara” ilişkin ihtilafların sadece Sözleşme’nin 6. maddesinin ilke olarak Vilho Eskelinen kriteri kapsamında uygulanması gereken “olağan iş ihtilaflarının” ayrıntılı olmayan örneklerinden yalnızca biri olduğuna hükmetmiştir. Mahkeme Olujić davasında (yukarıda anılan, § 34), 6. maddenin uygulanabilirlik karinesinin de var olması gerektiğini belirten Vilho Eskelinen ve Diğerleri kararının aynı zamanda görevden çıkarma davalarını da kapsadığını belirtmiştir.
106. Mahkeme ayrıca, Hükümetin tavsiye ettiğinin aksine, madde 6 § 1’in uygulanabilirliğine ilişkin Vilho Eskelinen kriterinin, bu hüküm kapsamında belirtilen diğer güvencelere ilişkin davalar bakımından da ilgili olduğu kadarıyla (örneğin, sözlü duruşma yapılması ve makul süre içerisinde karar verilmesi hakkına ilişkin yukarıda anılan Vilho Eskelinen ve Diğerleri davasında olduğu gibi), mahkemeye erişim hakkına ilişkin davalarla da ilgili olduğunu vurgulamak ister (bk. örneğin, Nedelcho Popov / Bulgaristan, no. 61360/00, 22 Kasım 2007, ve Suküt / Türkiye (k.k.), no. 59773/00, 11 Eylül 2007), Büyük Daire, söz konusu kriter ışığında madde 6 § 1’in uygulanabilirliği hakkında karar verirken; çeşitli güvenceler arasında bir ayrım yapmak için herhangi bir sebep görememektedir.
2. Yukarıdaki ilkelerin somut dava bakımından uygulanması
(a) Sözleşme’nin 6. maddesinin uygulanabilirliği
(i) Bir hakkın varlığı
107. Mahkeme 22 Haziran 2009 tarihinde başvuranın 1949 Anayasasının 48 § 1 maddesi uyarınca 55/2009 sayılı Parlamento kararıyla altı yıllığına Yüksek Mahkeme başkanı olarak seçildiğini kaydetmektedir. Yüksek Mahkeme başkanının görev süresini düzenleyen kurallar 1949 Anayasasına dâhil edilmemiştir; 31 Aralık 2011 tarihine kadarki geçerlilik süresi boyunca, 1997 tarihli LXVI sayılı Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine ilişkin Kanun kapsamında düzenlenmiştir (bk. yukarıdaki 40-43. paragraflar). Kanunun 62. maddesinde, bir mahkeme başkanı, “mahkeme yöneticilerinin”, yani mahkemelerin ve yargı teşkilatı birimlerinin yönetiminden ve idaresinden sorumlu hâkimlerin arasında sıralanmıştır. Başvuran 1949 Anayasası’nın 48 § 1 maddesi uyarınca Yüksek Mahkeme başkanı olarak seçilmesi nedeniyle, “mahkeme yöneticisi” olmuştur. 1997 tarihli Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine ilişkin Kanunun 69. maddesi uyarınca, mahkeme yöneticileri altı yıllığına atanmaktaydı. Bu durumda başvuranın Yüksek Mahkeme başkanı olarak görev süresi tartışmasız bir şekilde altı yıl olmalıydı (22 Haziran 2009’dan 22 Haziran 2015’e kadar). Kanun’un 73. maddesinde, mahkeme yöneticilerinin görevlerinin sonlandırılmasına ilişkin kapsamlı bir listeye yer verilmiştir (karşılıklı anlaşmaya varılması, istifa, görevden alınma, görev süresinin bitmesi, kişinin adli görevinin sona ermesi). Bu hükümde belirtildiği üzere, kişinin görev süresinin bitmesi veya adli görevinin sona ermesi dışında ((d) ve (e) bentleri), izin verilen gerekçeler karşılıklı anlaşmaya varılması, istifa, görevden alınma halleridir ((a) (b) ve (c) bentleri). Ayrıca, Kanunun 74/A (1) maddesine göre, görevden almanın muhtemel tek koşulu, kişinin bu idari görevi yerine getirme konusunda yetersiz olduğunun tespit edilmesi olup; bu durumda, devlet memuru İş Mahkemesi önünde görevden alınmasına ilişkin olarak yargı denetimi yapılmasını isteme hakkına sahipti (bk. yukarıdaki 43. paragraf). Bu nedenle, söz konusu hükümlerde, bir devlet memurunun, görev süresi veya adli görevi sona erene kadar belirli bir süreliğine hizmette bulunma hakkı olduğu belirtilmektedir. Ayrıca, bir kişinin görevi söz konusu kişinin rızası dışında erken bir aşamada görevden alma yoluyla sonlandırılırsa, bu kişi söz konusu kararın adli olarak incelenmesi için başvuruda bulunma hakkına sahip olacaktır (bk. bu davaya uygulandığı ölçüde, Zander / İsveç, 25 Kasım 1993, § 24, Seri A no. 279-B).
108. Ayrıca, başvuranın Yüksek Mahkeme başkanı olarak tüm görev süresini tamamlama hakkının korunması, yargı teşkilatının bağımsızlığı ve hâkimlerin azledilememesine ilişkin anayasal ilkelerle desteklenmiştir. 1949 Anayasasının 48 § 3 maddesinde, hâkimlerin yalnızca kanunda belirtilen gerekçelerle ve yine kanunda belirtilen usuller uyarınca görevlerinden alınabileceği tespit edilmiştir. Anayasa’nın 50 § 3 maddesi kapsamında, hâkimlerin bağımsızlığı güvence altına alınmıştır (bk. yukarıdaki 38. paragraf).
109. Bu nedenle, başvuranın seçilmesi sırasında ve görev süresi boyunca yürürlükte olan yerel yasal çerçeve ışığında; Mahkeme, başvuranın Macaristan hukuku kapsamında bu süreç boyunca Yüksek Mahkeme başkanı olarak görevinden azledilmeye karşı korunma hakkını ileri sürebileceği kanısındadır. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi’nin, eski Yüksek Mahkeme başkan yardımcısının, görevinin erken sonlandırılmasına ilişkin şikâyetini hukuki temelden yoksun olduğu gerekçesiyle reddetmemiş olmasına önem atfetmektedir (bk. yukarıdaki 55. paragraf). Anayasa Mahkemesi bu şikâyeti reddetmeden önce, esas bakımından incelemiştir ve böylece, ihtilafı eski Başkan yardımcısının tüm görev süresi boyunca hizmet etme konusundaki eşit hakkı üzerinden ihtilafı sonuçlandırmıştır.
110. Mahkeme son olarak, yeni Anayasa kapsamında 1 Ocak 2012 tarihinde yürürlüğe giren yeni mevzuat (2011 tarihli CLXI sayılı Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine ilişkin Kanunun 185. maddesi ve Anayasa’nın Geçiş Hükümlerinin 11. maddesi) ile başvuranın görevine kanun gereğince son verilmesinin; seçilmesi sırasında yürürlükte olan uygulanabilir kurallar kapsamında hakkının savunulabilirliğini geriye dönük bir şekilde ortadan kaldıramayacağı kanısındadır. Yukarıda belirtildiği üzere, bu kurallarla açıkça altı yıl süreli başkanlık dönemi ve bu dönemin sonlandırılabileceği bazı gerekçeler belirlenmiştir. Önceki kuralları iptal eden mevzuat söz konusu mevzuat olduğundan, madde 6 § 1 kapsamındaki adil yargılanma güvencelerinin tartışmaya açık bir şekilde uygulanabileceğiyle ilgili olarak, bu “ihtilafın” amacını teşkil etmiştir. Somut davanın koşullarında, iç hukuk kapsamında bir hakkın var olup olmadığı hususu, yeni mevzuat temelinde yanıtlanamaz.
111. Yukarıdakiler ışığında, Mahkeme, somut davada, başvuranın iç hukuk kapsamında savunulabilir gerekçelerle talep edebileceği bir “hak” ile ilgili olarak gerçek ve ciddi bir ihtilaf bulunduğu kanaatindedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan VilhoEskelinen ve Diğerleri, § 41, ve Savino ve Diğerleri / İtalya, no. 17214/05 ve diğer 2 başvuru, §§ 68-69, 28 Nisan 2009).
(ii) Hakkın “medeni” niteliği: Vilho Eskelinen kriteri
112. Mahkeme, başvuranın talep ettiği “hakkın”, Vilho Eskelinen ve Diğerleri kararında geliştirilen kriterler ışığında, madde 6 § 1’in özerk anlamında “medeni” olup olmadığını belirlemelidir.
113. Vilho Eskelinen kriterinin ilk koşuluyla ilgili olarak, diğer deyişle iç hukukta söz konusu makam veya çalışan kategorisi için mahkemeye erişim hakkının tanınmadığı ile ilgili olarak; Mahkeme söz konusu koşulun karşılandığını tespit ettiği birkaç davada, söz konusu görev için mahkemeye erişim hakkının tanınmamasının açık ve “kesin” olduğunu kaydetmektedir. Örneğin, bir ordu görevlisinin disiplin gerekçeleriyle erkenden emekli edilmesine ilişkin olarak yukarıda anılan Suküt davasında, Türk anayasa hukukunda Yüksek Askeri Şura kararlarının yargı denetimine tabi olmadığı açıkça belirtilmiştir. Aynı durum Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bakımından da geçerliydi (bk. sırasıyla cumhuriyet savcılarının atanması ve görevden alınmasına ilişkin yukarıda anılan Apay, ve Nazsiz; ayrıca disiplin gerekçeleriyle bir hâkimin görevinden alınmasına ilişkin olarak bk. Özpınar / Türkiye no. 20999/04, § 30, 19 Ekim 2010). Yukarıda anılan Nedeltcho Popov davasında, Bulgaristan İş Kanununun bir hükmünde açıkça, yerel mahkemelerin, başvuranın görevi de dâhil olmak üzere (baş danışman), Bakanlar Kurulunda yer alan bazı görevlerden azledilmeye ilişkin ihtilafları inceleme yetkisi bulunmadığı belirtilmiştir. Söz konusu kısıtlamanın daha sonra anayasaya aykırı olduğu bildirilse de (geriye yürümeyecek şekilde), Mahkeme “başvuran görevden alındığında” haksız şekilde görevinden alınmasına karşı, iç hukuk kapsamında dava açmak amacıyla mahkemeye erişim sağlayamadığını kaydetmiştir.
114. Mahkeme somut davanın yukarıda bahsedilen davalardan ayrılması gerektiği kanısındadır. Zira söz konusu ihtilafın ortaya çıkmasından önceki dönemde ilgili makamda bulunan başvuran, mahkemeye erişim hakkından “açıkça” yoksun bırakılmamıştır. Diğer yandan, bir mahkeme yöneticisinin görevinden alınmasına izin verilen belirli koşullarda, iç hukuk kapsamında mahkemeye erişim hakkı tanınmıştır: görevden alınan mahkeme yöneticisi İş Mahkemesi önünde görevden alınmasına karşı itirazda bulunma hakkına sahip olmuştur (bk. yukarıdaki 43. paragraf). Bu bağlamda, yargının bağımsızlığı hakkındaki uluslararası standartlar ve Avrupa Konseyi standartları ve hâkimlerin görevden alındığı davalar bakımından uygulanabilir olan usuli güvenceler uyarınca; iç hukuk kapsamında, görevden çıkarma davalarına ilişkin olarak yargı güvencesi mevcuttur (bk. özellikle, yukarıdaki 72. paragrafta belirtilen, BM Yargı Bağımsızlığı Temel İlkelerinin 20. maddesi; yukarıdaki 73. paragrafta belirtilen, BM İnsan Hakları Komitesi 32 No.lu Genel Yorumu; yukarıdaki 74-76. paragraflarda belirtilen, İnsan Hakları Komitesinin ilgili içtihatları; yukarıdaki 77. paragrafta yer alan, Hâkimlerin Statüsüne ilişkin Avrupa Şartının 1.3, 5.1 ve 7.2 paragrafları; yukarıdaki 79. paragrafta belirtilen, yargının bağımsızlığı ve hâkimlerin azledilemezliğine ilişkin standartlara ilişkin Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi 1 No.lu görüşünün 59-60. paragrafları (2001); yukarıdaki 81. paragrafta yer alan, Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi Hâkimlerin Magna Cartasının 6. paragrafı; ve yukarıdaki 84. paragrafta belirtilen, Amerikalılar arası İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları).
115. Ancak, başvuranın mahkemeye erişimi, şikâyet konusu tedbirin, diğer deyişle Yüksek Mahkeme başkanı olarak görevine erkenden son verilmesinin, 1 Ocak 2012 yılında yürürlüğe giren Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine ilişkin Kanunun geçiş hükümlerine dâhil edilmesiyle engellenmiştir. Bu durum başvuranın İş Mahkemesi önünde söz konusu tedbire itirazda bulunmasını engellemiştir. Oysa mevcut yasal çerçeve temelinde görevden alınması durumunda söz konusu mahkeme önünde itirazda bulunabilecekti. Ayrıca, Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine ilişkin Kanunun geçiş hükümleriyle görevine yasal düzeyde son verilen Yüksek Mahkeme başkan yardımcısından farklı olarak; başvuranın görevine son verilmesi, 1 Ocak 2012 tarihinde yürürlüğe giren Anayasanın geçiş hükümlerinde öngörülmüştür (bk. yukarıdaki 49. paragraf). Söz konusu koşullarda, eski Yüksek Mahkeme Başkan yardımcısından farklı olarak başvuran (bk. yukarıdaki 55. paragraf), görev süresini sonlandıran yasal hükme karşı Anayasa Mahkemesi önünde anayasal bir şikâyette bulunmamıştır.
116. Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında Mahkeme, somut davanın kendine özgü koşulları kapsamında, başvurana ilişkin şikâyet konusu tedbir alındığı sırada değil, bu tedbir alınmadan önce, iç hukuk kapsamında mahkemeye erişim hakkı tanınıp tanınmadığını tespit etmesi gerektiği kanısındadır. Aksi yönde bir karar, başvuranın “hakkına” yönelik müdahale teşkil eden şikâyet konusu tedbirin aynı zamanda, başvuranın mahkemeye erişim talebinin kabul edilmemesi için yasal temel olabileceği anlamına gelecektir. Bu durum, Sözleşmeci Devletlerin, basit şekilde söz konusu tedbirleri yargı denetimine tabi olmayan geçici bir yasal hükme dâhil edilmesi yoluyla devlet memurlarına ilişkin bireysel önlemler hususunda mahkemeye erişimi engellemesine izin vererek istismara yol açacaktır.
117. Esas olarak Mahkeme, mahkemeye erişimi kısıtlayan yasal bir mevzuatın belirli bir davada madde 6 § 1 kapsamında bir etkiye sahip olabilmesi için, hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olması gerektiğini vurgulayacaktır. Sözleşme’nin Giriş bölümünde açıkça belirtilen ve tüm maddelerinde geçerli olan bu kavram; diğerleri arasında, herhangi bir müdahalenin ilke olarak genel anlamda uygulanan bir mevzuata dayanmasını gerektirir (bk. bu davaya uygulandığı ölçüde, Vistiņš ve Perepjolkins / Letonya [BD], no. 71243/01, § 99, 25 Ekim 2012; ayrıca bk. bu davaya uygulandığı ölçüde, yasal müdahaleler ve hukukun üstünlüğüne ilişkin olarak, Stran Greek Refineries ve Stratis Andreadis / Yunanistan, 9 Aralık 1994, §§ 47-50, Seri A no. 301-B). Venedik Komisyonu başvuranın davasıyla ilgili olarak, belirli bir kişiye yönelik kanunların hukukun üstünlüğü ilkesine aykırı olduğuna karar vermiştir (bk. yukarıdaki 59. paragraf).
118. Yukarıdakiler ışığında, iç hukuk kapsamında, başvuranın görevinin sonlandırılmasının hukuka aykırı olduğu iddiasına dayalı bir talebe ilişkin olarak “mahkemeye erişimin açıkça kısıtlandığı” sonucuna varılamaz. Vilho Eskelinen kriterinin ilk koşulu karşılanmamıştır ve 6. madde medeni hukuk yönünden geçerlidir. 6. maddenin uygulanmamasına ilişkin iki koşulun yerine getirilmesi gerektiği dikkate alındığında; Mahkeme Vilho Eskelinen kriterinin ikinci koşulunun karşılanıp karşılanmadığının incelenmesine gerek olmadığı kanısındadır (bk. örneğin, Karaduman ve Tandoğan / Türkiye, no. 41296/04 ve 41298/04, § 9, 3 Haziran 2008).
119. Hükümetin Sözleşme’nin 6 § 1. maddesinin uygulanabilirliği konusundaki ilk itirazının reddedilmesi gerektiği görülmektedir.
Sözleşme’nin 6 § 1 maddesine uygunluk
120. Mahkeme, mahkemeye erişim hakkının, diğer deyişle, medeni hukuk konularıyla ilgili olarak mahkemeler önünde dava açma hakkının; Sözleşme’nin mahkemenin oluşumu ve davanın işleyişi ile ilgili güvenceleri ortaya koyan 6 § 1. maddesinde belirtilen hakta var olan bir unsur olduğunu yinelemektedir. Bunların tamamı Sözleşme’nin 6 § 1 maddesiyle güvence altına alınan adil yargılanma hakkını oluşturmaktadır (bk. Golder / Birleşik Krallık, 21 Şubat 1975, § 36, Seri A no. 18). Ancak, mahkemelere erişim hakkı mutlak bir hak değildir ve hakkın özü zedelenecek şekilde veya zedeleneceği ölçüde kişiye bırakılan erişimi kısıtlamayan veya azaltmayan bazı sınırlandırmalara tabi tutulabilir. Ek olarak, söz konusu sınırlandırma meşru bir amaç taşımıyorsa ve seçilen sınırlandırma yolu ile güdülen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi bulunmuyorsa, bu sınırlandırma Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ile uyumlu olmayacaktır (bk. Markovic ve Diğerleri / İtalya [BD], no. 1398/03, § 99, AİHM 2006-XIV, ve Stanev / Bulgaristan [BD], no. 36760/06, § 230, AİHM 2012).
121. Somut davada, Yüksek Mahkeme başkanı olarak başvuranın görevine erkenden son verilmesi hususu incelenmemiştir; ayrıca olağan bir mahkeme veya yargı görevlerini icra eden diğer organlar tarafından incelenmeye de açık değildir. Yargı denetiminin yapılmaması, hukukun üstünlüğü ilkesinin gereklilikleriyle bağdaştığı şüpheli olan mevzuatın bir sonucudur (bk. yukarıdaki 117. paragraf). Uygulanabilirliğe ilişkin yukarıdaki tespitlerinin, yasaya uygunluk konusu hakkındaki değerlendirmelerine ilişkin olarak önceden bir hüküm vermemesine rağmen (bk. her ikisi de yukarıda anılan Vilho Eskelinen ve Diğerleri, § 64, ve Tsanova-Gecheva, § 87), Mahkeme uluslararası mevzuatlar ve Avrupa Konseyi mevzuatlarının, ayrıca uluslararası mahkeme içtihatlarının ve diğer uluslararası organların uygulamalarının; bir hâkimin görevine son verilmesini etkileyen her kararla ilgili olarak yasama ve yürütme yetkilerinden bağımsız bir makamın müdahalesi de dâhil olmak üzere, hâkimlerin görevden alınmasına ilişkin davalardaki usuli adalete verdiği gitgide artan önemi vurgulamak ister (bk. yukarıdaki 72-77, 79, 81 ve 84. paragraflar). Mahkeme bu durumu dikkate alarak, davalı Devletin başvuranın mahkemeye erişim hakkının özüne zarar verdiği kanısındadır.
122. Bu nedenle, başvuranın Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkı ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
123. Başvuran Yüksek Mahkeme ve Ulusal Adalet Konseyi Başkanı sıfatıyla, yargıyı etkileyen yasal reformlara ilişkin aleni olarak açıkladığı görüşleri sebebiyle, Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevine son verildiği konusunda şikâyette bulunmuştur. Başvuran Sözleşme’nin ilgili kısımları aşağıdaki gibi olan 10. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. ...
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
A. Daire kararı
124. Daire kararında, davaya ilişkin olguların ve olaylar silsilesinin, Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevine erken son verilmesinin Hükümet’in ileri sürdüğü şekilde, yüksek yargı merciinin yeniden yapılandırılmasının bir sonucu olmadığı ve esasında başvuranın mesleki sıfatıyla, ilgili yasal reformlara ilişkin aleni olarak ifade ettiği görüş ve eleştirileri nedeniyle böyle bir düzenlemeye gidildiği kanısına varmıştır. Başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevinin sonlandırılmasına yönelik tekliflerin yanı sıra Kúria Başkanlığı makamına seçilmek üzere gerekli olan niteliklere ilişkin yeni kriter, başvuranın çok kısa bir süre içerisinde kabul edilen yasal reformlara ilişkin görüşlerini aleni olarak ifade etmesinden sonra Parlamento’ya sunulmuştur. Ulusal Adalet Konseyi Başkanı ve yeni Kúria Başkanı’nın vazifelerinin birbirinden ayrılmış olması, Hükümet’in iddia ettiği başvuranın seçildiği görevi gibi Anayasanın yürürlüğe girmesi ile ortadan kalktığı sonucuna varmak için tek başına yeterli değildir. Başvuranın görevine erken son verilmesi Sözleşme’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkının kullanımına yönelik bir müdahale teşkil etmiştir (bk. kararın 97. paragrafı).
125. Daire söz konusu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı kanısına varmıştır (bk. kararın 98. paragrafı). Başvuranın şikâyet konusu görüşü yargı teşkilatını etkileyen dört yasal reformla ilgilidir. Yargı sisteminin işleyişine ilişkin meseleler kamu menfaatini ilgilendiren konular olup; bu konular hakkında yapılan tartışma 10. maddenin güvencesi altındadır. Başvuranın Ulusal Adalet Konseyi Başkanı olarak, farklı mahkemelerin görüşlerini alıp, özetledikten sonra yargıyı etkileyen yasal reformlara ilişkin görüşlerini ifade etmesi sadece hakkı değil, aynı zamanda görevidir. Müdahalenin orantılılığı konusunda, başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevi, seçildiği sırada yürürlükte olan mevzuat uyarınca geçerli olan önceden belirlenmiş sürenin üç buçuk yıl öncesinde sonlandırılmıştır. Daire, yaptırım korkusunun ifade özgürlüğünün kullanımı üzerinde “caydırıcı etkisi” bulunduğunu ve özellikle yargıçları adli görevlerini kaybetme korkusuyla kamu kuruluşları veya politikaları hakkında eleştiriler yapmaktan vazgeçirme riski barındırdığını yinelemiştir (bk. kararın 101. paragrafı). Ayrıca, şikâyet konusu tedbir yerel mahkemeler tarafından etkin bir yargı denetimine tabi tutulmamıştır. Bu nedenle Daire başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olmadığını tespit etmiştir (bk. kararın 103. paragrafı).
B. Tarafların Beyanları
1. Başvuran
126. Başvuran Büyük Daire’nin, Daire kararının 10. maddeyle ilgili olan kısmını onaylamasını talep etmiştir. Ulusal ve uluslararası düzeyde, söz konusu yasal reformlara ilişkin görüşlerin ifade edilmesiyle başvuranın görevine erken son verilmesini gerektiren yasal tedbirler arasında bir nedensellik ilişkisi olduğuna dair ortak bir algı mevcuttur. Olaylar zinciri ve başvuran tarafından ortaya konulan delillerin tamamı bu neden sonuç ilişkisini desteklemiştir. Parlamenter çoğunluğu oluşturan iki üye tarafından verilen röportajlar ve Hükümetin Venedik Komisyonuna yönelik teminatları, başvuranın 3 Kasım 2011 tarihinde Parlamentoda yaptığı konuşmadan önce gerçekleşmiştir. Bu konuşmanın ardından da başvuranın görevinin sonlandırılması ve görev sonrası ödeneklerinin kaldırılmasına ilişkin teklifler sunulmuştur. Bir yandan Yüksek Mahkeme’yi etkileyen değişiklikler, diğer yandan başvuranın görevine son verilmesi arasında var olduğu iddia edilen ilişki sadece Hükümet tarafından sonradan ortaya konulan bir mazerettir. Başvuran bu hususta, görevinin sonlandırılmasına ilişkin yasa tekliflerinin hiçbirinin, yüksek yargı makamının görevleri ve işlevlerinde temel değişikliklerle söz konusu tedbiri haklı gerekçelere dayandıran açıklayıcı memorandum ile desteklenmediğini belirtmiştir. Bu yasa tekliflerinde yalnızca, yeni Anayasa’nın yürürlüğe girmesine atıfta bulunulmuştur. Bu durum mevcut davanın koşullarında yeterli ve kabul edilebilir olarak görülmemektedir. Her halükarda, yeni Kúria ‘nın işlevleri ve başkanının rolü aynı kalmıştır. Yüksek Mahkeme başkanının görevine ek olarak Ulusal Adalet Konseyi Başkanına yüklenen idari görevlerin alınması, yüksek yargı organı başkanlığına seçilmesinin geçerliliğini herhangi bir şekilde etkilememiştir.
127. Kúria’nın yeni görevleri (yerel hükümet düzenlemelerinin yasallığını denetlemek gibi) kurumun mahiyetini veya başkanının rolünü büyük ölçüde değiştirmemiştir. Bu tür bir değişiklik herhangi bir mahkeme başkanının beş dönemdir yürüttüğü görevinin sonlandırılmasını tek başına haklı gerekçelere dayandıramaz. Ancak, Yüksek Mahkeme’nin görevi değişse dahi, geçiş tedbirleriyle başvurana, görev süresini tam olarak tamamlama olanağı sunmalıydı (bu noktada, öncelikle Yüksek Mahkeme başkanı bakımından uygulanması gereken, eski Macaristan veri koruma denetçisinin görevine erkenden son verilmesine ilişkin Avrupa Adalet Divanı’nın 8 Nisan 2014 tarihli Komisyon / Macaristan kararına atıfta bulunmuştur, bk. yukarıdaki 70. paragraf). Başvuran hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir demokratik toplumda, görevden alınma veya azledilmesine ilişkin yasal gerekçelere halel getirmeksizin, ne yasama ne de yürütme organının seçilmiş herhangi bir yargı görevlisinin göreve uygunluğunu tekrar değerlendirmesine izin verilmediğini vurgulamıştır. Ayrıca, yeni seçilebilirlik kriteri (beş yıl yargı hizmetinde bulunma) getirilmesinin tek amacı, geriye yürür şekilde olsa da, görevden çıkarılmasına ilişkin olarak haklı bir gerekçe sunulmasıdır. Başvuran olaylara ilişkin kendi anlatımını desteklemek amacıyla, Macaristan basınında ve uluslararası basında yer alan bazı beyanlara ve uluslararası kurumlar tarafından yayımlanan raporlara atıfta bulunmuştur (özellikle Venedik Komisyonu).
128. Başvuran Büyük Daireyi, Dairenin yaklaşımını doğrulamaya ve olguları ve olaylar silsilesini “bütünüyle” değerlendirmeye davet etmiştir. Başvuran delillerin değerlendirilmesine ilişkin olarak Mahkeme içtihatlarına atıfta bulunmuştur. Bu içtihatlara göre, yeterli derecede güçlü, açık ve tutarlı sonuçların bir arada bulunmasından delil elde edilebilir. Başvuran tarafından sunulan deliller ve başvuranın görevinden alınmasının sebeplerinin, Hükümetin bilgisi dâhilinde olmasından dolayı, ispat külfeti de Hükümete ait olmalıdır. Başvuran, Hükümetin meydana gelen açıklamalarının tatmin veya ikna edici olmadığını ispat ettiği ve aynı zamanda, makul şüphenin ötesinde, yeterli şekilde güçlü, açık ve tutarlı sonuçlarla ifade özgürlüğüne yönelik ciddi bir müdahalede bulunulduğunu ispatladığı konusunda ikna olmuştur.
129. Başvuran ayrıca, şikâyet konusu yasal hükümlerin keyfi ve istismar edilebilir olması, geriye yürür olması ve hukukun üstünlüğü ilkesine aykırı olması nedeniyle; bu tür bir müdahalenin “kanunla öngörülmediğini” ileri sürmüştür. Görevi, yargı teşkilatının bir yöneticisi olarak söz konusu yasal reformlar hakkında görüş sunmak olan başvuran gibi bir Devlet görevlisine ait hukuki görevlerin düzgün şekilde yerine getirilmesine yönelik olarak cezalandırıcı bir kısıtlama uygulanması ile bir “meşru hedef” izlendiğine ikna olmak da ayrıca zordur.
130. Başvuran son olarak söz konusu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı kanısına varmıştır. Başvuranın görüşlerini ifade etmesi, kamu menfaati hususları olan, hukukun üstünlüğü ilkesinin temel değerlerini ve yargının bağımsızlığı ve düzgün işleyişini koruma amacını taşımaktaydı. Bu tür bir faaliyete karşı olarak devreye giren Devlet tarafından alınan tedbirlerin demokratik bir toplumda gerekli olduğu değerlendirilemez. Başvuran eleştirilerine yanıt olarak, herhangi bir yargı denetimi olmaksızın, hem görevinden çıkarılmış, hem de bütün ödenekleri ve ücretleri kesilmiştir. Başvuran şikâyet konusu müdahale nedeniyle, ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini ve daha geniş çerçevede, hâkimlik teminatının ihlali ve bu olayların diğer hâkimler üzerinde yarattığı caydırıcı etki nedeniyle yargı teşkilatının bağımsızlığına gölge düşürüldüğünü ileri sürmüştür.
2. Hükümet
131. Hükümet başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanısına varmıştır. Hükümete göre, Yüksek Mahkeme başkanı olarak görevine son verilmesinin, açıkladığı görüşlerle herhangi bir ilgisi bulunmadığından; başvuranın ifade özgürlüğüne müdahale edilmemiştir. Başvuranın görüşlerini kamuya açıklamasının, görevinin sonlandırılmasından önce yaşanması, bu iki husus arasında bir neden sonuç ilişkisi bulunduğunu kanıtlamak için yeterli değildir. Başvuranın görevi, Macaristan’daki yüksek yargı makamının görevlerinde yapılan temel değişiklikler sebebiyle sonlandırılmıştır. Başvuranın seçildiği görev (idari ve adli görevlerin karışımından oluşan) yeni Macaristan Anayasasının yürürlüğe girmesiyle birlikte sonlanmıştır. Başvuranın seçilmesi ve faaliyetleri çoğunlukla Ulusal Adalet Konseyi Başkanı’nın vazifeleriyle bağlantılı olmuş ve söz konusu vazifeler yeni Kúria Başkanının vazifelerinden ayrılmıştır. Ek olarak, Kúria’nın kendi vazifeleri ve yetkileri de değiştirilmiş ve genişletilmiştir (yerel hükümet düzenlemelerinin hukuka uygunluğunun denetlenmesi konusunda yeni bir yetki ve içtihatların tutarlılığının sağlanması konusunda yeni görevler verilmiştir). Hükümet, eski Yüksek Mahkeme Başkan Yardımcısı’nın görevinin sonlandırılmasına ilişkin 19 Mart 2013 tarihli Anayasa Mahkemesi kararına dayanarak (bk. yukarıdaki 55. paragraf), Yüksek Mahkeme Başkanı ile kıyaslandığında, Kúria başkanının görevlerinde yapılan başlıca değişikliklerin, başvuranın mesleki uzmanlığı ve önceki mesleki kariyeri dikkate alındığında, başvuranın Kúria’nın idari başkanlığı görevine uygunluğunun tekrar değerlendirilmesini haklı kıldığını kaydetmiştir.
132. Ayrıca Hükümet, Kúria başkanının seçilmesine ilişkin yeni kriterin (Macaristan’da beş yıl yargı hizmetinde bulunma), yargı teşkilatının adayların söz konusu görev için seçilmesi konusundaki etkisini güvence altına almak amacıyla, seçim sürecinin politikadan arındırılması ve yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi amacıyla getirildiğini ileri sürmüştür. Duruşma sırasında, Hükümet uluslararası bir mahkemedeki yargısal hizmetin, yargı teşkilatının bağımsızlığı açısından ulusal yargı hizmeti ile bir tutulamayacağını belirtmiştir.
133. Olaylar silsilesiyle ilgili olarak (bk. Daire kararının 96. paragrafı); Hükümet, atıfta bulunulan röportajların, başvuranın ilgili yasal reformlara ilişkin aleni olarak ifade ettiği görüşlerinin ardından yapıldığını belirtmiştir. Aynı zamanda bu röportajlar, yargı sistemindeki teşkilata ait değişiklikler hakkındaki yasa teklifinin nihai versiyonunun Parlamentoya sunulmasından önce yapılmıştır. Söz konusu versiyonda, Kúria’nın yeni görevleri detaylı bir şekilde düzenlenmiştir.
134. Yargı denetiminin yapılmamasıyla ilgili olarak, Hükümet 10. maddeye ilişkin davalara yargı yolu koşulunun dâhil edilmesinin, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin lafzına ve Mahkeme’nin kamu görevlileri hakkındaki ihtilaflarına ilişkin içtihatlarına aykırı olacağını belirtmiştir. İkincillik ilkesi ve takdir yetkisi doktrini uyarınca, Hükümet, Macaristan’daki en yüksek yargı görevi için hangi seçilme kriterini uygun bulduklarına karar verme görevinin ulusal yasama organına ait olduğu ve Sözleşme’nin hiçbir hükmünün, söz konusu kararın yargı denetimine tabi olmasını gerektirecek şekilde yorumlanamayacağı kanısına varmıştır.
135. Mahkeme, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahale olduğunu tespit edecek olursa, Hükümet şikâyet konusu tedbirin, Sözleşme’nin 10 § 2 maddesi anlamında yargının otoritesinin ve tarafsızlığının sürdürülmesi amacıyla demokratik bir toplumda gerekli olduğu kanaatine varmıştır. Başvuranın seçilmesine ilişkin koşullar ve görevlerinin nitelik olarak yargısal görevlerden ziyade, daha çok idari/yönetimsel olması dikkate alındığında; başvuranın görevinden alınması, hâkimlerin görevinden alınmasını düzenleyen kurallardan ziyade, siyasi olarak atanan kişilerin görevden alınmasına ilişkin kurallar ışığında değerlendirilmelidir. Görevleri yeniden tanımlanan belirli bir örgüt başkanlığı görevi için en uygun adayın seçilmesine gelince, adayın yeni düzenlenmiş örgüte ilişkin görüşleri, herhangi bir işveren tarafından meşru bir şekilde dikkate alınmaktadır. Ayrıca, başvuranın Kúria’da hâkim olarak kalmasına izin verilmesi sebebiyle söz konusu tedbir orantılıdır ve herhangi bir caydırıcı etkisi olmamıştır.
C. Üçüncü taraf müdahillerin beyanları
136. Macaristan Helsinki Komitesi, Macaristan Temel Haklar Sendikası, Eötvös Károly Enstitüsü Daire önünde, mevcut davanın, kişisel temel hak ihlallerinin hukukun üstünlüğünü tehdit eden işlemlerle nasıl iç içe olduğunun tam bir örneği olduğunu gözlemlemiştir. Bunların görüşüne göre, bu dava, son üç yılda Macaristan’da kuvvetler ayrılığı sisteminde görülen genel zayıflamanın bir parçasıydı. Merciler bireysel olarak Devlet görevlilerinin, özelikle de anayasaya dayanarak yaptığı şikâyeti Anayasa Mahkemesi tarafından incelenmiş olan Yüksek Mahkeme Başkan Yardımcısı’nın görevine erken son verilmesine yönelik diğer yasal adımlara atıfta bulunmuştur. Söz konusu üçüncü taraflar ayrıca, kişileri hedef alan ve geriye yürür mevzuata ve yargı bağımsızlığını tehdit eden diğer yasal tedbirlere atıfta bulunmuştur. Bu üçüncü taraflar, bu davanın Macaristan’daki olayların genel bağlamı içerisinde ve hukukun üstünlüğü ile yargı bağımsızlığının önemi ışığında incelenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Kişileri hedef alan mevzuatın yaygın olarak kullanılmasının, geniş çeşitlilikteki önemli meselelerin yargı denetiminin dışında tutulmasına sebebiyet vermesi mümkündür. Dolayısıyla Mahkeme’nin “görünenin ardındakileri” derinlemesine araştırması ve bu türden bir mevzuatın gerçek amacını ve kişilerin Sözleşme kapsamındaki hakları üzerindeki olası etkisini incelemesi gerekmektedir.
137. İnsan Hakları Helsinki Vakfı Polonya Birimi, Büyük Daire önünde, mahkeme başkanlarına da yargı bağımsızlığı ve mesleki istikrar güvenceleri sunulduğunu belirtmiştir. Aksi bir sonuç demokratik Devletlerde kabul edilemeyecek şekilde; siyasi makamlara, mahkeme başkanlarının keyfi olarak görevden alınması yoluyla yargı teşkilatı üzerinde baskı yapma yetkisi tanınmasına neden olacaktır. İnsan Hakları Helsinki Vakfı Polonya Birimi’ne göre; görevden alma işleminin gerçek sebepleriyle ilgili haklı endişeler yaratabilecek olan koşullarda, en yüksek yerel mahkemelerden birinin başkanının görevden alınması işlemi, detaylı bir şekilde Mahkeme tarafından incelenmeli ve hukuka uygun olduğu kanısına varılması için zorunlu olarak haklı gerekçeler mevcut olmalıdır. Üçüncü taraf ayrıca, mahkeme başkanları da dâhil olmak üzere, hâkimlerin yargı bağımsızlığı ve azledilememesiyle ilgili uluslararası standartlar ve karşılaştırmalı hukuk standartlarına atıfta bulunmuştur. Bu hususta örneğin, Çek Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi, 11 Temmuz 2006 tarihli bir kararda, yargısal azledilememezlik meselesini, yüksek bir yargı görevinden keyfi olarak çıkarılmaya karşı sunulan güvence olarak yorumlamış ve Anayasa kapsamında mahkeme başkanları ve başkan vekillerinin yalnızca “kanunda öngörülen gerekçelerle ve bir mahkeme kararı temelinde” görevden alınabileceklerini belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi 6 Ekim 2010 tarihli bir kararda bu ilkeyi yinelemiştir. Bu kararda ayrıca, “Bir yandan devlet idaresinin bir yetkilisi, diğer yandan bir hâkim olarak, mahkeme başkanının yasal pozisyonunda bir ikilik yaratmak mümkün değildir. Bu ikisi, her iki görevin faaliyetlerinin birleştirildiği tek ve aynı kişidir”.
138. İnsan Hakları Helsinki Vakfına göre, Devletlerin oldukça geniş kapsamlı anayasal reformlar gerçekleştirmeyi taahhüt etme yetkisi bulunmasına rağmen, bu yetki hukukun üstünlüğü ilkesinin gereklilikleriyle sınırlandırılmalıdır. Yargı bağımsızlığı ilkesinin ihlal edilmemesi için, adalet sistemlerinde geniş kapsamlı olarak yapılacak anayasal reformlara, halen görevleri başında olan hâkimleri koruyan uygun geçiş kuralları da eklenmelidir. İnsan Hakları Helsinki Vakfı son olarak, yürütme veya yasama organının hâkimleri görevden alabilmelerinin, görevden alınan hâkimin öznel haklarının ihlal edilmesine ve Sözleşme’nin 6. maddesinde yer alan güvencelerin etkinliğinin zarar görmesine neden olabileceğini belirtmiştir.
139. Uluslararası Hukukçular Komisyonu, Sözleşme’nin hâkimler bakımından geçerli olan ve yargı teşkilatının bağımsızlığının korunmasına yönelik olarak düşüncelerini dile getirme konusundaki hak ve özgürlüğünü zedeleyecek kısıtlamaları devre dışı bırakacak şekilde yorumlanması gerektiği kanısına varmıştır. Bu bağlamda, her hâkimin “yargı bağımsızlığının geliştirilmesi ve korunmasından sorumlu” olduğunu belirten uluslararası standartlara atıfta bulunmuştur (bk. yukarıdaki 81. paragraf). Vogt / Almanya (26 Eylül 1995, Seri A no. 323) kararında da tespit edildiği üzere; devlet memurlarının ifade özgürlüklerine yönelik kısıtlamaların kapsamı; hâkimler bakımından uygulandığında, kuvvetler ayrılığı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri uyarınca, yargı teşkilatının Devlet yetkisinin bağımsız bir organı şeklindeki özel rolü ışığında yorumlanmalıdır. Yargı teşkilatına ilişkin görevlerin itibarının korunması ve yargı teşkilatının bağımsızlık ve tarafsızlığının özü ve görünürlüğünün zayıflatılmaması koşuluyla; özellikle adalet yönetimi ve yargı bağımsızlığına ve hukukun üstünlüğüne saygı gösterilmesi ve bu ilkelerin korunmasına ilişkin hususlarda, Devlet hâkimlerin görüşlerini ifade etme hak ve görevlerine saygı göstermeli ve bu haklarını korumalıdır.
D. Mahkemenin değerlendirmesi
1. Bir müdahalenin mevcut olup olmadığı hakkında
(a) Sözleşme’nin 10. maddesinin yargı mensuplarına karşı alınan tedbirlere uygulanması
140. Mahkeme içtihadında Sözleşme’nin 10. maddesinin genel olarak kamu görevlilerine (bk., yukarıda anılan, Vogt, § 53 ve Guja/Moldova [BD], no. 14277/04, § 52, AİHM 2008) ve yargı mensuplarına (bk., Wille/Lihtenştayn [BD], no. 28396/95, §§ 41-42, AİHM 1999-VI ve Harabin/Slovakya (k.k.), no. 62584/00, AİHM 2004-VI (“Harabin (k.k.) 2004”), Slovakya Cumhuriyetini Yüksek Mahkemesinin eski başkanına ilişkin olarak) uygulanabilir olduğunu kabul etmiştir. Hâkimler aleyhinde açılan disiplin işlemlerine ya da hâkimlerin görevden ihraç edilmesi veya atanmasına ilişkin davalarda; Mahkeme, ilk olarak hakkında şikâyette bulunulan -”formalite, koşul, sınırlama veya yaptırım” şeklindeki- tedbirin başvuranın ifade özgürlüğünü kullanmasına bir müdahale oluşturup oluşturmadığını yahut söz konusu tedbir tarafından etkilenen tek hakkın sadece Sözleşme tarafından güvence altına alınmayan bir hak olan yargı içerisinde bir kamu makamında görev alma hakkı olup olmadığını incelemelidir. Bu sorulara cevap verebilmek adına, söz konusu tedbirin kapsamı, davanın olguları ve ilgili mevzuat çerçevesinde belirlenmelidir. İlgili içtihadın özeti için aşağıdaki davalara bakabilirsiniz: yukarıda anılan, Wille, §§ 42-43; yukarıda anılan, Harabin (k.k.) 2004; Kayasu/Türkiye, no. 64119/00 ve 76292/01, §§ 77-79, 13 Kasım 2008; Kudeshkina/Rusya, no. 29492/05, § 79, 26 Şubat 2009; Poyraz/Türkiye, no. 15966/06, §§ 55-57, 7 Aralık 2010 ve yukarıda anılan Harabin, § 149.
141. Yukarıda anılan Wille davasında, Mahkeme Lihtenştayn Prensi’nin başvurana (Lihtenştayn İdari Mahkemesini Başkanı) gönderdiği ve başvuranı bir kamu görevine atamayacağını belirten yazının “ifade özgürlüğü hakkının başvuranın tarafından daha önce kullanılmasına karşı bir kınama” teşkil ettiğini tespit etmiştir (a.g.e. § 50). Mahkeme, söz konusu yazıda Prensin başvuranın Anayasa Mahkemesinin yetkileri hakkında düzenlenen kamuya açık bir konferansta dile getirdiği ifadelerin içeriğini eleştirdiğini ve başvurana anayasal hukuka ilişkin bazı konular hakkındaki görüşleri yüzünden yaptırım uygulamayı amaçladığından bahsettiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla, Mahkeme Sözleşme’nin 10. maddesini uygulanabilir bulmuş ve başvuranın ifade özgürlüğü hakkına bir müdahale yapıldığına karar vermiştir. Benzer bir şekilde yukarıda anılan Kudeshkina davasında, Mahkeme başvuranın medyaya verdiği beyanları sebebiyle yargıda görev almasının yasaklandığını gözlemlemiştir. Başvuranın bir kamu hizmeti için uygunluğuna ya da yargı işlevlerini yerine getirebilmesi bakımından mesleki yeterliliğine ilişkin olan herhangi bir argüman ulusal makamlar önünde dile getirilmemiştir. Bu doğrultuda, hakkında şikâyette bulunulan tedbir ifade özgürlüğü ile ilişkili olup Sözleşme tarafından güvence altına alınamayan bir hak olan, yargı içerisinde bir kamu makamında görev alma hakkı ile alakalı değildir (bk. Kudeshkina, §§ 79-80; bir savcının disiplin soruşturması sonucunda görevinden alındığı dava için ayrıca bk., yukarıda anılan, Kayasu, §§ 77-81).
142. Öte yandan, Mahkeme diğer davalarda hakkında şikâyette bulunulan bazı tedbirlerin ifade özgürlüğü hakkının kullanılması ile ilgili olmadığını ve yargı içerisinde bir kamu makamında görev alma hakkı kapsamına girdiğini tespit etmiştir. Yukarıda anılan Harabin (k.k.), 2004, kararında Mahkeme, Hükümetin başvuranı Yüksek Mahkemesi Başkanlığı görevinden (Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan rapora dayanarak) alınması talebinin temel olarak, Yüksek Mahkemenin Devlet idaresine ilişkin olan faaliyetleri ve tutumları çerçevesinde başvuranın mesleki yetkinlikleri ve kişisel özelliklerinin değerlendirilmesi ile yani başvuranın mesleki işlevlerini yerine getirmesi ile alakalı olduğuna karar vermiştir. Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan rapor diğerleri arasında başvuranın Adalet Bakanlığı yetkililerinden birine saldıran Yüksek Mahkeme hâkiminin görevine son vermemesine ve Yüksek Mahkemedeki makamlara başvuran adaylar için mesleki kriterler belirlememesine değinmiştir. Her ne kadar söz konusu rapor aynı zamanda başvuranın Anayasa’da yapılacak değişiklik tasarısına ilişkin olarak görüşlerini ifade etmesine (güçler ayrılığı ilkesi ve yargının bağımsızlığı hakkındaki endişelerini dile getirmesi) atıfta bulunsa da Mahkeme, önündeki belgelerin başvuranın görevden alınması teklifinin “sadece ve büyük bir çoğunlukla başvuranın bu görüşleri temelinde” yapıldığını göstermediği sonucuna ulaşmıştır. Benzer bir şekilde, yukarıda anılan Harabin kararında, başvuranın adaletin tecelli ettirilmesi kapsamındaki mesleki tutumu davanın temelini oluşturmaktadır. (Başvuranın denetimin Sayıştay tarafından yapılması gerektiğini düşünmesi dolayısıyla Finans Bakanlığının denetimini yapmasına izin vermemesinin ardından) aleyhinde açılan disiplin yargılamaları, başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevinden alınması ile ilgilidir ve dolayısıyla başvuranın kamu hizmetinde görev alması kapsamına girmektedir. Ek olarak, başvuranın suçlu bulunduğu disiplin suçu kamuyu ilgilendiren bir tartışma bağlamında dile getirdiği görüşleri veya beyanlarının hiçbiri ile alakalı değildir. Bu doğrultuda, Mahkeme ihtilafa konu tedbirin Sözleşme’nin 10. maddesinde belirtilen haklara karşı bir müdahale teşkil etmediğine ve bu nedenle ilgili şikâyetin, açıkça temelden yoksun olmasından dolayı kabul edilemez olarak beyan edilmesi gerektiğine karar vermiştir (a.g.e., §§ 150-53).
(b) Somut davada bir müdahale olup olmadığı hakkında
143. Yukarıda da bahsedildiği gibi, Mahkeme ilk olarak hakkında şikâyette bulunulan tedbirin başvuranın ifade özgürlüğünü kullanmasına karşı bir müdahale teşkil edip etmediğini belirlemelidir. Bu soruya cevap verebilmek adına, söz konusu tedbirin kapsamı, davanın olguları ve ilgili mevzuat çerçevesinde incelenmelidir (bk. yukarıda anılan, Wille, § 43). Somut davanın olgularını ve ileri sürülen iddiaları göz önünde bulunduran Mahkeme, söz konusu hususun delillerin değerlendirilmesine ilişkin içtihadında bulunan genel ilkeler ışığında incelenmesi gerektiği kanaatindedir. Mahkeme, bu bağlamda, delillerin değerlendirilmesine ilişkin olarak “makul şüphenin ötesinde” kanıt bulunması standardını benimsediğini yinelemektedir. Ancak, bu standardı kullanan ulusal hukuk sistemlerinin yaklaşımını benimsemek hiçbir zaman Mahkemenin amacı olmamıştır. Mahkemenin görevi ceza gerektiren suçlar hakkında veya medeni yükümlülükler hakkında hüküm vermek olmayıp Sözleşmeci Devletlerin Sözleşme kapsamındaki sorumluluklarına ilişkin olarak karar vermektir. Mahkemenin Sözleşme’nin 19. maddesi kapsamındaki görevi -Sözleşmeci Devletlerin Sözleşme’de öngörülen temel hakları güvence altına alma yükümlülüklerini yerine getirmelerini sağlama görevi- Mahkemenin yaklaşımını delil ve kanıt hususlarına bağlamaktadır (bk. Nachova ve Diğerleri/Bulgaristan, [BD], no. 43577/98 ve 43579/98, § 147, ECHR 2005-VII). Mahkeme, tüm deliller özgür bir şekilde değerlendirilerek desteklenen ve olguların bütününden ve tarafların beyanlarından çıkarılan sonuçların da dâhil olduğu kararları kabul etmektedir. Mahkemenin yerleşik içtihadına göre, yeterince kuvvetli, açık ve uyumlu çıkarımların ya da aksi ispatlanmamış benzer maddi karinelerin bir arada var olması kanıt teşkil edebilmektedir. Söz konusu olan maddi hakların niteliği ve delillerle alakalı zorluklar göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme bu bağlamda uygulamada esnekliğe izin vermektedir. Başvuranın iddialarını destekleyebilecek ya da aksini ispatlayabilecek bilgilere sadece Hükümetin eriştiği bazı davalarda, “ispat yükü iddia eden üzerindedir” (affirmanti incumbit probatio) ilkesi katı bir şekilde uygulanamaz (bk. Fadeyeva/Rusya, no. 55723/00, § 79, AİHM 2005-IV). Her ne kadar bu ilkeler genellikle Sözleşme’nin 2 ve 3. maddeleri kapsamındaki haklara ilişkin olarak uygulansa da (bk. Aktaş/Türkiye, no. 24351/94, § 79, 24 Nisan 2003 ve El-Masri/Makedonya Eski Yugoslav Cumhuriyeti [BD], no. 39630/09, §§ 151-52, AİHM 2012), Mahkeme bu ilkelerin diğer Sözleşme haklarına uygulandığı örneklerin de mevcut olduğunu gözlemlemektedir (5. madde: Creangă/Romanya [BD], no. 29226/03, §§ 88-90, 23 Şubat 2012; 8. madde: yukarıda anılan, Fadeyeva; 11. madde: Makhmudov/Rusya, no. 35082/04, §§ 68-73, 26 Temmuz 2007 ve 14. madde D.H. ve Diğerleri/Çek Cumhuriyeti [BD], no. 57325/00, §§ 177-79, AİHM 2007-IV).
144. Bu ilkeler, ulusal mahkemelerin başvuranın iddialarını ve başvuranın Yüksek Mahkemenin Başkanlığı görevine son verilmesinin gerekçelerinin hiçbirini incelemediği somut dava için özellikle önem teşkil etmektedir. Bu şartlar ışığında, Büyük Daire, davanın olgularının ve somut davadaki olayların “bir bütün olarak” değerlendirilmesi gerektiğini belirten Dairenin benimsediği yaklaşıma katılmaktadır (kıyaslayınız: Ivanova/Bulgaristan, no. 52435/99, §§ 83-84, 12 Nisan 2007).
145. Mahkeme, somut davadaki olaylar dizisinin dikkate alınmasının gerekli olduğu kanaatindedir. Mahkeme, ilk olarak, başvuranın Yüksek Mahkeme ve Ulusal Adalet Konseyi Başkanı sıfatıyla, yargıyı etkileyen çeşitli yasal reformlar hakkındaki görüşlerini alenen dile getirdiğini not etmektedir. Başvuranın sözcüsü 12 Şubat 2011 tarihinde bir gazeteye nihai mahkûmiyet kararlarının iptal edilmesini öngören İptal Kanun Tasarısı’na ilişkin olarak başvuranın endişelerini iletmiştir (bk. yukarıdaki 16. paragraf). Başvuran 24 Mart 2011 tarihinde Parlamentoda yeni Macaristan Temel Kanunu’nun taslağı hakkında bazı konulara değinen bir konuşma gerçekleştirmiştir. Başvuran diğer mahkeme başkanlarıyla birlikte 7 Nisan 2011 tarihinde Macaristan Cumhurbaşkanına ve Başbakanına bir yazı yazarak yeni Macaristan Temel Kanunu’nun taslağı ile hâkimlerin zorunlu emeklilik yaşının düşürülmesi teklifini eleştirmişlerdir (bk. yukarıdaki 19. paragraf). Başvuran 11 Nisan 2011 tarihinde Başbakana başka bir mektup göndererek tekrardan hâkimlerin emeklilik yaşının düşürülmesi teklifini eleştirmiştir. Ayrıca, başvuran mektubunda bu teklifin onur kırıcı olduğunu belirterek hâkimlerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı ilkelerine aykırı hareket edildiğini vurgulamıştır (bk. yukarıdaki 20. paragraf). Ulusal Adalet Konseyi Başkanı sıfatıyla başvuran, Yüksek Mahkemesi genel kurulu ile diğer mahkeme başkanları, hâkimlerin emeklilik yaşının ve Ulusal Adalet Konseyinin değiştirilmesi teklifini eleştiren kamuya açık bir bildiriyi 14 Nisan 2011 tarihinde yayımlamışlardır. Bildiride, Temel Kanun ile yeni bir emeklilik yaşı sınırı getirilmesinin, Anayasa Mahkemesi tarafından gerçekleştirilecek herhangi bir yargı denetim olasılığının ortadan kaldırılmasını amaçladığına ve bu yaklaşımın arkasında siyasi amaçlar yattığına değinilmiştir. Başvuran, 4 Ağustos 2011 tarihinde Anayasa Mahkemesi nezdinde yürütülen yargılamalara ilişkin olarak düzenlenen yeni kanunların bir kısmına itirazda bulunmuştur (bk. yukarıdaki 22. paragraf). Başvuran 3 Kasım 2011 tarihinde Parlamento nezdinde yeni bir konuşma daha yaparak Ulusal Adalet Konseyinin mahkemelerin yönetiminden sorumlu olacak dış bir idare ile (Ulusal Yargı Ofisi) değiştirilmesi teklifi hakkındaki endişelerini iletmiştir (bk. yukarıdaki 23. paragraf). Başvuran konuşmasında, bu teklifi sert bir şekilde eleştirmiş ve yeni yapının “aşırı”, “anayasaya aykırı” ve “kontrol altında tutulamayan” yetkilere sahip olacağını belirtmiştir. Başvuran, tekrardan hâkimlerin emeklilik yaşının değiştirilmesini, Yüksek Mahkeme bakımından ciddi etkileri olacağını belirterek eleştirmiştir.
146. Ek olarak Mahkeme, birisinin Adalet Bakanı olduğu parlamento çoğunluğunun iki üyesi 14 Nisan ve 19 Ekim 2011 tarihinde bir röportaj vererek Yüksek Mahkeme Başkanının yeni Kúria başkanı ile aynı olacağını ve sadece kurumun isminin değişeceğini belirtmişlerdir (bk. yukarıdaki 25. paragraf). Hükümet yeni Temel Kanun’un geçici hükümlerinin, bu hükümlerin hazırlanmasından daha önce yürürlükte olan yasal çerçeve kapsamında seçilen kişilerin görevlerine son vermek için usulsüz bir şekilde kullanılmayacağı hakkında 6 Temmuz 2011 tarihinde Venedik Komisyonuna güvence vermiştir. Mahkeme, söz konusu bu iki röportajın başvuranın bazı eleştirilerini dile getirmesinin ardından verilmesinin, tartışmaya konu olan tedbirin bu eleştirilerin bir sonucu olarak alınmadığını ispatladığını öne süren Hükümet argümanını kabul etmemektedir. Başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevinin sona erdirilmesine ilişkin tekliflerin tümü alenen açıklanmış olup, bu teklifler başvuranın 3 Kasım 2011 tarihinde yaptığı konuşmadan kısa bir süre sonra 19 ve 23 Kasım 2011 tarihlerinde Parlamentoya ibraz edilmiştir. Bu teklifler yine çok kısa bir sürede kabul edilmiştir. Başvuranın görevine, Temel Kanunun yürürlüğe girdiği ve yeni Kúria’nın Yüksek Mahkemenin yasal olarak yerine geçtiği 1 Ocak 2012 tarihinde son verilmiştir.
147. Mahkeme, ayrıca, Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun Tasarısı’nın 9 Kasım 2011 tarihinde tadil edildiğini ve Kúria Başkanlığı görevine seçilebilmek için yeni kriterler belirlendiğini gözlemlemektedir (bk. yukarıdaki 35 ve 50. paragraflar). Bu görev için adaylıklarını koyan şahıslar Macaristan’da en az beş yıl boyunca hâkimlik yapmış ve belirsiz bir süre için hâkim olarak atanan hâkimler olmak zorundaydı. Uluslararası mahkemelerde hâkim olarak görev yapıldığı dönemler bu kritere dâhil edilmemiştir. Bu nedenle başvuran yeni Kúria’nın Başkanlığı görevi için yetersiz bulunmuştur.
148. Mahkemeye göre, olayları ayrı ayrı ele almaktan ziyade olaylar silsilesinin tamamı göz önünde bulundurulduğunda ilk bakışta (prima facie) başvuranın ifade özgürlüğü ile görev süresine son verilmesi arasında bir nedensellik ilişkisi bulunmaktadır. Bu husus nedensellik ilişkisinin mevcudiyetine yönelik yaygın bir algıya atıfta bulunan ve başvuran tarafından ibraz edilen çeşitli belgelerle de desteklenmiştir. Belgeler arasında sadece Macaristan ve yabancı basında yayınlanan makaleler değil ayı zamanda Avrupa Konseyi kurumları tarafından kabul edilen metinler de yer almaktadır (bk. Parlamenter Meclisi Avrupa Konseyi İzleme Komitesinin bu konudaki duruşu için 62. paragraf ve Venedik Komisyonunun duruşu için 59. paragraf).
149. Mahkeme, ilk bakışta delillerin başvuranın öne sürdüğü olaylar silsilesi lehine ve bir nedensellik ilişkisinin mevcut olduğu yönünde olmasından dolayı ispat külfetinin Hükümetin sorumluluğunda olduğu kanaatindedir. Yüksek Mahkeme eski başkan yardımcısının davasından farklı olarak, başvuranın görev süresinin sonlandırılmasının ardında yatan sebepleri sadece Hükümet bildiğinden ve bu konu hakkında herhangi bağımsız bir mahkeme veya bir kurum tarafından inceleme gerçekleştirilmediğinden ya da sebepleri ortaya koymadığından ispat külfeti somut dava için özel bir önem arz etmektedir. Mahkeme, ilgili zamanda başvuranın görev süresinin sonlandırılmasına ilişkin olan yasal değişiklikleri öngören yasa tasarısında sunulan açıklamaların detaylı olmadığını not etmektedir. Söz konusu yasa tasarıları genel olarak yeni Macaristan Temel Kanunu’na, Yüksek Mahkemenin yerine başka bir kurumun geçmesine ve bu Kanun sonucunda mahkeme sisteminde yapılacak olan değişikliklere değinmiştir. Yasa tasarılarında başvuranın Başkanlık görevinin erken sonlandırılmasına yol açan değişiklikler hakkında bir açıklama ortaya konmamıştır. Yasama süreci sırasında daha önce sunulan yasa tasarılarında başvuranın görev süresinin erken sonlandırılmasına değinilmemesi (bk. yukarıdaki 30. paragraf, 21 Eylül v 17 Kasım 2011 tarihli versiyonlar) ve yeni Temel Kanun’un yürürlüğe girmesi ile başvuranın görev süresine son verilmeyeceği yönünde Hükümet ile parlamento çoğunluğunun üyeleri tarafından yapılan tam tersi bir açıklamanın mevcut olması (bk. yukarıdaki 25-26. paragraflar) göz önünde bulundurulduğunda söz konusu yasa tasarıları somut davanın şartları altında yeterli olarak değerlendirilemez. Ek olarak, ulusal mahkemeler başvuranın yüksek yargı kurumu başkanı olarak işlevlerini yerine getirebilme kabiliyetini veya mesleki tutumunu sorgulamamıştır (bk. buna karşılık, yukarıda anılan, Harabin (k.k.) 2004 ve yukarıda anılan Harabin davasındaki karar, § 151).
150. İhtilafa konu olan tedbiri haklı çıkarmak adına Mahkeme önünde Hükümet tarafından ileri sürülen gerekçelere ilişkin olarak, Mahkeme yüksek yargı makamının işlevlerinde ya da başkanın görevlerinde yapılan değişikliklerin, başvuranın görev süresinin erken sonlandırılmasını gerektirecek veya bu duruma yol açabilecek şekilde bir temel niteliğe sahip olmadığının aşikâr olduğu kanaatindedir. Hükümet, başvuranın faaliyetlerinin temel olarak Ulusal Adalet Konseyinin başkanının idari işlevleri ile bağlantılı olduğunu; bu işlevlerin Temel Kanun’un yürürlüğe girmesinin ardından Kúria başkanının işlevlerinden ayrıldığını ve bu nedenle başvuranın seçildiği görevin ortadan kalktığını vurgulamıştır. Bu bağlamda, Mahkeme Ulusal Adalet Konseyi Başkanlığı görevinin, Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevine destek bir makam gibi gözüktüğünü ve tam tersi olmadığını vurgulamıştır. Ek olarak, başvuran seçildiği süre zarfında eğer iki işlev için de yetkin olarak değerlendirilmişse bu işlevlerden birinin daha sonradan ortadan kaldırılması, diğer işlevlerini devam ettirebilmesi bakımından başvuranın kabiliyetlerini ilke olarak etkilememelidir. Mahkeme yüksek yargı kurumunun yetkilerinde yapılan değişikliklerin temel nitelikte olmadığı kanaatindedir. Kúria’ya verilen temel yeni yetkilerden biri yerel hükümetlerin yönetmeliklerinin yasaya uygunluğunu incelemek ve yerel hükümetlerin yasamaya ilişkin yasal yükümlülüklerine uymaması halinde bunları tespit etmektir. Her ne kadar yeni kanunda içtihatta uyumluluğun sağlanması yetkisine ilişkin olarak yeni yöntemler ve daha detaylı düzenlemeler (içtihadı inceleyecek grupların kurulması, alt derece mahkemelerinin rehber kararlarının yayımlanması) öngörülse de, bu yetki daha önce de mevcuttu (bk. yeknesaklık ilke kararlarına değinen eski Anayasa’nın 47 § 2 maddesi).
151. Sonuç olarak, Mahkeme Hükümetin yüksek yargı makamının reform edilmesi çerçevesinde söz konusu tedbirin uygulandığını ve bu nedenle başvuranın görevinin ve işlevlerinin sonlandırıldığını ikna edici bir şekilde ispatlayamadığı kanaatindedir. Bu doğrultuda, Mahkeme başvuranın görevine son verilmesinin nedeninin, mesleki sıfatıyla alenen ifade ettiği görüşleri ve eleştirileri olduğu görüşüne katılmaktadır.
152. Yukarıdaki değerlendirmeler ışığında Mahkeme, başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevinin erken bir şekilde sonlandırılmasının, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkına bir müdahale teşkil ettiğine karar vermiştir (bk., diğer kararların yanı sıra, yukarıda anılan Wille, § 51 ve yukarıda anılan, Kudeshkina, § 80). Dolayısıyla, söz konusu müdahalenin Sözleşme’nin 10 § 2 maddesi kapsamında haklı olup olmadığını belirlemek gereklidir.
2. Müdahalenin haklı gerekçelere dayanıp dayanmadığı hakkında
(a) Kanunla öngörülmüş olma
153. Mahkeme, başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevine son verilmesinin, 1 Ocak 2012 tarihinde yürürlüğe giren Macaristan Temel Kanunu’nun Geçici Hükümleri’nin 11(2) maddesi ve Mahkemelerin Teşkilatı ve İdaresine İlişkin Kanun Tasarısı’nın 185(1). maddesi tarafından öngörüldüğünü not etmektedir. Başvuran, bu hükümlerin bireyselleştirilmiş olması, geriye dönük olması ve keyfi niteliklerinden dolayı Anayasa kapsamında “kanun” olarak değerlendirilemeyeceğini iddia etmiştir.
154. Söz konusu kanunların bireyselleştirilmiş niteliğine ilişkin olarak Mahkeme zaten yukarıdaki 117 ve 121. paragraflarda bu kanunların hukukun üstünlüğü ilkesi ile uyumluluğu konusunda şüpheleri olduğunu dile getirmiştir. Ancak, Mahkeme söz konusu müdahalenin Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası kapsamında “kanunla öngörülmüş olduğu” varsayımı üzerinden devam edecektir. Zira bu müdahale 10. maddeyi başka gerekçeler temelinde de ihlal etmektedir (bk. aşağıdaki 175. paragraf).
(b) Meşru amaç
155. Hükümet, başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevinin sonlandırılmasının Sözleşme’nin 10 § 2 maddesi kapsamında yargı erkinin yetki ve tarafsızlığını sağlamayı amaçladığını savunmuştur. Hükümet, başvuranın 2009 yılında Yüksek Mahkeme Başkanlığına seçildiği dönemin şartlarına atıfta bulunarak başvuranın görevinin yönetimsel ve “hükümet ile ilgili” bir niteliği olduğunu ve bu nedenle başvuranın görevine yargıdaki bağımsızlığın arttırılması adına son verilmesinin meşru olduğunu belirtmiştir.
156. Mahkeme, bir ülkenin yüksek yargı organının başkanı olan şahsın bağımsızlığının arttırılması amacıyla bu göreve yerleştirilecek adayların seçimine ilişkin kuralların değiştirilmesinin Sözleşme’nin 10 § 2 maddesinde belirtilen “yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının korunması” meşru amacına hizmet edebileceğini kabul etmektedir. Ancak, Mahkeme, Sözleşmeci Devletin bir mahkeme başkanının görevine kanunda tesis edilmeyen ve mesleki yetersizlik ya da görevini kötüye kullanılması gibi konularla alakalı olmayan gerekçeler temelinde erken son verilmesinin, yargının bağımsızlığı argümanı ile meşrulaştırılamayacağı kanaatindedir. Mahkeme, söz konusu bu tedbirin aynı zamanda, yukarıda bahsedildiği gibi (bk. yukarıdaki 151-52. paragraflar) yargıda yüksek bir görevde olan başvuranın daha önce ifade özgürlüğü hakkını kullanmasının bir sonucu olarak uygulanması dolayısıyla yargının bağımsızlığını arttırma amacına hizmet etmediği görüşündedir. Sözleşme’nin 6. maddesine ilişkin olarak, Mahkeme yukarıda da belirtildiği gibi söz konusu tedbirin başvuranın ulusal kanunlarda öngörüldüğü gibi Yüksek Mahkeme Başkanı olarak altı yıl boyunca görev yapma hakkına karşı yapılmış bir müdahale teşkil ettiği kanaatindedir. Bu şartlar altında, başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevine erken son verilmesi yargının bağımsızlığını arttırma amacına hizmet etmemekle birlikte bu amaç ile aynı zamanda çelişmektedir.
157. Dolayısıyla, Mahkeme hakkında şikâyette bulunulan müdahalenin Hükümet tarafından öne sürüldüğü gibi Sözleşme’nin 10 § 2 maddesi kapsamında meşru amaç taşıdığı argümanını kabul edemez. Bir müdahalenin “meşru bir amaç” taşımadığının tespit edildiği durumlarda bu müdahalenin “demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını” ayrıca incelemek gerekli değildir (bk. Khuzhin ve Diğerleri/Rusya, no. 13470/02, § 117, 23 Ekim 2008). Fakat Mahkeme somut davanın kendine özgü koşullarını ve tarafların beyanlarını göz önünde bulundurarak söz konusu müdahalenin “demokratik bir toplumda gereklilik” kıstasına uyup uymadığını incelemenin önemli olduğu kanaatindedir.
(c) Demokratik bir toplumda gereklilik
(i) İfade özgürlüğüne ilişkin genel ilkeler
158. Mahkeme, en yakın zamanda olan Morice/Fransa [BD], no. 29369/10, § 124, AİHM 2015; Delfi AS/Estonya [BD], no. 64569/09, § 131, AİHM 2015 ve Perinçek/İsviçre [BD], no. 27510/08, § 196, AİHM2015 davaları olmak üzere Handyside/Birleşik Krallık (7 Aralık 1976, Seri A no. 24) kararını verdiğinden beri ifade özgürlüğüne yapılan bir müdahalenin gerekliliğine ilişkin genel ilkeleri birçok kez yinelemiştir. Bu ilkeler aşağıdaki gibidir:
(i) İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun başlıca değerlerinden birini teşkil etmektedir ve demokratik toplumun ilerlemesi ve bireylerinin kendilerini gerçekleştirmesi için temel koşullardan biridir. Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasına göre, bu hüküm yalnızca olumlu bir şekilde alınan ya da uygunsuz veya ilgisizlik konusu olarak algılanan veya dikkate alınan bilgi veya fikirlere değil, aynı zamanda inciten, şok eden veya rahatsız eden bilgi veya fikirlere de uygulanabilir. Bunlar çoğulculuğun, hoşgörünün ve geniş görüşlülüğün gereklilikleri olup, bu unsurlar olmaksızın “demokratik toplumun” var olması mümkün değildir. Sözleşme’nin 10. maddesinde belirtildiği gibi, bu özgürlük bazı istisnalara tabidir: Bu istisnalar...ancak, sıkı bir şekilde yorumlanmalı ve herhangi bir kısıtlamanın gerekliliği ikna edici bir şekilde ortaya konmalıdır.
(ii) “Gerekli” sıfatı, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrası kapsamında “acil bir sosyal ihtiyacın” varlığına işaret etmektedir. Sözleşmeci Devletler, bu türden bir ihtiyacın bulunup bulunmadığını belirlemek için belirli bir takdir yetkisine sahiptir, ancak bu takdir yetkisi, bağımsız mahkemeler tarafından verilen kararlar da dâhil olmak üzere, hem yasaları hem de yasayı uygulayan kararları kapsayan bir Avrupa denetimi ile el ele yürütülmektedir. Bu sebeple Mahkeme, bir ‘kısıtlamanın’ 10. maddeyle korunan ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığına dair nihai kararı verme yetkisine sahiptir.
(iii) Mahkemenin görevi, denetleyici yargı yetkisini kullanırken, yetkili ulusal makamların yerine geçmek yerine, takdir yetkileri uyarınca verdikleri kararları 10. madde açısından gözden geçirmektir. Bu, denetimin, davalı Devletin takdir yetkisini makul, dikkatli ve iyi niyetli bir şekilde kullanıp kullanmadığını tespit etmekle sınırlı olduğu anlamına gelmemektedir; Mahkemenin, davanın bütünü ışığında şikâyet edilen müdahaleyi incelemek ve müdahalenin, “izlenen meşru amaçla orantılı” olup olmadığını ve ulusal makamlarca haklı gösterilmesi için ileri sürülen gerekçelerin, “konuyla ilgili ve yeterli” olup olmadığını belirlememesi gereklidir. Mahkemenin, bu görevi yerine getirirken, ulusal makamların Sözleşme’nin 10. maddesinde öngörülen ilkelerle örtüşen kurallar uyguladığına ve ayrıca kararlarını, ilgili olayların kabul edilebilir bir değerlendirmesine dayandırdıklarına ikna olması gerekmektedir.
159. Ek olarak, koruma seviyesine ilişkin olarak, Sözleşme’nin 10 § 2. maddesi kamu menfaatini ilgilendiren konular hakkında yapılan siyasi konuşmalar ve tartışmalara getirilen kısıtlamalar için çok kısıtlı bir kapsam öngörmektedir (bk. Sürek/Türkiye (no. 1) [BD], no. 26682/95, § 61, AİHM 1999-IV; Lindon, Otchakovsky-Laurens ve July/Fransa [BD], no. 21279/02 ve 36448/02, § 46, AİHM 2007-IV ve Axel Springer AG/Almanya [BD], no. 39954/08, § 90, 7 Şubat 2012). Bu doğrultuda, normal şartlar altında, özellikle somut davada olduğu gibi yargının işlemesine ilişkin beyanlar başta olmak üzere toplumun menfaatine ilişkin hususları ilgilendiren açıklamalar söz konusu olduğunda ifade özgürlüğü için yüksek düzey bir koruma ve ulusal makamlar için ise dar bir takdir payı tanınır (bk. Roland Dumas/Fransa, no. 34875/07, § 43, 15 Temmuz 2010 ve yukarıda anılan, Morice, § 125).
160. Mahkeme müdahalenin orantılılığını değerlendirilirken, verilen cezanın niteliğinin ve ciddiyetinin dikkate alınması gereken hususlar arasında yer aldığını tekrarlamaktadır. Mahkeme, daha önce de belirttiği gibi, ifade özgürlüğüne yapılan bir müdahalenin bu özgürlüğünün kullanımına karşı caydırıcı bir etki yaratabileceğini vurgulamaktadır (bk, yukarıda anılan, Guja, § 95 ve yukarıda anılan, Morice, § 127).
161. Son olarak, söz konusu tedbirin meşruluğunu değerlendirmek için, Sözleşme’nin 10. maddesinde güvence altına alınılan ifade özgürlüğüne karşı yapılan bir müdahalenin orantılılığı incelenirken yargılamaların adilliğinin ve başvurana sağlanan usule ilişkin güvencelerin göz önünde bulundurulması gereken unsurlar olduğu unutulmamalıdır (bk., bu karara uygulanabildiği ölçüde, Castells/İspanya, 23 Nisan 1992, §§ 47-48, Seri A no. 236; Association Ekin/Fransa , no. 39288/98, § 61, AİHM 2001-VIII; Colombani ve Diğerleri/Fransa, no. 51279/99, § 66, AİHM 2002-V; Steel ve Morris/Birleşik Krallık, no. 68416/01, § 95, AİHM 2005-II; Kyprianou/Kıbrıs [BD], no. 73797/01, §§ 171 ve 181, AİHM 2005-XIII; Mamère/Fransa, no. 12697/03, §§ 23-24, AİHM 2006-XIII; yukarıda anılan Kudeshkina, § 83 ve yukarıda anılan Morice, § 155). Mahkeme, daha önce etkili bir yargı denetiminin yapılmamasının Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği yönündeki bir kararı destekleyebileceğini tespit etmiştir (özellikle bk. Lombardi Vallauri/İtalya, no. 39128/05, §§ 45-56, 20 Ekim 2009). Daha önce de Mahkemenin belirttiği gibi, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında “ilgili takdir payının kullanılması süreci de dâhil olmak üzere bir tedbirin gerekliliğinin incelendiği yargı denetiminin kalitesi özellikle bu bağlamda önem teşkil etmektedir” (bk. Animal Defenders International/Birleşik Krallık [BD], no. 48876/08 § 108, AİHM 2013).
(ii) Hâkimlerin ifade özgürlüğüne ilişkin genel ilkeler
162. Mahkeme, bir Devletin memurlarına statüleri nedeniyle, gizlilik yükümlülüğü getirmesinin meşru olduğunu kabul etmiş olsa da, Devlet memurları da birer bireydir ve dolayısıyla Sözleşme'nin 10. maddesi kapsamında korunma hakkına sahiptirler (bk. yukarıda anılan, Vogt, § 53 ve yukarıda anılan, Guja, § 70). Dolayısıyla, Mahkemenin, her davanın kendine özgü koşulları bakımından, bir kişinin temel ifade özgürlüğü hakkı ile demokratik bir Devletin kamu hizmetinin Sözleşme'nin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen amaçları yerine getirmesini sağlama yönündeki meşru menfaatleri arasında, adil bir denge gözetilip gözetilmediğini belirlemesi gerekmektedir. Mahkeme bu incelemeyi gerçekleştirirken, bir kamu görevlisinin ifade özgürlüğünü kullanmasının söz konusu olması halinde Sözleşme’nin 10 § 2 maddesinde belirtilen “görev ve sorumlulukların” değerlendirilmesinin önemli olduğunu göz önünde bulunduracaktır. Zira bu “görev ve sorumluluklar,” ilgili müdahalenin yukarıdaki amaç doğrultusunda orantılı olduğuna karar verme konusunda ulusal makamlara belirli bir takdir payının verilmesini haklı kılmaktadır. (bk. yukarıda anılan, Vogt, § 53 ve Albayrak/Türkiye, no. 38406/97, § 41, 31 Ocak 2008).
163. Her ne kadar yargı olağan bir kamu hizmeti olmasa da yargının demokratik bir toplumda bulunan Devlet organları arasında önemli bir rol oynamasından dolayı, Mahkeme, bu yaklaşımın bir hâkimin görevlerini yerine getirmesinin bir parçası olarak ifade özgürlüğünü kullanmasına karşı getirilen kısaltmaların mevcut olduğu durumlarda da uygulandığını yinelemektedir (bk., yukarıda anılan, Albayrak ve yukarıda anılan, Pitkevich).
164. Mahkeme, yargıda görev alan kamu görevlilerinin yargının yetkisinin ve bağımsızlığının sorgulanabileceği durumlarda ifade özgürlüklerini kullanırken kendilerini kısıtlamaları gerektiğini kabul etmektedir (bk. yukarıda anılan, Wille, § 64; yukarıda anılan, Kayasu, § 92; yukarıda anılan, Kudeshkina, § 86 ve yukarıda anılan, Di Giovanni, § 71). Bu bakımdan, doğru bilginin yayılması bile ölçülü ve uygun bir şekilde gerçekleştirilmelidir (bk. yukarıda anılan, Kudeshkina, § 93). Mahkeme, yargının, hukukun üstünlüğü ile yönetilen bir Devlette temel bir değer olan adaletin teminatı görevini yerine getirmesi açısından özel bir rol oynadığından ve bu görevinde başarılı olması için halkın güvenine sahip olması gerektiğini birçok kez vurgulamıştır (a.g.e., § 86 ve yukarıda anılan, Morice, § 128). Bu nedenle, adli yetkililer yargıya ilişkin görevlerini yerine getirmelerini ilgilendirdiği kadarıyla tarafsız hâkim imajlarının sürdürülebilmesi için ele aldıkları davalara ilişkin olarak en yüksek derecede sağduyu sergilemelilerdir (bk., yukarıda anılan, Olujić, § 59).
165. Öte yandan Mahkeme güçler ayrılığı ilkesinin giderek daha büyük bir önem teşkil etmesini ve yargının bağımsızlığının güvence altına alınmasının önemini göz önünde bulundurarak, başvuranın görev aldığı pozisyona benzer görevleri ifa eden hâkimlerin ifade özgürlüklerini kullanmalarına karşı uygulanan herhangi bir müdahalenin Mahkeme tarafından ayrıntılı bir inceleme yapılmasını gerektirdiğini vurgulamaktadır (bk. yukarıda anılan, Harabin (k.k.) 2004 ve yukarıda anılan Harabin, § 64). Ek olarak, yargı sisteminin işlevine ilişkin hususlar kamusal menfaati ilgilendiren konular kapsamına girmekle birlikte bu hususların tartışılması Sözleşme’nin 10. maddesince yüksek seviyede korunmaktadır (bk. ikisi de yukarıda anılan, Kudeshkina, § 86 ve Morice, § 128). Bir tartışmanın siyasi yönleri olsa dahi, bu kendi başına bir hâkimin bu hususta beyanda bulunmasının yasaklanması için yeterli değildir (bk. yukarıda anılan, Wille, § 67). Güçler ayrılığına ilişkin hususlar demokratik bir toplumda büyük bir önem teşkil etmektedir. Kamunun, bu hususlar hakkında bilgilendirilmesi yönünde meşru bir menfaatinin bulunması ile birlikte bu hususlar siyasi bir tartışma kapsamına girmektedir (bk. yukarıda anılan, Guja, § 88).
166. Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında davaya konu beyanların içinde yapıldığı şartları ve genel bağlamı göz önünde bulundurmalıdır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Morice, § 162). Mahkeme, söz konusu müdahaleyi davanın bütünü ışığında değerlendirmeli (bk. ikisi de yukarıda anılan Wille, § 63 ve Albayrak, § 40) ve başvuranın görev aldığı makamın önemini, başvuranın beyanlarını ve bu beyanların yapıldığı kapsamı ayrıca göz önünde bulundurmalıdır.
167. Son olarak, Mahkeme, özellikle yargı ve adaletin yerine getirilmesine ilişkin hususlardaki kamu tartışmalarına katılmak isteyen diğer hâkimler yönünden özgürlüğünün kullanılması halinde bir cezanın verileceği korkusunun yani “caydırıcı bir etkinin” yaratıldığını yinelemektedir (bk., yukarıda anılan, Kudeshkina, §§ 99-100). Toplumun tamamının zararına olan bu etki, aynı zamanda bir yaptırımın ya da cezalandırıcı bir tedbirin uygulanmasının orantılılığını ilgilendiren başka bir unsurdur (a.g.e., § 99).
(iii) Bu ilkelerin somut davaya uygulanması
168. Mahkeme, başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanırken alenen dile getirdiği görüşleri ve eleştirileri sonucunda davaya konu müdahalenin uygulandığını tespit ettiğini (bk. yukarıdaki 151. paragraf) yinelemektedir. Bu bağlamda, Mahkeme başvuranın Yüksek Mahkeme ve Ulusal Adalet Konseyi Başkanı sıfatıyla kanunlarda yapılacak olan reformlara ilişkin olarak görüşlerini dile getirdiğini gözlemlemektedir. Yargıyı etkileyen yasal reformlar hakkında alt derece mahkemelerinin fikirlerini toplayıp özetlemesinin ardından başvuranın bu konu hakkındaki kendi fikirlerini ifade etmesi sadece başvuranın hakları dâhilinde olmayıp aynı zamanda Ulusal Adalet Konseyi Başkanının bir görevidir (bk yukarıdaki 44. paragraf). Başvuran ayrıca bu yetkisini, Anayasa Mahkemesi önünde ilgili yasalara karşı çıkmak için kullanmış ve parlamento kurallarına uygun olarak iki farklı zamanda fikirlerini direkt olarak Parlamento önünde ifade edebilme imkânı olmuştur (bk. yukarıdaki 46. paragraf). Dolayısıyla, Mahkeme başvuranın ifa ettiği göreve özel bir önem atfetmektedir ve başvuranın görevleri ile işlevleri arasında yargıyı ve yargının bağımsızlığını etkileyebilecek yasal reformlara ilişkin fikirlerini dile getirmenin de dâhil olduğunu vurgulamaktadır. Bu kapsamda, Mahkeme Avrupa Konseyinin belgelerine atıfta bulunmaktadır. Bu belgelere göre, hâkimler yargının bağımsızlığını korumakla ve desteklemekle yükümlüdür (bk. yukarıdaki 81. paragrafta bahsedilen Hâkimlerin Magna Cartası’nın 3. paragrafı). Ayrıca, yine belgelere göre, hâkimler ve yargı, statülerini ve genel olarak yargı sisteminin işleyişini ilgilendiren yasaların hazırlanması sürecinde rol almalı ve onlara danışılmalıdır (bk. yukarıdaki 80. paragrafta bahsedilen Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi (CCJE) 3 (2002) No.lu Görüşü’nün 34. paragrafı ve yukarıdaki 81. paragrafta bahsedilen Hâkimlerin Magna Cartası’nın 9. paragrafı).
169. Bu bakımdan, Mahkeme başvuranın Yüksek Mahkemenin Başkanı olarak işlevlerinin niteliğinin yargı ile alakalı olmaktan daha çok yönetimsel nitelikte olduğu ve başvuranın görevine son verilmesinin “hâkimlerin görevine son veren yasalar yerine siyasi olarak atanan şahısların görevlerinden alınmasını düzenleyen yasalar ışığında değerlendirilmesi gerektiğini” öne süren Hükümet görüşünü ikna edici bulmamıştır. Zira durum öne sürüldüğü gibi olsaydı, makamlar başvuranın yargı reformlarına ilişkin olarak dile getirdiği görüşlerini meşru bir şekilde değerlendirebilecekti.
170. Somut dava, kamunun yargıya olan güveninin söz konusu olduğu ve kamu güveninin yıkıcı saldırılar karşısında korumanın gerekli olduğu diğer davalardan ayrılmalıdır (bk. ikisi de yukarıda anılan, Di Giovanni, § 81 ve Kudeshkina, § 86). Her ne kadar Hükümet yargı erkinin yetki ve bağımsızlığının korunması ihtiyacının mevcut olduğunu savunmuş olsa da, başvuran tarafından alenen dile getirilen görüşler ve beyanlar yargının diğer üyelerine karşı yapılmış bir saldırı olarak (kıyaslayınız: ikisi de yukarıda anılan, Di Giovanni ve Poyraz) veya halen derdest olan yargılamalara bakan yargı erkinin tutumlarına karşı yapılmış bir eleştiri olarak değerlendirilemez (bk., yukarıda anılan, Kudeshkina, § 94).
171. Başvuran, tam tersine, hepsi kamu menfaatini ilgilendiren konular hakkında yani, yargıyı etkileyen anayasal ve yasal reformlar, adli sistemin işleyişini ve reformunu ilgilendiren hususlar, hâkimlerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı ve hâkimlerin emeklilik yaşının düşürülmesi hususu hakkındaki görüşlerini ve eleştirilerini dile getirmiştir (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Kudeshkina, §§ 86 ve 94). Başvuranın beyanları mesleki bakış açısı çerçevesinde yapılan eleştiriden öteye geçmemiştir. Sonuç olarak, Mahkeme başvuranın görevinin ve açıkça genel kamu menfaatini ilgilendiren tartışma kapsamına giren beyanlarının, ifade özgürlüğünün yüksek derecede korunmasını, bu özgürlüğe karşı yapılacak herhangi bir müdahalenin sıkı bir denetime tabi tutulmasını ve bu doğrultuda davalı Devletin yetkililerine dar bir takdir payı tanınmasını gerektirdiği kanaatindedir.
172. Ek olarak, başvuran makamında hâkim olarak devam etmesine ve yeni Kúria’nın medeni bölümünün başkanı olarak görev almasına rağmen, başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevine seçildiği dönemde yürürlükte olan yasalar kapsamında belirlenen görev süresinin bitmesinden üç buçuk yıl önce başvuranın bu görevine son verilmiştir. Bu durum, yargının Devlet yetkilerinin bağımsız bir kolu olması ile çelişmektedir ve -Mahkemenin içtihadına, uluslararası ve Avrupa Konseyi belgelerine göre- yargının bağımsızlığının korunması için kilit unsurlardan biri olan hâkimlik teminatı ilkesi ile uyumlu değildir (Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi kapsamında Mahkemenin içtihadında bulunan hâkimlik teminatına ilişkin ilkeler için bk. Fruni/Slovakya, no. 8014/07, § 145, 21 Haziran 2011 ve Henryk Urban ve Ryszard Urban/Polonya, no. 23614/08, § 53, 30 Kasım 2010; uluslararası ve Avrupa Konseyi belgeleri için bk. yukarıdaki 72-79 ve 81-85. paragraflar; ayrıca yukarıdaki 70. paragrafta bahsedilen eski veri koruma denetimcisinin görevine erken olarak son verilmesi için bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Komisyon/Macaristan kararındaki Adalet Divanı’nın 8 Nisan 2014 tarihli kararı). Bu bilgiler ışığında, Hükümetin iddialarının aksine başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevine erken son verilmesi yargının bağımsızlığını sağlama amacına hizmet etmek yerine bu amaç ile çelişmekte olduğu sonucuna ulaşılabilir.
173. Ek olarak, başvuranın görev süresinin erken olarak sonlandırılması, hem başvuranın hem de diğer hâkimler ile mahkeme başkanlarının gelecekte yargıyı etkileyen yasal reformlar hakkında veya yargının bağımsızlığına ilişkin daha genel konular hakkında kamu tartışmalarına katılmaları konusunda “caydırıcı bir etkiye” sahiptir.
174. Son olarak, Sözleşme’nin 10. maddesi usul yönünden göz önünde bulundurulmalıdır (bk. yukarıdaki 161. paragrafta belirtilen içtihat). Sözleşme’nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğinin tespit edilmesine yol açan yukarıdaki mülahazalar ışığında, Mahkeme Sözleşme’nin 10. maddesinde belirtilen başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına karşı getirilen söz konusu kısıtlamalar ile birlikte bu kötüye kullanımlara karşı etkili ve yeterli güvenceler sağlanmadığı kanaatindedir.
175. Sonuç olarak, davalı Devlet tarafından öne sürülen gerekçelerin ilgili olduğu varsayılsa bile ulusal makamlara tanınan takdir payına rağmen bu gerekçeler, hakkında şikâyette bulunulan müdahalenin “demokratik bir toplumda gereklilik” kıstasına uyduğunu kanıtlama konusunda yeterli değildir.
176. Sonuç olarak, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİ İLE BAĞLANTILI OLARAK 13. MADDENİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
177. Başvuran, Daire önünde, Sözleşme’nin 10. maddesi ile bağlantılı olarak 13. maddesi kapsamında Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevinin erken sonlandırılmasına ilişkin olarak etkili ulusal hukuk yollarından mahrum bırakıldığından şikâyetçi olmuştur. Başvuran, bu şikâyetini Büyük Daire önünde açıkça dile getirmemiştir. Sözleşme’nin 13. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, söz konusu ihlal resmi bir hizmetin ifası için davranan kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahiptir.”
178. Hükümet, başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamında savunulabilir bir iddiasının olmamasından dolayı 13. maddenin somut davaya uygulanabilir olmadığını ileri sürmüştür.
179. Sözleşme’nin 6. maddesinin ihlal edildiği yönündeki tespitini göz önünde bulunduran Daire, başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi ile bağlantılı olarak 13. maddesi kapsamında öne sürdüğü şikâyete ilişkin bir hüküm vermenin gerekli olmadığı sonucuna varmıştır (bk. yukarıdaki 113. paragraftaki Daire kararı).
180. Mahkeme, Sözleşme’nin 13. maddesine göre Sözleşme kapsamında “savunulabilir” olarak değerlendirilen şikâyetlere ilişkin olarak bir hukuk yolunun ulusal kanunlarda öngörülmesi gerekliğini yinelemektedir (bk. Boyle ve Rice/Birleşik Krallık, 27 Nisan 1988, § 52, Seri A no. 131).
181. Ancak, Mahkeme, 13. maddeye ilişkin olarak Sözleşme’nin 6. maddesinin özel bir hüküm olduğunu ve 13. maddede belirtilen şartların aynı zamanda daha dar şartlar içeren 6. madde için de geçerli olduğunu not etmektedir (örneğin, bk: Kuznetsov ve Diğerleri/Rusya, no. 184/02, § 87, 11 Ocak 2007 ve Efendiyeva/Azerbaycan, no. 31556/03, § 59, 25 Ekim 2007). Mahkemenin Sözleşme’nin 6 § 1. maddesi kapsamındaki tespitleri (bk. yukarıdaki 122. paragraf) göz önünde bulundurulduğunda, bu şikâyet ayrı bir konuyu gündeme getirmemektedir (örneğin bk. yukarıda anılan, Oleksandr Volkov, § 189).
182. Sonuç olarak, Mahkeme Sözleşme’nin 10. maddesiyle bağlantılı olarak 13. madde kapsamında öne sürülen şikâyetin ayrı olarak incelenmesinin gerekli olmadığına karar vermiştir.
IV. SÖZLEŞME’NİN 6 § 1 ve 10. MADDELERİ İLE BAĞLANTILI OLARAK 14. MADDENİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
183. Daire önünde konuşan başvuran, siyasi yönden tartışmalı olan fikirlerini dile getirmesinden dolayı kendi durumuna benzer durumlarda olan makam sahiplerinden (diğer mahkeme başkanları, Anayasa Mahkemesi Başkanı) daha farklı bir muameleye tabi tutulduğu konusunda şikâyette bulunmuştur. Bu nedenle, başvuran kendisine karşı yöneltilen tedbirlerin “diğer kanaatler” temelinde yapılan ve adil olmayan bir ayrımcılık teşkil ettiğini öne sürmüştür. Başvuran Sözleşme’nin 6 § 1 ve 10. maddeleri ile bağlantılı olarak 14.maddeye dayanmıştır. Başvuran, bu şikâyetini Büyük Daire önünde açıkça dile getirmemiştir. Sözleşme’nin 14. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır.”
184. Hükümet, Sözleşme’nin 6. maddesinin somut davaya uygulanabilir olmadığından 6. madde ile bağlantılı olarak ele alınan 14. maddenin de uygulanabilir olmadığının değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Hükümete göre, başvuranın Sözleşme’nin 10. maddesi ile bağlantılı olarak 14. madde kapsamında öne sürdüğü şikâyet 10. madde çerçevesinde belirtilen şikâyet ile esasen aynıdır. Hükümet, her halükarda başvuranın Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevinin diğer hâkimlerden ve Parlamento tarafından seçilen diğer kamu görevlerinden farklı olduğunu not etmiştir. Hükümete göre, başvuranın kamu hukuku kapsamındaki statüsü daha çok görevlerinden alınmaları halinde mahkemeye erişim hakları bulunmayan Başbakan, Cumhurbaşkanı ve Anayasa Mahkemesi Başkanı görevleri ile daha çok mukayese edilebilir. Hükümet, Yüksek Mahkeme ya da daha alt derece mahkemelerinin hâkimlerinin görevlerinin ve işlevlerinin yargı sisteminde yapılan teşkilat değişikliklerinden ciddi bir şekilde etkilenmediğini ve bu nedenle başvuranın durumu ile kıyaslanamayacağını belirtmiştir.
185. Daire, Sözleşme’nin 10. ve 6 § 1 maddelerine ilişkin tespitlerini göz önünde bulundurarak, bu iki madde ile bağlantılı olarak ele alınan 14. madde kapsamında öne sürülen başvuranın şikâyetinin ayrıca incelenmesinin gerekli olmadığı kanaatine ulaşmıştır.
186. Büyük Daire, başvuranın Sözleşme’nin 14. maddesi kapsamında öne sürdüğü şikâyetin, esasen Mahkemenin daha önce 10. ve 6 § 1 maddeleri kapsamındaki incelediği şikâyetler ile aynı olduğuna karar vermiştir. Bu maddelere ilişkin ihlal tespitlerini (bk. yukarıdaki 122 ve 176. paragraflar) göz önünde bulunduran Büyük Daire, Dairenin vardığı karar gibi, Sözleşme’nin 14. maddesi kapsamında ayrı bir hususun gündeme getirilmediğine ve dolayısıyla bu madde kapsamında ayrı bir inceleme yapılmayacağına karar vermiştir (örneğin, bk. Otegi Mondragon/İspanya, no. 2034/07, § 65, AİHM 2011).
V. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
187. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme veya Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
A. Tazminat
188. Başvuran, Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevinin erken sonlandırılmasının ve bulunduğu görevin ücretine ilişkin geçmişe dönük mevzuatın yürürlüğe girmesinin bir sonucu olarak (bk. yukarıdaki 52. paragraf), Başkan olarak alabileceği maaşının ve bu makama ilişkin diğer menfaatler ile eski Yüksek Mahkeme Başkanı olarak görevinden sonra almaya hakkı olacağı menfaatleri (altı ay boyunca kıdem tazminatı ve hayatının sonuna kadar emeklilik maaşına ek) kaybettiğini iddia etmiştir. Başvuran, maddi tazminat talebinin 742.520 avroya tekabül ettiğini tespit etmiş ve bu detaylı hesaplamasını ibraz etmiştir. Başvuran, talep ettiği maddi tazminatının, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlali ile arasında açık bir nedensellik ilişkisi olduğunu savunmuştur.
189. Başvuran, ayrıca, görevine erken son verilmesinin bir sonucu olarak mesleki kariyerinin ve itibarının zarar gördüğünü ve büyük bir sıkıntı çektiğini öne sürmüştür. Başvuran, maddi zarara ilişkin olarak kendisine 20.000 avro tutarında adil tazmin ödenmesini talep etmiştir.
190. Hükümet başvuranın maaş kaybının 59.319 avroya tekabül ettiğine karşı çıkmasa da başvuran tarafından istenen adil tazminin aşırı olduğunu belirtmiştir. Hükümet, özellikle, başvuranın taleplerinin çoğunlukla Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi ile alakalı olduğunu ve bu madde kapsamındaki şikâyetlerin Daire tarafından kabul edilemez olarak beyan edildiğini not etmiştir.
191. Mahkeme, başvuran Yüksek Mahkeme Başkanlığı görevini belirlenen görev süresinin sonuna devam ettirseydi ve Sözleşme’nin ilgili maddeleri ihlal edilmeseydi başvuranın alabileceği maaşın ve menfaatlerin tam olarak ne kadar olacağı hakkında tahminde bulunmadan başvuranın maddi bir kayba uğramış olduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme, başvuranın bu kararda Sözleşme’nin ihlal edildiğinin tespit edilmesiyle tazmin olunamayacak derecede manevi zarara uğradığı görüşündedir. Önünde bulunan bilgiler ışığında hakkaniyet temelinde karar veren Mahkeme, başvurana tüm tazminat başlıkları altında ve başvurana yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere toplam 70.000 avro ödenmesinin makul olduğu sonucuna ulaşmıştır (bk. bu karara uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan, Kayasu, § 128).
B. Masraf ve giderler
192. Başvuran, Daire önündeki yargılamalar sırasında gerçekleşen masraf ve giderler için 153.532 avro ve Büyük Daire önündeki yargılamalar sırasında gerçekleşen (Büyük Daire Önündeki kamuya açık duruşmalar da dâhil olmak üzere) masraf ve giderlere ilişkin olarak ise 27.338,70 avro talep etmiştir. Başvuran, avukatının Mahkeme önündeki dava için hazırlandığı saatleri gösteren detaylı bir zaman çizelgesini ibraz etmiştir. Bu çizelgeye göre, Daire Önündeki yargılamalar kapsamında saat başı 190,50 avro olarak ücretlendirilmek üzere 669,5 saat hukuki hizmet verilmiş ve saati 63,50 avro olarak ücretlendirilmek üzere çeviri hizmetlerinin de dâhil olduğu 406,9 saat hukuk destek elemanı hizmeti verilmiştir; Büyük Daire önündeki yargılamalara ilişkin olarak ise aynı ücretlendirme politikasına tabi olmak üzere 135,6 saat hukuki hizmet ve 13,4 saat hukuk destek elemanı hizmeti sağlanmıştır. Başvuranın masraflar ve giderlere ilişkin olarak toplam 180.870,70 avro talep etmiştir.
193. Hükümet bu taleplere itiraz etmiştir. Hükümet, başvuran tarafından talep edilen masraf ve giderlerin Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında öne sürülen şikâyetler hakkındaki tazmin talepleri ile bağlantılı olmasından dolayı zorunlu olarak yapılmadığını ve makul olmadığını ileri sürmüştür. Hükümet, başvuranın Büyük Daire önündeki kamuya açık duruşmalara ilişkin olarak talep ettiği masraf ve giderlerin aşırı ve abartılmış olduğunu iddia etmiştir.
194. Mahkemenin içtihadına göre, bir başvuran, ancak masraf ve giderlerin fiilen ve zorunlu olarak yapıldığını ve miktar olarak makul olduğunu belgelendirebildiği takdirde, bunların geri ödenmesi hakkına sahiptir.
195. Somut davada Mahkeme, elinde bulunan belgeleri ve yukarıdaki kriterleri göz önünde bulundurarak, Mahkeme önünde oluşan masraf ve giderler için başvurana 30.000 avro ödenmesinin makul bulmuştur.
C. Gecikme Faizi
196. Mahkeme, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden hesaplanmasını uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,
1. On beşe karşı iki oyla, Sözleşme’nin 6 § 1 maddesinin ihlal edildiğine;
2. On beşe karşı iki oyla, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine,
3. Oy birliğiyle, Sözleşme’nin 10. maddesi ile bağlantılı olarak 13. madde kapsamında öne sürülen şikâyeti incelemeye gerek bulunmadığına;
4. Oy birliğiyle, Sözleşme’nin 6 § 1 ve 10. maddeleriyle bağlantılı olarak 14. maddenin kapsamındaki şikâyeti incelemeye gerek bulunmadığına;
5. On beşe karşı iki oy ile
(a) Davalı Devlet tarafından, başvuranlara, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin ulusal para birimine çevrilmek üzere:
(i) başvurana manevi ve maddi tazminat olarak, yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere, 70.000 avro (yetmiş bin bin avro) ödenmesine;
(ii) Masraf ve giderler için, başvurana yansıtılabilecek her türlü vergi hariç olmak üzere, 30.000 avro (otuz bin avro);
(b) yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktarlara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına;
6. Oy birliğiyle, başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce ve Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, 23 Haziran 2016 tarihinde İnsan Hakları Binasında Strazburg’da kamuya açık duruşma sırasında verilmiştir.
Johan Callewaert Luis López Guerra
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Sözleşme’nin 45 § 2 ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 74 § 2 maddesi uyarınca, bu karara, aşağıda yer alan ayrık görüşler eklenmiştir.
(a) Hâkim Pinto de Albuquerque ve Dedov’un müşterek mutabık görüşü;
(b) Hâkim Sicilianos’un mutabık görüşü;
(c) Hâkim Pejchal’ın ayrık görüşü;
(c) Hâkim Wojtyczek’in ayrık görüşü;