ictihat
AİHM - KORKUT VE TÜRKİYE ULUSLARARASI AF ÖRGÜTÜ / TÜRKİYE DAVASI, Dosya No : 61177/09, Tarih : 2023-05-09
# AİHM - KORKUT VE TÜRKİYE ULUSLARARASI AF ÖRGÜTÜ / TÜRKİYE DAVASI, Dosya No : 61177/09, Tarih : 2023-05-09
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ.
İKİNCİ BÖLÜM
KORKUT VE TÜRKİYE ULUSLARARASI AF ÖRGÜTÜ / TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru No. 61177/09)
KARAR
Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası (medeni yönü) • Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Başkanı’nın derneklerin yurt dışından alınan fonları kullanmadan önce idareye bildirmelerini gerektiren yasal bir hükme uyulmaması nedeniyle idari para cezasına mahkûm edilmesi • Ulusal mahkemeler tarafından yeterli bir şekilde gerekçelendirilmeyen kararlar
Sözleşme’nin 11. maddesi • Dernek Kurma Özgürlüğü • Öngörülebilir bir kanun tarafından öngörülmeyen müdahale
STRAZBURG
9 Mayıs 2023
İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli düzeltmelere tabi tutulabilir.
Korkut ve Türkiye Uluslararası Af Örgütü / Türkiye davasında,
Başkan
Arnfinn Bårdsen,
Hâkimler
Jovan Ilievski,
Egidijus Kūris,
Saadet Yüksel,
Lorraine Schembri Orland,
Frédéric Krenc,
Davor Derenčinović,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Hasan Bakırcı’nın katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde bulunan ve Türk hukukuna tabi bir dernek olan Türkiye Uluslararası Af Örgütü ve Türk vatandaşı olan Yakup Levent Korkut’un (“başvuranlar”) 12 Kasım 2009 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu başvuruyu (no. 61177/09),
Başvurunun Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi yönündeki kararı,
Tarafların görüşlerini dikkate alarak,
4 Nisan 2023 tarihinde kapalı oturumda gerçekleştirilen müzakerelerin ardından,
Söz konusu tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
GİRİŞ
Dava, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Başkanı hakkında, derneklerin yurt dışından aldıkları fonları kullanmadan önce idareye bildirmelerini gerektiren yasal bir hükme uyulmaması nedeniyle idari para cezasının verilmesi ile ilgilidir. Başvuranlar, yani Türkiye Uluslararası Af Örgütü ve söz konusu derneğin dönem Başkanı Yakup Levent Korkut, Sözleşme’nin 6, 11, 14. maddelerini ve Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ileri sürmektedir.
OLAY ve OLGULAR
Bakanlar Kurulunun izniyle 2002 yılında kurulan Türkiye Uluslararası Af Örgütü (“başvuran dernek”), merkezi Londra’da bulunan bir kuruluş olan, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesidir.
1962 doğumlu olan Yakup Levent Korkut (“başvuran”), olayların meydana geldiği dönemde başvuran derneğin Başkanı olarak görev yapmaktaydı. Başvuranlar, İstanbul Barosuna bağlı Avukatlar A. Yılmaz ve S. N. Yılmaz tarafından temsil edilmektedirler.
Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi olan, Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmektedir.
Dernekler hakkında yeni bir kanun (“Dernekler Kanunu” veya “5253 sayılı Kanun”), 23 Kasım 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu Kanun’un 21. maddesi ve Dernekler Yönetmeliği’nin 18. maddesi uyarınca, bir dernek, yabancı kaynaklı mali yardımları, bir yandan, bunların bankacılık ağından geçmesi ve diğer yandan, bu türden fonların miktarının kullanılmadan önce idareye bildirilmesi koşuluyla alabilmekteydi.
İstanbul Valiliği, 10 Ekim 2007 tarihinde, başvuran derneğin denetiminin yapılmasına karar vermiştir. Bu denetimin sonunda düzenlenen raporda, söz konusu derneğin faaliyetlerinde usulsüzlüklerin bulunduğu tespit edilmiştir. İlgili raporda özellikle, derneğin, 2006 ve 2007 yıllarında, yabancı kaynaklı fonları kullanılmadan önce Valiliğe bildirme yükümlülüğünü on altı defa gecikmeli olarak yerine getirdiği ve böylelikle Dernekler Kanunu’nun 21. maddesinin hükümlerini ihlal ettiği ifade edilmiştir. Söz konusu rapora göre, Uluslararası Af Örgütünün merkezinden yapılan on ödeme (ilgili girişimin denetim sırasında henüz tamamlanmadığı bir ödemenin dışında, bu ödemelerin tamamı gerçekleştirilmesinin ardından üç aydan daha az bir süre sonra bildirilmiştir), Norveç Uluslararası Af Örgütünden yapılan dört ödeme (geriye bunlardan yalnızca birinin denetim sırasında bildirilmesi kalmaktadır ve diğer üçü gerçekleştirilmesinin ardından bir aydan daha az bir süre sonra bildirilmiştir) ve yurt dışında ikamet eden kişilerden yapılan iki ödeme (bunlar gerçekleştirilmesinin ardından bir aydan daha az bir süre sonra bildirilmiştir) söz konusudur. İlgili rapor, derneğin Başkanı hakkında, böylelikle tespit edilen ihlallerden her biri için Dernekler Kanunu’nun 32. maddesinin 1. fıkrasının I) bendi uyarınca, idari para cezasının verilmesini tavsiye etmiştir.
İstanbul İl Dernekler Müdürlüğü, 19 Kasım 2007 tarihli yazıyla, Valiliğe, yukarıda belirtilen denetim raporundan, başvuran derneğin 2006 yılında beş defa ve 2007 yılında on bir defa olmak üzere, Dernekler Kanunu’nun 21. maddesini ihlal edecek bir şekilde, yurt dışından gelen fonları kullanılmasından sonra bildirdiğinin anlaşıldığı yönünde bilgi vermiştir. İstanbul İl Dernekler Müdürlüğü, derneğin Başkanı hakkında, söz konusu dönemde geçerli olan döviz kuruna göre, 9.246 Türk lirası, yani yaklaşık 5.283 avro tutarında idari para cezasının verilmesini talep etmiştir.
İstanbul Valiliği, ilgiliye 9 Ocak 2008 tarihinde tebliğ edilen kararla, başvuran derneğin Başkanı olarak, Y. L. Korkut hakkında, yukarıda belirtilen denetim raporunda tespit edilen on altı usulsüzlük nedeniyle yukarıda ifade edilen miktarda idari para cezasının verilmesine karar vermiştir.
İstanbul İl Dernekler Müdürlüğüne 21 Ocak 2008 tarihinde gönderilen yazıyla, başvuran bu karara itiraz etmiştir. Başvuran, bu yazıda, başvuran derneğin uluslararası hükümet dışı bir kuruluş olduğunu ve genel masraflarının büyük ölçüde Uluslararası Af Örgütünün uluslararası merkezi veya derneğin yurt dışındaki ulusal şubeleri tarafından ödenen mali yardımlarla karşılandığını ifade etmiştir. Başvuran, başvuran derneğin yabancı kaynaklı mali yardımları bildirme yükümlülüğüne öngörülen süreler içinde uyduğunu ve Dernekler Kanunu’na ilişkin bir ihlalin yalnızca biri, Norveç Uluslararası Af Örgütünden yapılan 10 Şubat 2006 tarihli ödeme ve diğeri, Uluslararası Af Örgütünün merkezinden yapılan 27 Haziran 2006 tarihli ödeme olmak üzere, Valiliğe gecikmeli olarak tebliğ edilen iki ödeme hakkında gözlemlenebileceğini eklemiştir. Başvuran sonuç olarak, kendisi hakkında verilen idari para cezasının yasaya aykırı olduğunu belirtmiştir.
İstanbul Valiliği, 30 Ocak 2008 tarihli yazıyla, başvurana, ihtilaf konusu para cezasının mevzuata uygun olduğu ve ulusal mahkemeler nezdinde bu cezaya itiraz etme hakkına sahip olduğu yönünde bilgi vermiştir.
Başvuran, 7 Şubat 2008 tarihinde, söz konusu para cezasının miktarının tamamını ödemiştir.
Başvuran, 8 Şubat 2008 tarihinde, İstanbul İdare Mahkemesine başvurarak, söz konusu para cezasının iptaline yönelik dava açmıştır. Başvuran aynı zamanda, bir duruşmanın yapılmasını talep etmiştir.
İstanbul İdare Mahkemesi, 25 Şubat 2008 tarihinde, davanın esasını incelemeye yetkili olmadığına karar vermiştir.
Bu yetkisizlik kararının ardından, Y. L. Korkut, 27 Haziran 2008 tarihinde İstanbul Sulh Ceza Mahkemesine (“Sulh Ceza Mahkemesi”) başvurmuş ve söz konusu idari para cezasının iptaline yönelik dava açmıştır. Y. L. Korkut, Valiliği, özellikle bu para cezasının verilmesine neden olan yabancı yardımların tarih ve miktarlarını belirtmemekle suçlamıştır. Y. L. Korkut aynı zamanda, başvuran derneğin 2006 ve 2007 yıllarında, yabancı kaynaklardan aldığı otuz beş mali yardımı bildirerek, Dernekler Kanunu’nun 21. maddesi tarafından öngörülen yükümlülüğü on üç defa yerine getirdiğini belirtmiştir. Y. L. Korkut öte yandan, önceden bildirme yükümlülüğünün, ihtilaf konusu yaptırıma neden olan fonların Uluslararası Af Örgütünün merkezinden veya derneğin yurt dışındaki ulusal şubelerinden geldiği gerekçesiyle, bu fonların durumu hakkında uygulanmadığını ileri sürmüştür. Y. L. Korkut, derneğin yalnızca bir banka hesabına sahip olması nedeniyle, yurt dışından aldığı fonların kullanılmadan önce bildirilmesinin uygulamada neredeyse imkânsız olduğunu eklemiştir. Y. L. Korkut son olarak, kendisi hakkında idari para cezasının verilmesi yönündeki kararın söz konusu duruma ilişkin ayrıntılı bir incelemeye dayanmadığını ve makul veya orantılı olmadığını belirtmiştir.
Sulh Ceza Mahkemesi, 23 Ekim 2008 tarihinde, İstanbul Valiliğinden, başvuranın davasına ilişkin olarak görüşlerini ve ilgili hakkında ihtilaf konusu para cezasının verilmesine karar vermek için dayandığı bütün belgelerin bir nüshasını kendisine sunmasını talep etmiştir.
İstanbul Valiliği, 20 Kasım 2008 tarihinde, Sulh Ceza Mahkemesine şu belgeleri sunmuştur: Başvuran derneğin tabi tutulduğu denetimin sonunda düzenlenen raporun bir nüshası, başvuran hakkında idari para cezasının verilmesine ilişkin karar tutanağı ve bu para cezasının ilgiliye tebliğ edildiğini gösteren belgeler. Bu belgeler, başvuranlara iletilmemiştir. Hükümet, idarenin Sulh Ceza Mahkemesi nezdinde yürütülen yargılama sırasında davanın esası hakkında herhangi bir görüş dile getirmediğini belirtmiştir.
Sulh Ceza Mahkemesi, 5 Aralık 2008 tarihinde, İstanbul Valiliği tarafından iletilen belgelere dayanarak, başvuranın davasını reddetmiştir. Sulh Ceza Mahkemesi, başvuran derneğin hesabına yurt dışından aktarılan ve bildirilmemesinin ihtilaf konusu idari para cezasıyla cezalandırıldığı fonların Dernekler Kanunu’nun 21. maddesinin uygulama alanına girdiğini belirtmiştir. Aynı mahkeme, bu maddede belirtilen gerekliliğin derneklerin yurt dışından gelen fonları kullanabilme şekline ilişkin herhangi bir kısıtlama öngörmediğini ve derneklerin muhasebesinin şeffaflığını sağlamayı amaçladığını gözlemlemiştir. Söz konusu mahkeme aynı zamanda, birçok usulsüzlük nedeniyle karar verilen söz konusu yaptırımın belirtilen amaçla orantılı olduğu kanısına varmıştır. Bu kararın ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“İdare, görüşlerini dile getirmeye ve yararlı belgeler sunmaya davet edilmiştir. Böylelikle oluşturulan dosyadan, idari yaptırımlara Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesinin tabi tutulduğu denetimin ardından İl Dernekler Müdürlüğü tarafından düzenlenen 10 Ekim 2007 tarihli 183 no.lu raporun incelenmesinin ardından karar verildiği anlaşılmaktadır. Sonuç olarak, idari yaptırım, usul kurallarına ve kanuna uygundur.”
Y. L. Korkut, 27 Mart 2009 tarihinde, Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde bu karara karşı başvuruda bulunmuştur. Y. L. Korkut, Ağır Ceza Mahkemesine sunduğu ve Hükümete göre, Sulh Ceza Mahkemesine sunmadığı belgelere dayanarak, Sulh Ceza Mahkemesinin yalnızca denetim raporunda varılan sonuçlara göre kararını verdiğini ve herhangi bir araştırma yapmadığını veya diğer ilgili unsurları toplamadığını ileri sürmüştür. Halbuki Y. L. Korkut’a göre, Sulh Ceza Mahkemesinin başvuran derneğin bankacılık işlemlerine ilişkin belgeleri elde etmesi ve yukarıda belirtilen raporda varılan sonuçların denetlenmesi amacıyla bir bilirkişi incelemesinin yapılmasına karar vermesi gerekmekteydi. Başvuran, bildirim yükümlülüğüne uyduğunu ve yalnızca yurt dışından gelen iki fon aktarımının muhtemelen sorgulanabileceğini ifade etmiştir. Başvuran, yabancı kaynaklı fonların bir banka hesabına aktarılma şeklinde derneğin hesabına yatırıldığını iddia etmiş ve ilke olarak, bu fonların, kendi ifadesine göre, esasen derneğin bazı mevcut masraflarının ödenmesini sağlaması nedeniyle, gerçekte kullanıldıkları tarihin tespit edilmesinin çok zor olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran, ihtilaf konusu idari para cezasının verilmesine neden olan yabancı yardımların tarih ve miktarlarının söz konusu para cezalarına ilişkin belgelerde belirtilmediğini yeniden ifade etmiştir. Başvuran özellikle, İstanbul İl Dernekler Müdürlüğünün, uluslararası kuruluşların ulusal şubelerine -başvuran derneğin durumunda olduğu gibi-, uluslararası merkezlerinden gelen fonları kullanmadan önce bildirme yükümlülüğü getirmediğini eklemiştir. Başvuran, bu iddiayı desteklemek amacıyla, uluslararası merkezinden Türkiye Şubesine aktarılan ve bazı mevcut masrafları ödemeye yönelik olan fonların rejimine ilişkin olarak yukarıda belirtilen derneğin kendisine sorduğu bir soruya cevap olarak İstanbul İl Dernekler Müdürlüğü tarafından Türkiye Açık Toplum Vakfına (uluslararası bir vakfın ulusal şubesi) gönderilen 31 Ekim 2006 tarihli bir yazıyı sunmuştur: Söz konusu Müdürlük, bu yazıda, bu türden fonların önceden bildirme yükümlülüğüne tabi olmadığını ifade etmiş ve yalnızca yabancı kaynaklı fonların üçüncü kişilere ödeme yapılması amacıyla uluslararası bir derneğin ulusal şubesine aktarılması halinde, bu fonların 5253 sayılı Kanun’un 21. maddesi uyarınca bildirilmesinin uygun olduğunu eklemiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi, başvurana 2 Temmuz 2009 tarihinde tebliğ edilen 15 Haziran 2009 tarihli kararla, ilgilinin davasını reddetmiş ve 5 Aralık 2008 tarihli kararı onaylamıştır. Söz konusu karar, böylelikle kesinleşmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, ilgili tarafından ileri sürülen iddialar hakkında karar vermeksizin, bu kararın usul kurallarına ve kanuna uygun olduğunu belirtmiştir.
İLGİLİ ULUSAL VE ULUSLARARASI HUKUKİ ÇERÇEVE VE UYGULAMASI
4 KASIM 2004 TARİHLİ 5253 SAYILI DERNEKLER KANUNU
5253 sayılı Kanun’un 5. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“Yabancı dernekler, Dışişleri Bakanlığının görüşü alınmak suretiyle İçişleri Bakanlığının izniyle Türkiye’de (...), temsilcilik veya şube açabilir, dernek veya üst kuruluş kurabilir veya kurulmuş dernek veya üst kuruluşlara katılabilirler.”
5253 sayılı Kanun’un 19. maddesinin ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir:
“Dernekler, yılsonu itibarıyla faaliyetlerini, gelir ve gider işlemlerinin sonuçlarını düzenleyecekleri beyanname ile her yıl Nisan ayı sonuna kadar mülkî idare amirliğine vermekle yükümlüdürler. Beyannamenin düzenlenmesine ilişkin esas ve usuller yönetmelikte düzenlenir.
Gerekli görülen hallerde, derneklerin tüzüklerinde gösterilen amaçlar doğrultusunda faaliyet gösterip göstermedikleri, defterlerini ve kayıtlarını mevzuata uygun olarak tutup tutmadıkları İçişleri Bakanı veya mülkî idare amiri tarafından kamu görevlilerine denetletilebilir. (...)
Denetim sırasında, suç teşkil eden fiillerin tespit edilmesi hâlinde, mülkî idare amiri durumu derhal Cumhuriyet savcılığına ve derneğe bildirir.
(...)”
Aynı Kanun’un 21. maddesi, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olduğu şekliyle aşağıdaki gibidir:
“Dernekler, mülkî idare amirliğine önceden bildirimde bulunmak şartıyla yurt dışındaki kişi, kurum ve kuruluşlardan (...) nakdî yardım alabilirler. Bildirimin şekli ve içeriği yönetmelikte düzenlenir. Nakdî yardımların bankalar aracılığıyla alınması zorunludur.”
Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olduğu şekliyle, aynı Kanun’un 32. maddesinin 1. fıkrasının l) bendi aşağıdaki şekildedir:
“Bu Kanuna aykırı davranışlara uygulanacak cezalar aşağıda belirtilmiştir:
l) 21, 22, 23 ve 24üncü maddelerde belirtilen bildirim yükümlülüğünü (...) yerine getirmeyen dernek yöneticileri beşyüzmilyon lira idarî para cezası ile cezalandırılır.”
Bu madde, 5253 sayılı Kanun’un 21. maddesinde belirtilen bildirim yükümlülüğüne uyulmamasının para cezası veya üç aya kadar hapis cezasıyla cezalandırılmasını öngören, 23 Ocak 2008 tarihli 5728 sayılı Kanun tarafından değiştirilmiştir. Bununla birlikte, bu hükümler, söz konusu suçla ilgili olarak, idari para cezası şeklini alan bir yaptırımı yeniden düzenleyen, 27 Aralık 2020 tarihli 7262 sayılı Kanun tarafından yürürlükten kaldırılmıştır.
30 MART 2005 TARİHLİ VE 5326 SAYILI KABAHATLER KANUNU
5326 sayılı Kanun’un 27. maddesi uyarınca, yetkili Sulh Ceza Mahkemesi nezdinde idari para cezasına itiraz edilmesi mümkündür. Bu türden durumlarda Sulh Ceza Mahkemesinin yapması gereken yargısal denetimin aşamalarını belirten, bu Kanun’un 28. maddesinin mevcut davayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“(...)
2) [İdari para cezasına karşı] başvurunun usulden kabulü halinde, mahkeme dilekçenin bir örneğini ilgili kamu kurum ve kuruluşuna tebliğ eder.
3) İlgili kamu kurum ve kuruluşu, başvuru dilekçesinin tebliği tarihinden itibaren en geç onbeş gün içinde mahkemeye cevap verir. Başvuru konusu idarî yaptırıma ilişkin işlem dosyasının tamamının bir örneği, cevap dilekçesi ile birlikte mahkemeye verilir. (...)
4) Mahkeme, başvuruda bulunan kişilere [cevap] dilekçesinin bir örneğini tebliğ eder.
Talep üzerine veya resen tarafları çağırarak (...) dinleyebilir.
(...)
7) Mahkeme, ilgilileri dinledikten ve bütün delilleri ortaya koyduktan sonra (...) tarafa son sözünü sorar.
(...)”
Söz konusu Kanun’un 29. maddesi uyarınca, Sulh Ceza Mahkemesinin kararına karşı itirazda bulunmak mümkündür. Bununla birlikte, bu türden bir itirazın incelenmesi, duruşmasız olarak, dosyada bulunan unsurlara dayanılarak yapılmaktadır.
DERNEKLER YÖNETMELİĞİ
25772 sayılı Dernekler Yönetmeliği, Resmi Gazete’de 31 Mart 2005 tarihinde yayımlanmıştır. Söz konusu Yönetmeliğin 18. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Bildirim Yükümlülüğü
“Dernekler ile Kanunun 5 inci maddesi kapsamında faaliyet izni verilen yabancı dernekler ile yabancı vakıflar ve kâr amacı gütmeyen kuruluşlar, mülki idare amirliğine önceden bildirimde bulunmak şartıyla yurt dışındaki kişi, kurum ve kuruluşlardan ayni ve nakdi yardım alabilirler. Nakdi yardımların bankalar aracılığıyla alınması ve kullanılmadan önce bildirim şartının yerine getirilmesi zorunludur.”
9 Temmuz 2020 tarihinde yapılan bir değişikliğin ardından, 25772 sayılı Yönetmeliğin 18. maddesine şu paragraf eklenmiştir:
“Yabancı dernekler ile yabancı vakıfların ve kâr amacı gütmeyen kuruluşların şube ve temsilciliklerinin genel merkezinden aldığı paralar da aynı usulle bildirime tabidir [birinci fıkrada öngörülen].”
ANAYASA MAHKEMESİNİN İLGİLİ İÇTİHADI
Hükümet, kendi görüşleri bağlamında, Anayasa Mahkemesinin idari para cezasının verilmesini mülkiyet hakkı açısından incelediği birçok davaya atıfta bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi, Züliye Öztürk kararında (no. 2014/1734, 14 Eylül 2017), başvuran hakkında idari para cezasının verilmesinin, alt mahkemelerin ihtilaf konusu para cezasının ilgiliye tebliğ edilip edilmediği hususunu ayrıntılı bir yargısal denetime tabi tutmamaları nedeniyle, ilgilinin mülkiyet hakkını kullanmasına yönelik aşırı bir müdahale olarak incelendiği sonucuna varmıştır. Buna karşın, Anayasa Mahkemesi, A.D. kararında (no. 2015/10393, 9 Ocak 2019), benzer bir tedbirin tabi tutulduğu yargısal denetiminin yeterince ayrıntılı olduğu kanaatine varmış ve sonuç olarak, mülkiyet hakkının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
Sulh Ceza Mahkemesi huzurunda herhangi bir duruşmanın yapılmamasına ilişkin olarak, Anayasa Mahkemesi, bu nitelikteki mahkemelerin bu şekilde davranabileceklerini kabul etmiştir. Kırmızı GAA İnşaat Turizm Gıda Sanayi ve Tic. Ltd. Şti kararında (no. 2013/2370, 14 Eylül 2017), Anayasa Mahkemesi, öte yandan başvuranın bir duruşmanın yapılmasını talep etmemesi hususunu dikkate alarak, söz konusu davada, dosyaya ve tarafların yazılı görüşlerine ilişkin bir incelemenin tatmin edici bir şekilde çözüm getirmek için yeterli olmadığı, hukuki veya olgusal bir sorunun ileri sürülmemesi nedeniyle, idari para cezalarının iptaline yönelik bir yargılama kapsamında bir duruşmanın yapılmasının gerekli olmadığı sonucuna varmıştır. Buna karşın Anayasa Mahkemesi, ilgilinin gerekçeli bir karar elde etme hakkının ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Bununla birlikte, Durmaz Oto. Petrol Ürünleri İnş. San. ve Tic. Ltd. Şti kararında (3) (no. 2014/929, 10 Haziran 2015) olduğu gibi yukarıda belirtilen kararda da Anayasa Mahkemesi, başvuranların daha önce dosyalardaki belgelerin tamamına erişim sağladıkları ve idare tarafından sunulan belgelerin ilgililere iletilmemesinin taraflar arasındaki adil dengeyi bozacak nitelikte olmadığı kanısına vararak, ilgililerin adil yargılanma hakkının ihlal edilmediği sonucuna varmıştır. Bu içtihattan, Anayasa Mahkemesinin kendisi huzurunda adil yargılanma hakkının ihlalinden şikâyet edilmesi durumunda, başvuranların dosyadaki unsurlar, savunma tarafının iddiaları ve ek belgeler hakkında yeterince bilgi edinmeleri nedeniyle, silahların eşitliği ve çekişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edilmediği kanısına vardığı anlaşılmaktadır.
Anayasa Mahkemesinin dernek kurma özgürlüğü hakkına ilişkin içtihadıyla ilgili olarak, Hükümet, Anayasa Mahkemesinin bir derneğin dağıtılmasının bu hakkın ihlaline neden olmadığı, Hint Aseel Hayvanları Koruma ve Geliştirme Derneği ve Hikmet Neğuç kararına (no. 2014/4711, 22 Şubat 2019) atıfta bulunmaktadır.
HÜKÜMET TARAFINDAN SUNULAN YAPTIRIM ÖRNEKLERİ
Hükümet, derneklerin 5253 sayılı Kanun’un 21. maddesinde öngörülen bildirim yükümlülüğüne uyulmaması nedeniyle cezalandırıldıklarını gösteren birçok belge sunmuştur. Bununla birlikte, bu belgelerin hiçbiri, mevcut davada olduğu gibi, bir derneğin uluslararası merkezinden bu derneğin Türkiye şubesine aktarılan mali yardımla ilgili değildir. Öte yandan, Ankara Vali Yardımcılığının 8 Temmuz 2020 tarihli yazısından, merkezi yurt dışında bulunan hükümet dışı herhangi bir kuruluşun söz konusu yükümlülüğe uyulmaması nedeniyle cezalandırılmadığı anlaşılmaktadır.
ULUSLARARASI METİNLER
Hükümet, kendi görüşleri bağlamında, bir yandan Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 31 Ekim 2003 tarihli 58/4 sayılı Kararı ile kabul edilen Yolsuzluğa Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ve diğer yandan, 8 Kasım 1990 tarihinde imzaya açılan ve 1 Eylül 1993 tarihinde yürürlüğe giren, suç gelirlerinin aklanması, tespit edilmesi, bunlara el konulması ve müsadere edilmesine ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin (141 sayılı Antlaşma) ilgili hükümlerine atıfta bulunmuştur. Hükümet aynı zamanda, Mali Eylem Görev Gücünün (FATF) tavsiyelerine atıfta bulunmuştur.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
HÜKÜMET TARAFINDAN İLERİ SÜRÜLEN GECİKMEYE İLİŞKİN İLK İTİRAZ HAKKINDA
Hükümet, başvuranların Mahkeme İç Tüzüğü’nün 47. maddesinin hükümlerine uymamaları nedeniyle, başvurunun kabul edilemez olduğu kanaatindedir. Hükümet, başvuranların temsilcilerinden biri tarafından 12 Kasım 2009 tarihinde Mahkemeye gönderilen -eksiz bir sayfalık belge- yazının İç Tüzüğün 47. maddesinde sıralanan unsurları içermediğini ve bu yazıya başvuranlar tarafından imzalanan bir yetki belgesinin eklenmediğini belirtmektedir. Hükümete göre, yalnızca 25 Şubat 2010 tarihinde, usulüne uygun bir başvuru başvuranlar tarafından sunulmuştur. Dolayısıyla, başvuranların şikâyetlerine konu edilen yargılamanın 15 Haziran 2009 tarihinde verilen ve 2 Temmuz 2009 tarihinde başvuranlara tebliğ edilen, Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesinin özet kararıyla tamamlanması nedeniyle, ilgililer, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası tarafından öngörülen altı ay süre kuralına uymamışlardır. Hükümet, avukatların Mahkemeye başvuruda bulunmalarına izin veren yetki belgesinin 22 Ocak 2010 tarihinde imzalandığını eklemektedir.
Başvuranlar, başvurunun Mahkemeye gönderdikleri birinci yazının tarihi olan 12 Kasım 2009 tarihinde sunulduğunun kabul edilmesi gerektiğini ifade etmektedirler. Başvuranlar, bu yazıda bulunan unsurların İç Tüzük tarafından söz konusu dönemde öngörülen koşulları yerine getirdiğini ve ardından, Mahkeme tarafından belirlenen süre içinde usulüne uygun olarak tamamlanan bir başvuru formunu sunduklarını belirtmektedirler.
Mahkeme, 12 Kasım 2009 tarihinde gönderilen bir yazıda, başvuranların temsilcilerinin müvekkilleri hakkındaki bilgileri, davanın bir özetini ve ilgililerin Sözleşme kapsamında Türkiye hakkında sundukları şikâyetlerin bir özetini Mahkemeye gönderdiklerini gözlemlemektedir. Temsilciler, bu yazıda, en kısa sürede bir başvuru formunu sunacaklarını belirtmişlerdir. Mahkeme, başvuranlara açıklayıcı bir özetin eklendiği, 1 Aralık 2009 tarihli yazıyla cevap vermiştir. Mahkeme, söz konusu yazıda, özellikle şu hususları ifade etmiştir:
“Tamamlanan başvuru formunu ve ilgili bütün belgeleri, mevcut yazının tarihinden itibaren sekiz haftalık bir süre içinde, en geç 26 Ocak 2010 tarihine kadar bize gönderiniz. Şayet bu süreye riayet etmezseniz, başvurunun sunulma tarihi olarak kabul edilen tarih, birinci bildirimizin yapıldığı tarih değil, tamamlanan başvuru formunun bildirilme tarihi olacaktır.”
Mahkeme, usulüne uygun olarak doldurulan söz konusu formu 25 Ocak 2010 tarihinde (posta damgasının tarihi) almış ve başvuruyu kaydetmiştir.
Mahkeme, değerlendirilen dönemde uygulanabilir olduğu şekliyle kendi içtihadına göre, başvurunun genel olarak, usulüne uygun olarak doldurulan bir başvuru formunun daha sonra Mahkeme tarafından belirlenen sürelerde sunulması koşuluyla (örnek olarak bk. Kemevuako/Hollanda (k.k.), no. 65938/09, §§ 19-20, 1 Haziran 2010), başvuranın Mahkemeye başvurma niyetini belirten ve hatta başvurunun niteliğini özet olarak açıklayan, ilgilinin sunduğu birinci bildirimin tarihinde yapıldığının varsayıldığını hatırlatmaktadır (Oliari ve diğerleri/İtalya, no. 18766/11 ve 36030/11, § 89, 21 Temmuz 2015, ileri sürülen atıflarla birlikte). Bu dönemde faks ile gönderilen bir yazı şeklini alabilen söz konusu birinci bildirim, ilke olarak, altı aylık sürenin işlemesini durdurmuştur (yukarıda anılan Oliari ve diğerleri kararı, § 89).
Mevcut davada, başvuranların Mahkemeye başvurma niyetlerini ve başvurularının konusunu belirten birinci yazı, 12 Kasım 2009 tarihinde ilgililerin temsilcilerinden biri tarafından gönderilmiştir. Bunların ardından, Yazı İşleri Müdürlüğü tarafından verilen talimatlara uygun olarak, usulüne uygun şekilde tamamlanan bir başvuru formu gönderilmiştir (yukarıda 31. paragraf). Dolayısıyla, başvurunun sunulma tarihi, 12 Kasım 2009 tarihidir. Bu nedenle, kesinleşmiş ulusal karar tarihinden itibaren altı ay süre kuralına uyulmaması nedeniyle, Mahkeme, Hükümet tarafından ileri sürülen gecikmeye ilişkin itirazı reddetmektedir.
SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran dernek ve bu derneğin Başkanı başvuran, yine başvuranın sonunda idari bir suçtan suçlu bulunduğu yargılama bağlamında adilliğe ilişkin güvencelere, bilhassa silahların eşitliği ve çekişmeli yargılama ilkelerine uyulmadığını iddia etmektedir. İlgililer özellikle, mahkeme kararlarının gerekçelendirilmemesinden, karşı tarafça dosyaya eklenen belge ve görüşlerin iletilmemesinden ve bir duruşmanın yapılmamasından şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, mevcut davada Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedirler ve bu hükmün mevcut davayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes davasının, (...) cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık ve hakkaniyete uygun olarak (...) görülmesini isteme hakkına sahiptir. (...)”
Mahkeme, öncelikle, başvuran derneğin iç hukuktaki yargılamaya resmi olarak taraf olmadığını gözlemlemektedir. Bununla birlikte, mevcut davada, başvuranın Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesinin Başkanı olması nedeniyle ve derneklerin yurt dışından aldıkları fonları kullanmadan önce idareye bildirmelerini gerektiren yasal bir hükme uyulmaması sebebiyle başvuran hakkında idari para cezasının verildiğini göz ardı etmemek gerekmektedir (Panetta/İtalya, no. 38624/07, § 37, 15 Temmuz 2014, kararıyla karşılaştırınız). Nitekim Dernekler Kanunu’nun 32. maddesinin 1. fıkrasının l) bendi, derneklerin yöneticilerini bu Kanun’un 21. maddesinde öngörülen yükümlülüğe uyulmaması nedeniyle sorumlu kılmaktadır (yukarıda 22. paragraf). Dolayısıyla, mevcut davada gerektiği üzere, Mahkeme iki başvuranın şikâyetlerini Sözleşme’nin 6. maddesi açısından birlikte inceleyecektir.
Kabul Edilebilirlik Hakkında
Hükümet, biri iç hukuk yollarının tüketilmemesi ve diğeri, konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmazlık olmak üzere, iki kabul edilemezlik itirazını ileri sürmektedir.
İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi Hakkında
Hükümet, başvuranların karşı tarafça dosyaya sunulan belge ve görüşlerin iletilmemesine ve bir duruşmanın yapılmamasına ilişkin şikâyetlerini ulusal mahkemeler nezdinde ileri sürmediklerini iddia etmektedir.
Başvuranlar, 27 Mart 2009 tarihli itiraz dilekçelerinin ikinci paragrafında, ilk derece mahkemesinin idarenin görüşünün kendisine iletilmesinin hemen ardından ve ek ayrıntılı bir araştırma yürütmeksizin kararını vererek, açıkça yasaya aykırı ve keyfi bir şekilde karar verdiğini ileri sürdüklerini ifade etmektedirler.
Mahkeme, başvuranların 27 Mart 2009 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde sundukları başvuru çerçevesinde, şüphesiz Sulh Ceza Mahkemesinin izlediği gerekçeye itiraz ettiklerini ve söz konusu mahkemeyi, yetkili makamların haklarında idari para cezası uygulamak için verdikleri kararı ayrıntılı bir yargısal denetime tabi tutmamakla suçladıklarını tespit etmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme, başvuranların söz konusu başvuru bağlamında, karşı tarafça dosyaya eklenen belge ve görüşlerin iletilmemesine ve bir duruşmanın yapılmamasına ilişkin şikâyetlerini özünde dahi olsa ileri sürmediklerini gözlemlemektedir. Halbuki 5326 sayılı Kanun’un 28. maddesinin Sulh Ceza Mahkemesine, başvuranlara idarenin görüşlerinin bir nüshasını iletme yükümlülüğü getirdiğini ve söz konusu mahkeme açısından talep üzerine veya resen bir duruşmanın yapılması imkânını öngördüğünü kaydetmek gerekmektedir. Dolayısıyla, ilgililer tarafından seçilen hukuk yolunun yukarıda belirtilen şikâyetlerin giderilmesini sağlayabilecek nitelikte olmadığını düşündüren herhangi bir unsur bulunmamaktadır.
Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, başvuranların şikâyetlerinin karşı tarafça dosyaya eklenen belge ve görüşlerin iletilmemesi ve bir duruşmanın yapılmamasıyla ilgili olması nedeniyle, Hükümet tarafından ileri sürülen iç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin itirazı kabul etmekte ve sonuç olarak, başvurunun bu kısmını iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddetmektedir.
Sözleşme’nin 6. Maddesinin Uygulanabilirliği Hakkında
Hükümet, Sözleşme’nin 6. maddesinin cezai ve medeni yönlerinin uygulanabilir olmamasına ilişkin ilk itirazını ileri sürmektedir. Hükümet, ulusal mahkemeler nezdindeki yargılamanın başvuranlar hakkında yöneltilen “cezai alandaki bir suçlama” ile ilgili olmadığını iddia etmektedir. Hükümet, 5253 sayılı Kanun’un 21. maddesi tarafından öngörülen suçun açıkça iç hukukta “idari” olarak nitelendirildiğini ve bu suçun idari bir organ tarafından idari yargılamanın sonunda cezalandırılabileceğini belirtmektedir.
Başvuranlar, bu hususta herhangi bir görüş sunmamışlardır.
Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası anlamında “cezai alandaki suçlamanın” özerk bir kavram olduğu yönündeki yerleşik içtihadını hatırlatmaktadır. “Cezai alandaki bir suçlamanın” varlığı, genellikle “Engel kriterleri” olarak adlandırılan üç kritere dayanılarak değerlendirilmelidir (Engel ve diğerleri/Hollanda, 8 Haziran 1976, § 82, A serisi no. 22). Bu kriterlerden birincisi, suçun iç hukuktaki hukuki nitelendirmesi, ikincisi suçun niteliği ve üçüncüsü ilgilinin maruz kalabileceği yaptırımın ağırlık derecesidir. İkinci ve üçüncü kriterler, alternatiftir ve mutlaka kümülatif değildir. Bu durum, her kritere ilişkin ayrı incelemenin cezai alanda bir suçlamanın varlığına ilişkin açık bir sonuca varılmasına imkân vermemesi halinde, kümülatif bir yaklaşımın kabul edilmesini engellememektedir (Vegotex International S.A./Belçika, no. 49812/09, § 67, 10 Kasım 2020, ileri sürülen atıflarla birlikte).
Mevcut davada, Mahkeme öncelikle 5253 sayılı Kanun tarafından ifade edilen yükümlülüğe uyulmamasının Türk hukukunda cezayı gerektiren bir suç teşkil etmediğini tespit etmektedir. Olayların meydana geldiği dönemde, bu türden usulsüzlükler gerçekte söz konusu Kanun’un 32. maddesi tarafından “idari” olarak nitelendirilen bir yaptırıma tabi tutulabilmekteydi. Bununla birlikte, iç hukukun sunduğu bilgilerin yalnızca göreceli bir değere sahip olması nedeniyle, bu koşul, Sözleşme’nin 6. maddesinin cezai yönü açısından uygulanabilirliği hususunda belirleyici değildir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Grande Stevens ve diğerleri/İtalya, no. 18640/10 ve diğer 4 başvuru, § 95, 4 Mart 2014, ileri sürülen atıflarla birlikte). Suçun niteliğine ilişkin olarak, ihlali başvuranlara atfedilen hükümlerin derneklerin hesaplarının şeffaflığının güvence altına alınmasını amaçladığı ve bu durumun ceza hukuku tarafından genellikle korunan toplumun genel menfaatlerini etkilediği anlaşılmaktadır (ibidem, § 96). Ayrıca Mahkeme, uygulanan para cezalarının, hem suçluları aynı suçları tekrarlamaktan caydırabilmesi nedeniyle önleyici, hem de bir usulsüzlüğü cezalandırması nedeniyle cezalandırıcı bir amacı izleyen hukuk kurallarına dayandığı kanaatindedir. Bu değerlendirme genel olarak, söz konusu suça cezai bir nitelik verilmesi için yeterlidir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Jussila/Finlandiya [BD], no. 73053/01, § 38, AİHM 2006-XIII). Son olarak, başvuranlar hakkında “uygulanabilecek” yaptırımın niteliği ve ağırlığına ilişkin olarak, Mahkeme, 2008 tarihli yasal değişikliğin ardından, 21. maddede öngörülen yükümlülüğe uyulmamasının hem para cezası hem de üç aya kadar hapis cezasıyla cezalandırıldığını tespit etmektedir (yukarıda 22. paragraf). Şüphesiz, söz konusu daha ağır hükümler, başvuranların durumunda uygulanmamıştır, ancak yine de Mahkeme açısından ilgililer hakkında uygulanan yaptırımın niteliğine ilişkin olarak, ek bir değerlendirme unsuru teşkil etmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme ayrıca, kamu makamı tarafından uygulanan bir tedbire uyulmamasından doğan idari kusur durumunun Sözleşme’nin 6. maddesinin cezai yönünün kapsamına girdiği ve bu sonucun mevcut davada uygulanabileceği kanısına vardığı, Sancaklı/Türkiye (no. 1385/07, §§ 28-31, 15 Mayıs 2018) davasına atıfta bulunmaktadır.
Yukarıda belirtilenler ışığında, Mahkeme, başvuran hakkında verilen idari para cezasının cezai bir nitelik taşıdığı ve böylelikle, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının cezai yönünün mevcut davada uygulanabileceği sonucuna varmaktadır. Sonuç olarak, Hükümet tarafından bu bağlamda ileri sürülen itirazın reddedilmesi gerekmektedir.
Mahkeme, başvuran hakkında verilen kararların ulusal mahkemeler tarafından gerekçelendirilmemesine ilişkin şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun veya Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen bir başka gerekçeyle kabul edilemez olmadığını tespit ederek, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğunu belirtmektedir.
Esas Hakkında
Başvuranlar, ulusal mahkemelerin kendilerine sunulan başvuruyu reddetmek için yalnızca idarenin düzenlediği denetim raporuna dayandıklarını ileri sürmektedirler. Bu mahkemeler, başvuranların ifadesine göre, ek bir araştırma yapmamışlar, ilgili belgeleri toplayamamışlar ve kendileri nezdinde ileri sürülen savunma dilekçelerine cevap vermemişlerdir.
Hükümet, Sulh Ceza Mahkemesinin 5 Aralık 2008 tarihli kararının gerekçesine atıfta bulunarak, ihtilaf konusu idari yaptırımın uygulanmasının söz konusu gerekçede 5253 sayılı Kanun’un 21. maddesinin hükümleri tarafından tamamen haklı gösterildiğini ileri sürmektedir. Hükümet, başvuranların daha sonra Ağır Ceza Mahkemesine sundukları belgeleri bu mahkemeye sunmadıklarını eklemektedir.
Mahkeme, yargının iyi yönetimine ilişkin bir ilkeyi yansıtan yerleşik içtihadına göre, mahkemelerin kendi kararlarını dayandırdıkları gerekçeleri yeterli şekilde belirtmeleri gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu yükümlülüğün kapsamı, kararın niteliğine göre değişebilmekte ve her davanın kendine özgü koşulları ışığında değerlendirilmelidir (García Ruiz/İspanya [BD], no. 30544/96, § 26, AİHM 1999‑I). Bu yükümlülük, şikâyetçinin her iddiasına ayrıntılı bir cevabın verilmesini gerektirmeksizin, adli yargılamaya katılan her tarafın söz konusu yargılamanın sonucu açısından belirleyici iddialara özel ve açık bir cevabın verilmesini bekleyebilmesini gerektirmektedir (bk. diğer örnekler arasında, Ruiz Torija/İspanya, 9 Aralık 1994, §§ 29-30, A serisi no. 303‑A, ve Higgins ve diğerleri/Fransa, 19 Şubat 1998, §§ 42-43, Karar ve Hükümlerin Derlemesi 1998-I). Öte yandan, Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından verilen kararların gerekçesinin otomatik olarak düzenlenen ya da basmakalıp bir gerekçe olup olmadığını denetlemektedir (Moreira Ferreira/Portekiz (no. 2) [BD], no. 19867/12, § 84, 11 Temmuz 2017, bu kararda ileri sürülen atıflarla birlikte).
Mahkeme, başvuranların, ilk derece mahkemesi olan Sulh Ceza Mahkemesi önünde ve Ağır Ceza Mahkemesi önünde, Korkut’un Dernekler Kanunu’nun 21. maddesinde öngörülen bir gerekliliğe uymaması nedeniyle idari para cezasına mahkûm edilmesine yönelik itirazlarını birkaç ciddi gerekçeye dayandırdıklarını kaydetmektedir. Başvuranlar, öncelikle, Korkut’a verilen idari para cezasının uygulanma şeklini sorgulamışlardır (idari para cezalarına neden olan yabancı yardımların tarihlerinin ve miktarlarının bildirilmemesi ve kapsamlı bir soruşturma yapılmaması). Başvuranlar ardından, mevzuatın kendi davalarında, yani başvuran derneğin uluslararası merkezinden yapılan ve derneğin bazı genel giderlerini karşılamaya yönelik transferler için geçerli olmadığını ileri sürerek, kararın esasına ilişkin itirazda bulunmuşlardır. Başvuranlar, son olarak, Ağır Ceza Mahkemesi önünde, İstanbul Valiliği İl Dernekler Müdürlüğü tarafından imzalanan, bir kuruluşun uluslararası merkezinden bu kuruluşun Türkiye şubesine transfer edilen ve genel giderleri ödemek için kullanılan fonların, ilke olarak, 5253 sayılı Kanun’un 21. maddesi uyarınca bildirim yükümlülüğüne tabi olmadığını açıklayan bir yazı sunmuşlardır (yukarıdaki 17. paragraf).
Mahkeme, başvuranların dava hakkında karar vermek için tam yetkili ve söz konusu para cezasını iptal etme yetkisine sahip bir mahkemeye erişimlerinin olduğu hususuna taraflarca itiraz edilmediğini gözlemlemektedir. Dahası, Kabahatler Kanunu’nun 28. maddesi, ilk derece mahkemesinin, çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği gerekliliklerine uygun olarak, usul ve esasa ilişkin tüm konularda karar vermeden önce tarafların görüşlerini aldığı bir usul öngörmektedir. Valilik, yaptırım makamı olarak, söz konusu idari para cezasına ilişkin tüm dosyanın bir nüshasını da ekleyerek görüşlerini sulh ceza mahkemesine göndermelidir ve bu görüşlerin bir nüshasını başvuranlara gönderme görevi de sulh ceza mahkemesine aittir. İlk derece mahkemesi ardından, talep üzerine veya resen tarafları çağırarak dinleyebilir ve kararını vermeden önce son sözü başvurana vermelidir (yukarıdaki 23. paragraf).
Mahkeme, yerel mahkemeler tarafından incelenen bir davanın olay ve olgularını yeniden incelemenin veya bir başvuranın suçluluğu veya masumiyeti hakkında karar vererek “dördündü derece mahkemesi” olarak hareket etmenin kendi görevleri olmadığını hatırlatmaktadır (bk. MurtazaliyevaRusya [BD], no. 36658/05, § 149, 18 Aralık 2018). Bir bütün olarak yargılamanın Sözleşme’nin 6. maddesinin gerekliliklerine uygun olup olmadığını doğrulamak söz konusudur (Taxquet/Belçika [BD], no. 926/05, § 84, AİHM 2010). Bu gerekliliklerden biri, yerel mahkemelerin taraflarca ileri sürülen en önemli argümanları incelemesi ve bu argümanları kabul etme ve reddetme nedenlerini belirtmesidir. Yukarıda belirtildiği gibi (50. paragraf), bu yükümlülüğün kapsamı kararın niteliğine göre değişse de ve her davanın kendine özgü koşulları ışığında incelenmesi gerekse de bir mahkemenin ciddi bir argümanı incelememesi veya açıkça keyfi bir şekilde incelemesi, adil yargılanma kavramıyla bağdaşmaz (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Vetrenko/Moldova, no. 36552/02, § 55, 18 Mayıs 2010).
Mahkeme, somut olayda, başvuranlar tarafından ileri sürülen gerekçelerin (yukarıdaki 51. paragraf) önemsiz veya yargılamanın sonucunu etkileyemeyecek nitelikte olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir. Bununla birlikte Mahkeme, yerel mahkemelerin kararlarında bu gerekçelere ilişkin kapsamlı bir inceleme bulunmadığını kaydetmektedir. Nitekim 5 Aralık 2008 tarihinde Sulh Ceza Mahkemesi tarafından verilen karar, başvuranların ileri sürdükleri gibi, yalnızca Valilik tarafından sunulan belgelere dayanmaktadır; Ağır Ceza Mahkemesi ise söz konusu kararı, başvuranlar tarafından kendi önünde ileri sürülen iddialar hakkında herhangi bir karar vermeden kısa bir kararla onaylamıştır. Bununla birlikte başvuran derneğin, Uluslararası Af Örgütünün Türkiye şubesi olarak derneğin uluslararası genel merkezinden ve yurt dışındaki ulusal şubelerinden aldığı fonları, bildirimlerin ikisi geç yapılmış olsa da beyan ettiğine dair destekleyecek delil sunduğu dikkate alınmalıdır. Mahkeme dahası, mahkemelerin, “ana” derneğin merkezinden sağlanan bu tür fonların 5253 sayılı Kanun’un 21. maddesi kapsamına girip girmediği sorusunu gerektiği şekilde incelemesinin önemli olduğu kanaatine varmaktadır. Bu, şüphesiz, davanın merkezinde yer alan bir sorudur.
Mahkeme, Hükümetin başvuranların daha sonra Ağır Ceza Mahkemesine sundukları belgeleri Sulh Ceza Mahkemesine sunmadıklarına ilişkin argümanını dikkate almakta ve böylece Hükümetin, Sulh Ceza Mahkemesi kararının gerekçeden yoksun olmasının bu eksiklikten kaynaklandığını öne sürmeye çalıştığını varsaymaktadır. Ancak Mahkeme, bu mahkeme önünde görülen yargılamanın ilkel niteliği göz önüne alındığında, bu tür bir argümana fazla ağırlık veremez. Nitekim Sulh Ceza Mahkemesi kararını, 20 Kasım 2008 tarihinde başvuran derneğin tabi olduğu denetimle ilgili belgeleri ve davayla ilgili diğer belgeleri aldıktan hemen sonra 5 Aralık 2008 tarihinde vermiştir. Böylece Sulh Ceza Mahkemesi, başvuranları, bir duruşma çerçevesinde veya yazılı görüş olarak iddialarını belirtme ve ilgili delilleri sunma imkânından yoksun bırakarak, 5326 sayılı Kanun’un 28. maddesinde belirtilen usul kurallarına uymamış gibi görünmektedir (yukarıdaki 23. paragraf, ayrıca bk. Hiro Balani/İspanya, no. 18064/91, 9 Aralık 1994, § 28, A Serisi no. 303B).
Mahkeme, yerel mahkemelerin, yalnızca idare tarafından sunulan denetim raporunda yer alan tespitlere dayanarak ve başvuranlar tarafından ileri sürülen gerekçelere cevap vermeyerek, kararlarını yeterince gerekçelendirmediklerini tespit etmektedir.
Sonuç olarak, Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’NİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, Uluslararası Af Örgütünün Türkiye Şubesinin Başkanı’nın idari para cezasına mahkûm edilmesinin Sözleşme’nin 11. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmektedirler. Söz konusu maddenin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
“1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.
“2. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. (...)”
Kabul Edilebilirlik Hakkında
Hükümet, söz konusu tedbirin, başvuranlar tarafından dernek kurma özgürlüklerinin kullanılmasına yönelik bir müdahale teşkil etmediğini ileri sürmektedir. Hükümet, sonuç olarak, söz konusu şikâyetin Sözleşme hükümleriyle konu yönünden (ratione materiae) bağdaşmadığı gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
Başvuranlar, bu iddiaya karşı çıkmaktadır.
Mahkeme, Hükümet tarafından sunulan konu yönünden (ratione materiae) bağdaşmazlık itirazının söz konusu şikâyetin esasıyla yakından bağlantılı olduğunu değerlendirmektedir. Sonuç olarak Mahkeme, bu itirazı esasla birleştirmeye karar vermektedir.
Mahkeme, bu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını veya Sözleşme’nin 35. maddesinde belirtilen başka bir gerekçeyle kabul edilemez olmadığını tespit ederek, kabul edilebilir olduğuna karar vermektedir.
Esas Hakkında
Tarafların İddiaları
Başvuranlar, söz konusu müdahalenin kanunla öngörülmediğini, meşru bir amaç izlemediğini ve orantılı olmadığını ileri sürmektedirler. Başvuranlar, mahkûmiyet kararının, başvuran dernek olan Uluslararası Af Örgütü Türkiye şubesinin organik olarak bağlı olduğu uluslararası bir dernek olan Uluslararası Af Örgütünden yapılan fon transferleri ile ilgili olduğunu belirtmektedirler. Sonuç olarak, idari para cezası uygulanmasına yol açan prosedür teoride haklı görünse de bu prosedür, kendilerine göre, somut olayda, dernek üzerinde baskı kurmak ve faaliyetlerini engellemek için kullanılmıştır. Başvuranlar dahası, şeffaflık ilkesine uymaya özel bir önem atfettiklerini ve derneğin faaliyetlerinin düzenli olarak titiz iç ve dış denetimlere tabi tutulmasını sağladıklarını beyan etmektedirler. Öte yandan başvuranlar, ihtilaf konusu idari para cezasının verilmesinin, başvuran derneğin önemli kısıtlamalara maruz kaldığı ve sonuç olarak faaliyetlerini yürütmekte zorlandığı bir dönemin özel bağlamında gerçekleştiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlara göre, söz konusu idari cezanın uygulanmasına yol açan denetim aniden yapılmıştır ve başvuran derneğin, derneğin tüm hesaplarını bloke eden İstanbul Valiliğine karşı şikâyette bulunmasının hemen ardından gerçekleştirilmiştir. Başvuranlar, idari para cezasına ilişkin yargılamanın, 5253 sayılı Kanun’un 21. maddesinde öngörülen yükümlülüğe uyulmamasına ilişkin bilgilerin ceza tebligatında belirtilmemesi ve idarenin bu eylemi tabi tuttuğu yargısal denetimin çok az kapsamlı bir şekilde gerçekleştirilmesi nedeniyle, çok tartışmalı bir şekilde yürütüldüğünü eklemektedirler. Dahası, başvuranlara göre, Hükümet tarafından sunulan belgelerden, başka herhangi bir derneğin mevcut davadakine benzer koşullarda kovuşturulmadığı anlaşılmaktadır. Başvuranlar, son olarak, ancak 2020 yılında yönetmelikte yapılan değişiklikten sonra bir derneğin uluslararası merkezinden veya diğer ulusal şubelerinden derneğin Türkiye şubesine aktarılan mali yardımın diğer mali yardımlarla aynı rejime tabi tutulmasının mümkün olduğunu belirtmektedirler (yukarıdaki 24. paragraf).
Hükümet, somut olayda uygulanan yaptırımın derneklerin hesaplarının şeffaflığını sağlamayı amaçladığını ve başvuran derneğin faaliyetlerini özgürce yürütmesini engelleyecek bir etkiye sahip olmadığını belirtmektedir. Hükümet, somut olayda, Sözleşme’nin 11. maddesi tarafından güvence altına alınan hakların kullanılmasına yönelik bir “müdahale” olmadığı çıkarımında bulunmaktadır.
Hükümet, böyle bir müdahalenin tespit edildiği varsayıldığında, bu müdahalenin kanunla öngörüldüğünü, meşru bir amaç izlediğini ve demokratik bir toplumda gerekli olduğunu eklemektedir.
Hükümet, ilk konuya ilişkin olarak, ihtilaf konusu yaptırımın Dernekler Kanunu’nun 21. maddesine ve 32. maddesinin 1. fıkrasının l) bendine dayandığını ve bu hükümlerin, derneklerin yurt dışından aldıkları mali katkıları bildirmelerini yoksa idari para cezası ile cezalandırılmalarını gerektirdiğini belirtmektedir. Hükümet, söz konusu yükümlülüğe uyulmadığı durumda yaptırımın öngörüldüğünü değerlendirmektedir. Hükümet, başvuran derneğin yabancı hukuka tabi bir tüzel kişiden fon aldığına itiraz edilmediğini vurgulamaktadır.
Hükümet, ikinci konuya ilişkin olarak, Dernekler Kanunu’nun 21. maddesinde öngörülen yükümlülüğün derneklerin hesaplarının şeffaflığını sağlamak olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, yurt dışından gelen fonların kaynağını ve hukuka uygunluğunu kontrol etmenin zorluğu göz önüne alındığında, böyle bir amacın, sadece “düzenin korunması” ile ilgili olmadığını, aynı zamanda, kendisine göre, kara para aklama ile ilgili uluslararası metinlere tamamen uygun olarak (yukarıdaki 28. paragraf), “suçun önlenmesi” ile de ilgili olduğunu eklemektedir.
Hükümet, üçüncü konuya ilişkin olarak, ihtilaf konusu tedbirin makul ve izlenen amaçlarla orantılı olduğunu iddia etmektedir. Hükümet, söz konusu tedbirin, başvuran derneğin hukuki varlığını veya ifade özgürlüğünü sorgulamadığını ve tek sonucunun, yurt dışından aldığı mali katkıları bildirme yükümlülüğüne uymasını gerektirmek olduğunu açıklamaktadır. Hükümet, başvuranların ihtilaf konusu karara ulusal mahkemeler önünde itiraz edebilmeleri ve ulusal mahkemelerin ilgili ve yeterli gerekçeler ileri sürerek başvuranların başvurularını reddetmesi nedeniyle, başvuranların gerekli adli güvencelerden faydalandıklarını eklemektedir. Hükümet, yukarıda belirtilenlerden, idari ve adli makamların söz konusu çatışan menfaatler arasında adil bir denge kurdukları sonucuna varmaktadır.
Mahkemenin Değerlendirmesi
Bir Müdahalenin Varlığı Hakkında
11. madde, dernekleri Devletin tüm haksız müdahalelerine karşı korumaktadır. Bu tür bir müdahale, genellikle bir derneğin tescilinin reddedilmesi veya derneğin kapatılması şeklinde gerçekleşmektedir (benzer kısıtlamaların farklı şekillerine ilişkin genel bir değerlendirme için bakınız Ecodefence ve diğerleri/Rusya, no. 9988/13 ve 60 diğerleri, § 81, 14 Haziran 2022), ancak müdahale, bir derneğin faaliyetlerini engelleyen mali sınırlamalar veya denetimlerden de oluşabilmektedir. Mahkeme, Cumhuriyet Halk Partisi/Türkiye (no. 19920/13, § 72, 26 Nisan 2016 (alıntılar)) davasında, yetkili makamların, bir siyasi partiyi denetime tabi tutarak ve bu partiye yaptırımlar uygulayarak, partinin faaliyetlerini yürütmesini engellediğine hükmetmiştir. Bu değerlendirmeler, bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) somut olayda da geçerlidir.
Mahkeme, güvenilirlik ve şeffaflık amacıyla derneklerin mali faaliyetlerinin izlenmesinin gerektiğini kabul etmektedir. Dolayısıyla Mahkeme, derneklerin mali durumlarının denetlenmesinin kendi başına 11. madde kapsamında bir sorun teşkil etmediğine ilişkin Hükümet görüşünü paylaşmakta ve derneklerin mali durumlarının denetlenmesine yönelik düzenlemeler ve usulsüz mali işlemler durumunda uygulanacak yaptırımlar konusunda Üye Devletlerin nispeten geniş bir takdir yetkisine sahip olduğunu kabul etmektedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) yukarıda anılan Cumhuriyet Halk Partisi, § 70). Bununla birlikte, söz konusu takdir yetkisi sınırsız değildir ve bir derneğin mali durumunun denetlenmesi, bu denetim derneğin faaliyetlerini engelliyorsa, dernek kurma özgürlüğünün kullanılmasına yönelik bir müdahale teşkil edebilmektedir. Nitekim bir derneğe karşı alınan ekonomik, mali veya finansal bir tedbir, bu tedbirin Sözleşme’nin 11. maddesinin güvence altına aldığı hakların kullanılmasını gerçekten ve önemli ölçüde engellediğinin gösterilmesi halinde, söz konusu maddenin ihlalini teşkil edebilmektedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) Église de Jésus-Christ des saints des derniers jours/Birleşik Krallık, no. 7552/09, § 30, 4 Mart 2014).
Mahkeme, somut olayın olay ve olgularına dönüldüğünde, öncelikle, başvuran derneğin başkanı olarak Korkut hakkında başlatılan adli yargılamanın, derneklerin yurt dışından aldıkları fonları kullanmadan önce idareye bildirmesini gerektiren yasal bir hükme uyulmaması nedeniyle kendisine idari para cezası verilmesine ilişkin bir kararla sonuçlandığını gözlemlemektedir. İhtilaf konusu tedbir, dolayısıyla, Korkut’un dernek kurma hakkını kullanması üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olmuştur. Sonuç olarak, bu tedbir, söz konusu başvuranın dernek kurma hakkını kullanmasına yönelik bir müdahale olarak değerlendirilebilmektedir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) yukarıda anılan Ecodefence ve diğerleri, § 86). Mahkeme, dahası, başvuran derneğin, yerel yargılamada taraf olmamasına rağmen, Mahkeme önünde Sözleşme’nin 11. maddesi bağlamında bir şikâyet sunma konusunda meşru bir menfaati olduğundan şüphe duymamaktadır (RID Novaya Gazeta et ZAO Novaya Gazeta/Rusya, no. 44561/11, § 65, 11 Mayıs 2021). Mahkeme, özellikle, yurt dışından sağlanan fonların bildirilmesi yükümlülüğü kendi başına Sözleşme’nin 11. maddesi bağlamında bir sorun teşkil etmemesine rağmen, başvuranların ileri sürdüğü gibi esasen “ana” derneğin merkezi tarafından ulusal şubelerinden birine gönderilen ve bu şubenin bazı genel giderlerini karşılamak için kullanılan yardımların söz konusu olması nedeniyle, bu yaptırımın başvuran derneğin faaliyetleri üzerinde önemli bir etkiye sahip olabileceğini kaydetmektedir. Nitekim dosyada yer alan unsurlar uyarınca derneğin faaliyetleri için ana finansman kaynağı budur. Mahkeme, sonuç olarak, başvuran derneğin faaliyetlerinin, söz konusu denetimden ve takip edilen ve bir yaptırım uygulanmasıyla sonuçlanan adli yargılamadan önemli ölçüde etkilenmiş olabileceği kanaatine varmaktadır. Mahkeme, daha önce, bu tür bağlayıcı gerekliliklerin bir kuruluşun faaliyetlerini engelleme etkisine sahip olduğuna ve kendi başına dernek kurma hakkına bir müdahale teşkil edebileceğine karar verdiğini hatırlatmaktadır (bk. yukarıda anılan Ecodefence ve diğerleri, § 83, kararda yapılan atıflarla birlikte). Mahkeme, dahası, söz konusu para cezasının önemsiz bir miktarda olmadığı kanaatine varmaktadır. Mahkeme, son olarak, başvuranların ihtilaf konusu kararla sonuçlanan denetim prosedürünün baskı aracı olarak kullanıldığına ilişkin argümanlarını dikkate almaktadır. Mahkeme, yukarıda belirtilenlerden, söz konusu tedbirin başvuran derneğin faaliyetlerine ve dolayısıyla iki başvuranın Sözleşme’nin 11. maddesi tarafından güvence altına alınan dernek kurma özgürlüğünü kullanmasına yönelik bir müdahale teşkil ettiği sonucuna varmaktadır.
Mahkeme, aynı gerekçelerle, Sözleşme’nin 11. maddesi bağlamındaki şikâyete ilişkin olarak Hükümet tarafından ileri sürülen konu yönünden (ratione materiae) bağdaşmazlık itirazını da reddetmektedir. Dolayısıyla geriye, söz konusu müdahalenin Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrası bağlamında haklı gösterilip gösterilmediğine karar vermek kalmaktadır.
Müdahalenin Haklı Gösterilmesi Hakkında
Bu türden bir müdahale, “kanunla öngörülmediği”, 11. maddenin 2. fıkrası bağlamındaki meşru amaçlardan birini ya da birkaçını izlemediği ve demokratik bir toplumda “gerekli” olarak kabul edilmediği sürece, Sözleşme’nin 11. maddesini ihlal etmektedir.
Müdahale Kanunla Öngörülmüş Müdür?
Mahkeme öncelikle, başvuranlar hakkında alınan tedbirlerin “kanunla öngörülmüş” olarak değerlendirip değerlendirilemeyeceğini inceleyecektir. Mahkeme, müdahalenin yasal dayanağının Dernekler Kanunu’nun 21. maddesi ile Dernekler Yönetmeliği’nin 18. maddesi olduğunu, söz konusu hükümlerin derneklerin yurt dışından fon alma konusunu düzenlediğini hatırlatmaktadır (yukarıdaki 21 ve 24. paragraflar).
Mahkeme, “kanunla öngörülme” ifadesinin sadece ihtilaf konusu müdahalenin iç hukukta bir dayanağı bulunmasını gerektirmediğini hatırlatmaktadır. Bu ifade ayrıca söz konusu kanunun niteliği ile de ilgilidir. Bu ifade, kanunun ilgili kişiler tarafından erişilebilir olmasını ve kamu makamlarının söz konusu tedbire başvurma hakkına sahip oldukları durum ve koşulları öngörebilmelerine imkân verecek kadar kesin bir açıklamada bulunulmasını gerektirmektedir. İç hukuk ayrıca, kamu makamlarının Sözleşme tarafından güvence altına alınan hakların kullanılmasına yönelik keyfi müdahalesine karşı belirli bir hukuki koruma sağlamalıdır (yukarıda anılan Ecodefence ve diğerleri, § 90). Hiçbir durumda tüm hipotezleri öngöremeyen yerel mevzuatın kesinlik düzeyi, büyük ölçüde söz konusu kanunun içeriğine, kapsaması gereken alana ve bunların sayısı ve statüsüne bağlıdır (Maestri/İtalya [BD], no. 39748/98, § 30 sonu (in fine), AİHM 2004 I, kararda atıfta bulunulan referanslarla birlikte).
Mahkeme, dolayısıyla, somut olayın kendine özgü koşulları bakımından, müdahalenin dayandığı kanunun erişilebilir ve öngörülebilir olup olmadığına karar vererek bu kanunun niteliğini incelemelidir.
Mahkeme, tarafların, başvuran derneğin hesaplarının denetlenmesi ve bunun sonucunda uygulanan yaptırımların Dernekler Kanunu’nun 21. maddesine ve 32. maddesinin 1. fıkrasının l) bendine (yukarıdaki 21 ve 22. paragraflar) dayanması konularında uzlaştıklarını kaydetmektedir Mahkeme, söz konusu Kanun’un 21. maddesi uyarınca, derneklerin, yerel idareye bildirimde bulunmak şartıyla, yurt dışındaki kişi ve kuruluşlardan mali yardım alabileceklerini gözlemlemektedir. Dernekler Yönetmeliği’nin 18. maddesi, özellikle, bu bildirimin ilgili fonlar “kullanılmadan” önce yapılması gerektiğini belirtmektedir (yukarıdaki 24. paragraf). Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan Dernekler Kanunu’nun 32. maddesinin 1. fıkrasının l) bendi, 21. maddede öngörülen yükümlülüğe uyulmamasının idari para cezası ile cezalandırılmasını hükme bağlamıştır. Dolayısıyla, biçimsel açıdan bakıldığında, söz konusu müdahalenin iç hukukta bir temeli bulunmaktaydı. Mahkeme, söz konusu hükümlerin erişilebilirliğine ilişkin olarak, bu konuya itiraz edilmediğini tespit etmektedir.
Başvuran dernek, bununla birlikte, söz konusu hükümlerin Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrasında yer alan “yasaya uygunluk” koşulunu karşılamadığını ileri sürmektedir. Başvuran dernek, bir yandan, bu hükümlerin, kendi durumunda olduğu gibi, merkezi yurt dışında bulunan bir kuruluşun ulusal şubesini oluşturan bir derneğin, merkezinden veya diğer ulusal şubelerden hangi koşullar altında fon alabileceğini yeterince kesin bir şekilde belirtmediğinden ve diğer yandan, usulsüzlük durumunda uygulanacak yaptırımlar konusunda açık olmadığından şikâyet etmektedir. Başvuran dernek, özellikle, yurt dışından aldığı tüm fonları yerel yönetime derhal bildirdiğini eklemektedir. Başvuran dernek, son olarak, özellikle, ihtilaf konusu yaptırımın uygulanma şekline itiraz etmekte ve bu fonların derneğin bazı genel giderlerinin ödenmesinde kullanılması dikkate alındığında ne zaman kullanıldığını belirlemenin neredeyse imkânsız olduğunu vurgulamaktadır.
Mahkeme, derneklerin finansmanına ilişkin olarak, derneklerin hesaplarının denetlenmesinin taşıdığı önem tartışılmaz olmakla birlikte, bu denetimin hiçbir zaman baskı kurma amacıyla siyasi olarak kullanılmaması gerektiğini vurgulamak istemektedir. Mahkeme, Cumhuriyet Halk Partisi (yukarıda anılan karar, § 88) davasında, mali denetim mekanizmasının siyasi amaçlar çerçevesinde kötüye kullanılmasının engellenmesi amacıyla, siyasi partilerin mali durumlarının denetlenmesini düzenleyen kanunlara ilişkin olarak hem uygulanan özel koşullar hem de koşulların ihlal edilmesinin gerektirdiği yaptırımlar açısından yüksek “öngörülebilirlik” kriterinin uygulanması gerektiğini belirtmiştir. İnsan hakları alanında çalışan bir sivil toplum kuruluşu olan başvuran derneğin, basının önemine benzer bir “kamusal bekçi köpeği” rolü üstlendiği göz önünde bulundurulduğunda, siyasi partilerin mali durumlarının denetlenmesi çerçevesinde ifade edilen bu hususlar bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis) somut olaya uygulanmalıdır (Magyar Helsinki Bizottság/Macaristan [BD], no. 18030/11, § 166, 8 Kasım 2016, atıfta bulunulan referanslarla birlikte). Dolayısıyla Mahkeme, şu anda, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan Türk kanunlarının söz konusu öngörülebilirlik gerekliliğine uygun olup olmadığını incelemelidir.
Mahkeme, öncelikle, olayların meydana geldiği dönemde, uluslararası bir kuruluşun ulusal şubesini oluşturan bir dernek tarafından, aynı kuruluşun yurt dışında bulunan merkezinden veya ulusal şubelerinden fon alınmasını düzenleyen belirli ve açık bir hüküm bulunmadığını gözlemlemektedir. Bu hukuki boşluk ancak 2020 yılında Dernekler Yönetmeliği’nin 18. maddesine yeni bir fıkra eklenerek doldurulmuştur (yukarıdaki 24. paragraf).
Mahkeme, bununla birlikte, Hükümet tarafından sunulan Dernekler Kanunu’nun 21. maddesinin uygulanmasına ilişkin örneklerin, söz konusu Kanun’un 32. maddesinin 1. fıkrasının l) bendinin (2008 yılında değiştirildiği şekliyle k) bendine denk gelmektedir) somut olaya benzer koşullarda hiçbir zaman uygulanmadığını gösterdiğini de kaydetmektedir. Nitekim söz konusu örnekler, merkezi yurt dışında bulunan derneklerin ulusal şubeleri olmayan dernekler tarafından alınan yabancı mali katkılarla ilgiliydi. Üstelik 31 Ekim 2006 tarihinde İstanbul İl Dernekler Müdürlüğü tarafından Open Society Türkiye’ye gönderilen bir yazıdan, uluslararası bir kuruluşun merkezinden sağlanan fonların ilke olarak 5253 sayılı Kanun’un 21. maddesi kapsamına girmediği anlaşılmaktadır (bk. yukarıdaki 17. paragraf). Bu unsurlar, mevcut davanın, derneğin merkezinden veya diğer ulusal şubelerinden sağlanan yabancı fonlarla ilgili olarak, Dernekler Kanunu’nun 21. maddesinde öngörülen gerekliliğe uyulmaması nedeniyle uluslararası bir kuruluşun ulusal şubesine verilen idari para cezasının tek örneği olduğunu göstermektedir.
Mahkeme, yasaların mutlak doğruluk veya katılıkla hazırlanmasının hem mümkün hem de istenilen bir durum olmadığını ve yasaların birçoğunun kaçınılmaz olarak az ya da çok genel terimlerle ifade edildiğini kabul etmiştir. Ulusal mahkemelere verilen karar verme işlevi, tam da normların yorumlanmasına ilişkin ortaya çıkabilecek şüpheleri ortadan kaldırmaya yöneliktir. Sonuç olarak, yasal bir hükmün sadece birden fazla şekilde yorumlanabilmesi, söz konusu hükmün Sözleşme çerçevesinde “öngörülebilirlik” koşulunu karşılamadığı anlamına gelmemektedir (bk. diğer birçok karar arasında, yukarıda anılan Cumhuriyet Halk Partisi, § 92).
Mahkeme, bu konuda karar vermek üzere, normal olarak, Türk mahkemelerinin, olayların meydana geldiği dönemde, başvuranlara, Dernekler Kanunu’nun yurt dışından gelen fonlara ilişkin 21. maddesinin gerekliliklerinin uygulamada nasıl yorumlanacağını ve uygulanacağını öngörme ve davranışlarını buna göre düzenleme imkânı veren tutarlı, açık ve kesin bir içtihat geliştirip geliştirmediğini değerlendirmelidir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), Association Ekin/Fransa, no. 39288/98, § 46, AİHM 2001 VIII). Ancak Hükümetin, somut olaya benzer koşullarda, Dernekler Kanunu’nun 21. maddesinde öngörülen gerekliliklere uyulmamasının Dernekler Kanunu’nun 32. maddesi uyarınca idari ceza uygulanmasına neden olabileceğine ilişkin yerleşik bir içtihadın varlığını göstermediğini belirtmek gerekmektedir (yukarıdaki 25 ila 27. paragraflar). Dolayısıyla başvuranlar tarafından sunulan öngörülemezliğe ilişkin şikâyetler reddedilmemiştir.
Mahkeme dahası, Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamında vardığı sonucu hatırlatmaktadır. Nitekim yerel mahkemeler, yalnızca idare tarafından hazırlanan denetim raporunda yer alan tespitlere dayanarak ve başvuranlar tarafında ileri sürülen temel gerekçelere yanıt vermeyerek, mevcut dava tarafından ortaya konan başlıca sorunları ele almamayı tercih etmiştir. Bununla birlikte yukarıda belirtilen belirsizlikler, ulusal mahkemeler kapsamlı bir yargısal denetim yapmış olsaydı çözülebilirdi. Dahası, temyiz başvurusunu ve ardından başvuranın itirazını inceleyen hâkimlerin, özellikle ihtilaf konusu tedbirin gerekliliğini değerlendirirken ilgili çeşitli menfaatleri değerlendirmeye çalıştığını gösteren herhangi bir unsur bulunmamaktadır. Diğer bir ifadeyle, yargısal denetimin, yürütmeye bırakılan geniş takdir yetkisinin keyfi ve ayrımcı bir şekilde kullanılmasına karşı yeterli ve etkili güvenceler sağlamadığı açıktır (yukarıda anılan Ecodefence ve diğerleri, § 118).
Mahkeme, daha önce, bir kanunun, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrasından doğan “yasaya uygunluk” kriterine uygun olması için, kişilerin belirli bir eylemin doğurabileceği sonuçları, davanın koşullarının izin verdiği ölçüde öngörebilmelerini ve davranışlarını buna göre düzenlemelerini sağlayacak şekilde yeterli kesinlikte formüle edilmiş olması gerektiğine karar vermiştir (bk. diğer birçok karar arasında, yukarıda anılan Cumhuriyet Halk Partisi, § 105). Ancak somut olayda, başvuran derneğin genel giderlerini karşılamak amacıyla uluslararası merkezinden aldığı mali katkıları yerel idareye bildirmiş olan başvuranlar, olayların meydana geldiği dönemde, bu bildirimlerin geç yapılmış olarak kabul edilip edilmeyeceğini ve idari para cezası ile cezalandırılıp cezalandırılmayacağını öngörememişlerdir.
Mahkeme, yukarıda belirtilenlerden, Sözleşme’nin 11. maddesinin 2. fıkrasından kaynaklanan öngörülebilirlik koşulunun somut olayda karşılanmadığı ve dolayısıyla, söz konusu müdahalenin olayların meydana geldiği dönemde kanunla öngörülmediği sonucuna varmaktadır.
Bu koşullar altında, Mahkemenin Sözleşme’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen diğer koşulların somut olayda yerine getirilip getirilmediğini, yani müdahalenin söz konusu fıkrada belirtilen meşru amaçlardan bir veya birkaçını izleyip izlemediğini ve bu amaç veya amaçların gerçekleştirilmesi için demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını değerlendirmesine gerek yoktur (yukarıda anılan Cumhuriyet Halk Partisi, § 108).
Dolayısıyla, Sözleşme’nin 11. maddesi ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME’YE İLİŞKİN DİĞER İHLAL İDDİALARI HAKKINDA
Başvuranlar, aynı olaylara dayanarak, Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi tarafından güvence altına alınan mal ve mülk dokunulmazlığına saygı haklarının da ihlal edildiğinden şikâyetçi olmaktadırlar.
Başvuranlar son olarak, dernek kurma özgürlüklerini kullanmalarına yönelik olarak ayrımcılığa maruz kaldıklarından şikâyetçidirler. Başvuranlar, bu bağlamda, Sözleşme’nin 11. maddesiyle birlikte okunan Sözleşme’nin 14. maddesini ileri sürmektedirler.
Mahkeme, başvuranlar tarafından Sözleşme’nin 6 ve 11. maddeleri bağlamında sunulan şikâyetleri incelemesi çerçevesinde, başvuranların ileri sürdükleri koşulları yeterince dikkate aldığını değerlendirmektedir. Mahkeme, sonuç olarak, söz konusu hükümler bağlamında vardığı sonuçları (yukarıdaki 57 ve 88. paragraflar) göz önünde bulundurarak, başvuranlar tarafından Sözleşme’nin 11. maddesiyle birlikte 14. madde ve Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında ileri sürülen şikâyetlerin kabul edilebilirliğinin ve esasının ayrı olarak incelenmesinin gerekli olmadığı kanaatine varmaktadır.
SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
Tazminat
Başvuranlar, maddi tazminat olarak, ödemek zorunda kaldıkları para cezasına tekabül eden 5.283 avro talep etmektedirler. Başvuranlar aynı zamanda, maruz kaldıkları kanaatine vardıkları manevi zarar bağlamında 50.000 avro talep etmektedirler.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
Mahkeme, başvuran hakkında verilen para cezasının, Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamında tespit edilen ihlalin doğrudan bir sonucu olduğunu tespit etmektedir. Bu nedenle, Korkut tarafından ödenen meblağın ilgililere tamamen geri ödenmesine karar verilmesi gerekmektedir. Sonuç olarak Mahkeme, başvuranlara müştereken maddi tazminat olarak 5.283 avro ödenmesine hükmetmektedir.
Mahkeme, manevi zarara ilişkin olarak, başvuranlar tarafından ileri sürülen koşulların kendilerinde belirli bir sıkıntıya yol açmış olabileceğini kabul etmektedir. Mahkeme, Sözleşme’nin 41. maddesinde öngörüldüğü şekliyle, hakkaniyete uygun olarak, başvuranlara müştereken manevi zarar bağlamında, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 2.000 avro ödenmesine karar vermektedir.
Masraf ve Giderler
Başvuranlar, yerel mahkemeler ve Mahkeme önünde yürütülen yargılamalar çerçevesinde yapmış oldukları masraf ve giderler karşılığında 6.516 avro talep etmektedirler. Başvuranlar hem yerel mahkemeler hem de Mahkeme önünde avukatları tarafından gerçekleştirilen iş ve eylemlerin ayrıntılı bir listesini Mahkemeye sunmaktadırlar.
Hükümet, bu talebe itiraz etmektedir.
Mahkemenin içtihatlarına göre, bir başvurana, yalnızca bu masraf ve giderlerin gerçekliğini, gerekliliğini ve miktarlarının makul niteliğini ispatlaması durumunda, bu masraf ve giderler geri ödenebilmektedir (bk. diğer birçok karar arasında, H.F. ve diğerleri/Fransa [BD], no. 24384/19 ve 44234/20, § 291, 14 Eylül 2022). Mahkeme, somut olayda, kendisine sunulan belgeleri ve yukarıda belirtilen kriterleri dikkate alarak, başvuranlara müştereken, ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, tüm masraf ve giderleri için 5.000 avro ödenmesinin makul olduğuna karar vermektedir.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,
Hükümet tarafından ileri sürülen Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamındaki şikâyetin konu bakımından (ratione materiae) bağdaşmazlığına ilişkin ilk itirazı esasla birleştirmeye ve reddetmeye;
Mahkeme kararlarının gerekçeden yoksun olduğuna (Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası) ve dernek kurma özgürlüğünün ihlal edildiğine (Sözleşme’nin 11. maddesi) ilişkin şikâyetlerin kabul edilebilir olduğuna;
Karşı tarafça dosyaya eklenen belge ve görüşlerin bildirilmemesine ve duruşma yapılmamasına ilişkin şikâyetlerin (Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası) kabul edilemez olduğuna;
Gerekçe yoksunluğu nedeniyle Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğine;
Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
Sözleşme’nin 11. maddesiyle birlikte 14. maddesi ve Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamındaki şikâyetlerin kabul edilebilirliğinin ve esasının ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
.
Davalı Devlet tarafından başvuranlara müştereken, Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, işbu kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki geçerli döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek üzere:
Maddi tazminat olarak, belirtilecek miktar üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 5.283 avro (beş bin iki yüz seksen üç),
Manevi tazminat olarak, belirtilecek miktar üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere 2.000 avro (iki bin avro),
Masraf ve giderler karşılığında, başvuranlar tarafından belirtilecek miktar üzerinden ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, 5.000 avro (beş bin avro) ödenmesine;
Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar, bu tutara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
Adil tazmine ilişkin geri kalan taleplerin reddine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları gereğince 9 Mayıs 2023 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan Bakırcı Arnfinn Bårdsen
Yazı İşleri Müdürü Başkan