ictihat
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI E. 2014/92, K. 2016/6
# Norm Kararı
```html
“II. GEREKÇELER
1) 6527 Sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması
Hakkında Kanunun 1. Maddesiyle Değiştirilen 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 11.
Maddesinin birinci fıkrasının üçüncü cümlesindeki “… otuz gün içinde …” İbaresi
ile Dördüncü Cümlesindeki “… İlan süresi geçtikten sonra …” İbaresinin
Anayasaya Aykırılığı
6527
sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 1. maddesiyle
değiştirilen 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 11. maddesinin birinci fıkrasıyla,
orman kadastro komisyonlarınca alınan kararlara ilişkin düzenlenen tutanak ve
haritalara karşı dava açma süresi, askı suretiyle ilanından itibaren altı ay
iken, altı aylık süre otuz güne düşürülmekte ve otuz günlük ilan süresi
geçtikten sonra dava açılmayan kararlara ilişkin tutanak ve haritaların
kesinleşeceği kurala bağlanmaktadır.
6831
sayılı Orman Kanunu’nun 7. maddesine göre, devlet ormanları ile daha önce
sınırlaması yapılmış olup da sınırlandırma sırasında orman olduğu halde orman
sınırları dışında kalmış ormanların, tüzel kişiliğe sahip kamu kurumlarına ait
ormanların ve özel ormanların orman kadastrosu ile bu ormanların içinde ve
bitişiğinde bulunan her çeşit taşınmazın ormanlarla müşterek sınırlarının
tayini ve tespiti ve 2. madde (orman sayılan yerlerden orman sınırları dışına çıkarma)
uygulamaları ile ilgili olarak kadastrosu kesinleşmiş yerlerde tespit edilen
fenni hataların düzeltilmesi işleri orman kadastro komisyonları tarafından
yapılmakta; 9. maddesine göre orman kadastro komisyonları kadastrosu yapılacak
ormanların sınırlarını, arazi üzerinde belirleyerek tutanağa bağlama ve
belirlenen sınır noktalarını ölçerek haritalama işlemlerini yapma şeklinde
gerçekleştirmekte; 11. maddesine göre ise, orman kadastro komisyonları
tarafından orman sınırlarının tespitine yönelik yapılan söz konusu tutanak ve
haritalar askı suretiyle ilan edilmektedir.
Orman
kadastro komisyonlarının Orman Genel Müdürlüğünce atanacak bir orman yüksek
mühendisi veya orman mühendisinin başkanlığında, bir orman yüksek mühendisi
veya orman mühendisi veya bunların bulunmaması halinde orman teknikeri, bir
ziraat yüksek mühendisi veya ziraat mühendisi veya bunların bulunmaması halinde
ziraat teknisyeni, mahalli ziraat odalarınca bildirilecek bir temsilci ile
beldelerde belediye encümenince, mahalle ve köylerde muhtarlıkça bildirilecek
bir temsilci olmak üzere bir başkan ve dört üyeden oluşmasının temelinde,
ormanların Anayasal koruma altında olması yanında, ormanların ve orman sayılan
yerlerin tespitinin özel uzmanlık bilgisi gerektiriyor olması yatmaktadır.
Ormanlar
ise ağaç türlerine göre belirli bir rakımdan/yükseklikten sonra yetişmekte ve
buralarda genellikle yine Anayasal koruma altında olan orman köylüleri
yaşamaktadır.
Kamu
hizmetlerinin orman köylerine yeterince ve etkin şekilde götürülememesi ve mevsimlik
orman işlerinde çalışmaya dayalı düşük gelir seviyesi, bir yandan orman
köylerinde eğitim seviyesinin düşük kalmasına yol açarken, diğer yandan sürekli
bir gelire ve daha iyi eğitim, sağlık ve diğer kamu hizmetlerine erişim
amacıyla orman köylerinden şehirlere kitlesel göçlere sebep olmuş ve
olmaktadır.
Orman
köylerinin yüksek ve engebeli arazilerde dağınık şekilde yapılaşmaları coğrafi
gerçek; orman köylülerinin mevsimlik orman işlerine dayalı düşük gelir seviyesi
ekonomik gerçek; orman köylerinde eğitim seviyesinin göreli yetersizliği
sosyolojik gerçek; nüfusun şehirlere kitlesel göçü demografik gerçek ve orman
kadastrosunun özel uzmanlık gerektiriyor olması ise hukuki-teknik gerçekler
arasındadır.
Bu
şartlar altında yasakoyucu, orman kadastro komisyonları tarafından hazırlanan
tutanak ve haritalara karşı dava açma süresini altı aydan otuz güne düşürmüş ve
ilan süresi (otuz gün) içinde dava açılmaması halinde tutanak ve haritaların
kesinleşmesini öngörmüştür.
İptali
istenen ibareler, mülkiyet hakkıyla ilgilidir. Anayasa’nın 35. maddesinde temel
bir insan hakkı olarak düzenlenen mülkiyet hakkı, kişiye başkalarının hakkına
zarar vermemek ve yasaların öngördüğü sınırlamalara uymak şartıyla, sahibi
olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, ürünlerinden yararlanma ve tasarruf olanağı
verir.
Hukuksal
işlemlerin, kendilerine bağlanan hukuksal sonuçları doğurabilmesi için
muhataplarına bildirilmesi gerekir. Bildirim esas olarak tebligat ile yapılır.
Bu bağlamda tebligat, yetkili makamlarca tesis edilmiş hukuki işlemlerin,
hukuki sonuçlarından etkilenen kişilere bildirimi ve bildirimin usulüne uygun
olarak yapıldığının belgelendirilmesi işlemidir. Tebligatın hukuka ve usulüne
uygun yapılması, Anayasa ile güvence altına alınmış hakların
kullanılabilmesinin önkoşulu ve hak arama hürriyetinin en önemli
güvencelerinden biridir.
Mülkiyet
gibi temel bir hakkı ilgilendiren ve orman kadastrosu gibi özel uzmanlık
gerektiren bir işlemin sonucunda düzenlenen tutanak ve haritaların
muhataplarına tebliğinin, yüksek ve engebeli arazilere yayılmış eğitim düzeyi
göreceli düşük ve çoğunluğu da şehirlere göçmüş orman köylerinde askıya
çıkarılma yoluyla ilanının, ilgililere şahsen yapılmış tebliğ hükmünde
sayılması yetmezmiş gibi, bir de askı suretiyle ilanının altı aydan otuz güne
düşürülmesi ve ilan süresi olan otuz gün içinde dava açılmaz ise tutanak ve
haritaların kesinleşecek olmasının, ilgililerin yetkili mahkemeler önünde hak
arama hürriyetini etkin bir şekilde kullanmalarına engel oluşturacağı açıktır.
Çünkü, düzenleme orman köylerinin özelliklerini dikkate almadan ilgili orman
köyünde arazisi bulunanlardan uzak şehirlere göçmüş olanlar da dahil herkesin
otuz günlük askı süresi içinde, askıya çıkarılan tutanak ve haritalardan
haberdar olmaları gerekeceği gibi bir varsayıma dayanmaktadır. Orman köylerinin
gerçekleriyle bağdaşmayan bu varsayım sonucunda ilgililer bu kısacık süre
içinde, orman kadastrosu gibi özel uzmanlık gerektiren harita ve tutanaklardan
haberdar olamayacakları, hukuki-teknik içeriği hakkında bilgilenemeyecekleri ve
yapılması gereken hukuksal işlemler hakkında bilgilenme amaçlı araştırma
yapamayacakları için askıya çıkarılan harita ve tutanaklara ilişkin hukuksal
iddialarını yetkili yargı makamları önüne getirip hukuksal haklarını
arayamayacaklardır. Oysa, hak arama özgürlüğünün temel unsurlarından biri olan
mahkemeye erişim hakkının herkes için en geniş şekilde güvence altına alınması
demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez koşullarından biridir.
Bu
itibarla iptali istenen ibareler, askıya çıkarılarak ilan edilen orman kadastro
komisyonu tutanak ve haritalarının ilgililer tarafından bilinmesi,
hukuki-teknik içeriği hakkında bilgilenmesi ve hukuksal yolların öğrenilmesinin
ötesinde haberdarlığı konusunda dahi kişilere yeterli güvence ve korumayı
sağlamadığı için hukuki güvenlik ilkesiyle bağdaşmamanın yanında kişilerin
mülkiyet hakkına ilişkin hak arama özgürlüğünün özünü de zedelediğinden
Anayasa’nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmadığı; 35.
maddesindeki mülkiyet hakkının korunmasına yeterli ve gerekli güvenceyi
sağlamadığı ve 36. maddesindeki hak arama özgürlüğünü ölçüsüzce sınırlandırdığı
için Anayasanın 2., 35. ve 36. maddelerine aykırıdır.
Anayasa’nın
36. maddesinde, hak arama özgürlüğü için herhangi bir sınırlama nedeni
öngörülmemiş olmakla birlikte, dava açma hakkının kullanımına ilişkin kamu
düzenini sağlama amacıyla getirilebilecek sınırlamaların, hak arama
özgürlüğünün özünü ortadan kaldıracak ve Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan
güvencelere aykırı olacak şekilde olmaması gerekir.
Anayasa’nın
2. maddesinde belirtilen hukuk devletinin temel ilkelerinden biri “hukuk
güvenliği” ilkesidir. Hukuk güvenliği ilkesi, normların öngörülebilir olmasını,
bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de
yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını
gerekli kılar.
Öte
yandan, Anayasa’nın 13. maddesine göre temel hak ve özgürlüklere yönelik
sınırlamalar, demokratik toplum düzeninin ve laik cumhuriyetin gereklerine
ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı gibi hak ve özgürlüklerin
özlerine de dokunamaz.
Bu
bağlamda yasakoyucu, orman kadastro işlemlerinin ilgililerine tebliğini ve bu
tebliğe ilişkin askı süresi ile dava açmada hak düşürücü süreyi düzenlerken,
hukuk devleti ilkesinin bir gereği ve özgürlüklerin sınırlanmasının ölçüsü
olan “ölçülülük ilkesi” ile bağlıdır. Bu ilke “elverişlilik”, “gereklilik”
ve “orantılılık” olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. “Elverişlilik”,
başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını, “gereklilik”
başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını ve “orantılılık”
ise başvurulan önlem ve ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü
ifade etmektedir.
Çok
sayıda kişiyi ilgilendiren orman kadastro işlemlerinin tebligatının askı
suretiyle ilanının elverişliliğinden söz edilebilirse de orman köylerinin
coğrafi, ekonomik, demografik, yerleşme ve sosyolojik özellikleri dikkate
alındığında askı süresinin altı aydan otuz güne düşürülmesinin gerekliliğinden
söz edilemez. Yasa koyucunun, orman kadastro işlemlerinin kamu düzeni açısından
bir an önce kesinleşmesi ile ilgililerin orman kadastro işlemlerinin
sonuçlarından haberdar olmalarını sağlayacak ve hak kaybına uğrayanların
yetkili mahkemelerde hak arama yollarını kullanabilmeleri için gerekli
hazırlıkları yapmalarına yeterli olacak süreyi, orantılı bir şekilde
kararlaştırması gerekir. Bu bağlamda, ilgililere şahsen tebliğ yerine geçen
askı süresi ile dava açma süresinin altı aydan otuz güne düşürülmesini öngören
iptali istenen ibareler, ölçülülük ilkesiyle bağdaşmadığı ve hakkın özünü
ortadan kaldırdığı için Anayasa’nın 2. ve 13. maddelerine bu açılardan da
aykırıdır.
Yukarıda
açıklandığı üzere, 6527 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanunun 1. maddesiyle değiştirilen 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 11. maddesinin
birinci fıkrasının üçüncü cümlesindeki “… otuz gün içinde …” ibaresi ile
dördüncü cümlesindeki “… İlan süresi geçtikten sonra …” ibaresi, Anayasa’nın
2., 13., 35. ve 36. maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
2) 6527
Sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 3. Maddesi ile
6831 Sayılı Orman Kanunu’nun Ek 9. Maddesine Eklenen Beşinci Fıkrasının İkinci
Cümlesindeki “… bu tesislerden herhangi bir bedel alınmaz.” İfadesinin
Anayasaya Aykırılığı
6831
sayılı Kanun’un ek 9. maddesinde, Devlet ormanları üzerinde 6831 sayılı Kanunun
16., 17. ve 18. maddelerinde belirtilenlere ek olarak izin verilerek kamu
yararına yapılabilecek yapı ve tesisler ile bunlardan alınacak bedeller
düzenlenmektedir.
6831
sayılı Orman Kanununa göre orman sayılan alanlarda verilen izinlerde;
(i) Bu
alanların ağaçlandırılması için yapılacak giderlerin karşılığı olarak alınan
“Ağaçlandırma Bedeli”;
(ii) Kamu
yararı dışında kar amacı güdülerek yapılacak her türlü tesisin proje toplam
bedelinden orman sahasına isabet eden kısmının yüzde ikisi oranında alınan
“Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Geliri”;
(iii)
İznin yasal dayanağına göre, Ormancılık faaliyetinin yapılamaması nedeniyle
orman idaresinin mahrum kaldığı her türlü değer karşılığında (md. 17) ya da
arazinin orman örtüsü ve bulunduğu bölgenin özelliklerine göre hektar başına
tespit edilen miktarda (md. 16 ve18) her yıl alınan “Arazi İzin Bedeli”;
Gelirlerinden
bir ya da bir kaçı alınmaktadır.
6831
sayılı Kanuna göre orman sayılan alanlarda Kanunun ek 9. maddesinin;
- Birinci
fıkrasına göre, Gençlik ve Spor Bakanlığınca yapılacak spor tesislerinden;
ikinci fıkrasına göre, 3202 sayılı Köye Yönelik Hizmetler Hakkında Kanun çerçevesinde
köye ve bağlı yerleşim birimlerine yönelik yol, su, atık su, gölet, mezarlık ve
altyapı hizmetlerinin yerine getirilmesi maksadı ile verilen izinlerden
herhangi bir bedel alınmaması;
- Üçüncü
fıkrasına göre devlet üniversitelerine eğitim ve araştırma maksatlı tesisler
yapılması ile Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğüne yurt
yapılması maksadıyla verilen izinlerden “Ağaçlandırma Bedeli” ile “Arazi İzin
Bedeli”; altıncı fıkrasına göre, demiryolu, otoyol, devlet ve il yolları ile su
isale hatlarının yapımında ortaya çıkan kazı fazlası malzemenin depolanması
için verilen izinlerde “Ağaçlandırma Bedeli” alınması öngörülmüşken;
İptali
istenen ifadenin yer aldığı beşinci fıkrada ise, erişme kontrolü uygulanan
karayollarında, Devlet idareleri ile kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılan,
işletilen, işlettirilen veya yap-işlet-devret modeli esas alınarak yaptırılan
ve işlettirilen ulaştırma yapıları ve müştemilatı olan hizmet tesisleri ile
bakım işletme tesislerinden herhangi bir bedel alınmaması kurallaştırılmıştır.
28.5.1988
tarihli ve 3465 sayılı Karayolları Genel Müdürlüğü Dışındaki Kuruluşların
Erişme Kontrollü Karayolu (Otoyol) Yapımı, Bakımı ve İşletilmesi ile
Görevlendirilmesi Hakkında Kanun’un 3. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde,
“Bakım İşletme Tesisi”, “bakım ve işletme gibi yolla ilgili yapı ve tesisleri”;
“Hizmet Tesisleri” ise “otel, motel, lokanta, akaryakıt istasyonu ve diğer
tesisleri” şeklinde tanımlanmış; 4. maddesinin (a) bendinde erişme kontrollü
karayollarının (otoyolların) yapımı, bakımı ve işletilmesi ile hizmet
tesislerinin yapımı, bakımı ve işletmesinde sermaye şirketlerinin
görevlendirilebileceği; (b) bendinde ise Karayolları Genel Müdürlüğünce
yapılmış ve yapılmakta olan otoyollar üzerindeki hizmet tesislerinin yapımı ve
işletmesinin şirketlere yaptırılabileceği belirtilmiştir.
Bu
kurallara göre, 6831 sayılı Kanuna göre orman sayılan alanlarda
yapılan/yapılacak üniversitelerin kamu yararına özgülenmiş eğitim ve araştırma
tesisleri ile Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu’na öğrenci yurtları yapımı
için verilen izinlerden “Ağaçlandırma bedeli” ile “Arazi izin bedeli”
alınırken; erişme kontrollü karayollarının (otoyolların) karayolu sınır çizgisi
içinde yapılan/yapılacak olan ticari amaçlı otel, motel, lokanta, akaryakıt
istasyonu ve diğer tesisler yapımı ve işletmesi için verilen izinlerden
“Ağaçlandırma bedeli”, “Ağaçlandırma ve erozyon kontrolü geliri” ve “Arazi izin
bedeli”nden hiç biri alınmayacaktır.
Anayasa’nın 2. maddesinde sosyal hukuk devleti ilkesine
yer verilmiş; 5. maddesinde ise Devlete, kişilerin refah, huzur ve mutluluğunu
sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal
hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan
siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi
varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak görevleri
verilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin yerleşik kararlarına
göre, sosyal hukuk devleti, insan haklarına dayanan, kişilerin huzur, refah ve
mutluluk içinde yaşamalarını güvence altına alan, kişi hak ve özgürlükleriyle
kamu yararı arasında adil bir denge kurabilen, milli gelirin adalete uygun
biçimde dağıtılması için gereken önlemleri alan, her alanda adaletli bir hukuk
düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, güçsüzleri güçlüler karşısında
koruyarak sosyal adaleti ve toplumsal dengeleri gözeten devlettir.
Yasakoyucu, yasamanın genelliği ilkesi
gereğince kendine tanınan takdir yetkisi bağlamında dilediği yasal
tasarruflarda bulunabilir. Ancak, Anayasal kurallara, sosyal hukuk devleti
ilkelerine ve hukukun temel prensiplerine uymakla yükümlüdür. Kanunların,
kamu yararı amacına yönelik olması, genel, objektif,
adil kurallar içermesi ve hakkaniyeti gözetmesi hukuk devleti olmanın
gereğidir. Bu nedenle, yasakoyucunun hukuki düzenlemelerde kendisine tanınan
takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı
ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması gerekir.
Devletin yerleşim yerleri arasında ulaşımı
sağlamak amacıyla yapacağı/yaptıracağı erişme kontrollü karayolu güzergahının
orman alanlarından geçmesi durumunda, gerekli izinlerin verilmesi gerekeceğinde
kamu yararı olduğu kuşkusuzdur. Hatta, erişme kontrollü karayollarında
karayolunun müştemilatı olan bakım işletme tesisleri ile hizmet tesislerinin
yapılabilmesi için karayolu sınır çizgisinin geniş tutularak bakım işletme
tesisleri ile hizmet tesislerinin yapılacağı ormanlık alanların iznin kapsamına
alınmasında da kamu yararı olduğu söylenebilir.
Ancak, üniversitelerin kamu
yararına özgülenmiş eğitim ve araştırma tesisleri ile Yüksek Öğrenim Kredi ve
Yurtlar Kurumu’na öğrenci yurtları yapımı için verilen izinlerden dahi
“Ağaçlandırma bedeli” ile “Arazi izin bedeli” alınırken; erişme kontrollü
karayollarının karayolu sınır çizgisi içinde yapılan/yapılacak olan ticari
amaçlı otel, motel, lokanta, akaryakıt istasyonu ve diğer tesislerin yapımı ve
işletilmesi için verilen izinlerden herhangi bir bedel alınmamasının kamu
yararıyla bağdaşmamanın yanında adalet ve hakkaniyete de uygun düşmeyeceği açıktır.
Bu nedenle iptali istenen ifade, Anayasa’nın 2. ve 5. maddelerine aykırıdır.
Öte yandan, Anayasa’nın 169. maddesinde
Devlete, ormanların korunması ve orman sahalarının genişletilmesi için gerekli
yasaları koyma ve önlemleri alma görevi verilmiş; Devlet ormanlarının
zamanaşımı ile mülk edinilemeyeceği ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu
oluşturmayacağı kuralı getirilmiştir.
Devlete Anayasa ile verilmiş ormanların
korunması ve orman alanlarının genişletilmesi görevi, ormanlık alanlarda yapılacak
kamu hizmetleri ile kamu yararı amaçlı yatırımların gerektirdiği irtifak
hakkına dayalı izin tasarruflarından, izne konu oluşturan hizmet ve yatırımın
niteliği ve kamu yararı ile ilişkisine göre “Ağaçlandırma
bedeli”, “Ağaçlandırma ve erozyon kontrolü geliri” ve “Arazi izin bedeli”nden
bir ya da birkaçının alınmasını gerektirmektedir.
Çünkü, kamu yararına oluşturulan irtifak hakkına dayalı her izin
ormanlık alanların fiilen daralmasıyla sonuçlanmakta; Devlete Anayasa ile
verilen ormanlık alanların korunması ve genişletilmesi görevi ise, en azından
izne konu oluşturan alana muadil yeni ormanlar yetiştirilmesini gerekli
kılmaktadır. Nitekim, bu güne kadar çıkarılan yasal düzenlemelerde bu husus
gözetilmiştir. Erişme kontrollü karayollarının karayolu sınır çizgisi içinde
yapılan/yapılacak olan ticari amaçlı otel, motel, lokanta, akaryakıt istasyonu
ve diğer tesislere ilişkin izinlerden herhangi bir bedel alınmaması, izne konu
oluşturan alana muadil ormanlık alanın mali kaynak yokluğu nedeniyle yetiştirilememesi
ve dolayısıyla orman alanlarının daralmasıyla sonuçlanacağı için, iptali
istenen ifade Anayasa’nın 169. maddesine; ticari kar amaçlı tesisler için izne
konu muadil ormanlık alanın, finansmanı vergilerle sağlanan Devlet bütçesi
kaynaklarıyla oluşturulması ise adalet ve hakkaniyet ölçüleriyle bağdaşmayacağı
için Anayasa’nın 2. maddesine aykırılık oluşturmaktadır.
Yukarıda açıklandığı üzere, 6527 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanunun 3. maddesi ile 6831 sayılı Orman Kanunu’nun ek 9.
maddesine eklenen beşinci fıkrasının ikinci cümlesindeki “… bu tesislerden
herhangi bir bedel alınmaz.” ifadesi, Anayasa’nın 2., 5. ve 169. maddelerine
aykırı olduğundan iptali gerekir.
3) 6527 Sayılı Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 8. Maddesi ile 2886 Sayılı Devlet İhale
Kanunu’nun 84. Maddesine Eklenen Dördüncü Fıkra ile 9. Maddesiyle 2886 Sayılı
Kanuna Eklenen Geçici 4. Maddenin Anayasaya Aykırılığı
Kamu kurum ve kuruluşlarının her türlü kaynaktan karşıladıkları mal
ve hizmet alımları ile yapım işlerinin ihalesinde 4.1.2002 tarihli ve 4734
sayılı Kamu İhale Kanunu; genel bütçeye dahil dairelerle özel (katma) bütçeli
idarelerin ve özel idare ile belediyelerin satım, kira, trampa ve mülkiyetin
gayri ayni hak tesisi işlerinin ihalesinde ise 8.9.1983 tarihli ve 2886 sayılı
Devlet İhale Kanunu uygulanmaktadır.
2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’nun 83. maddesinde ihalelerde yasak
fiil ve davranışlar sayıldıktan sonra “İdarelerce ihalelere katılmaktan geçici
yasaklama” başlıklı 84. maddesinin birinci fıkrasında, 83. maddede belirtilen
fiil ve davranışlarda bulundukları anlaşılanlar hakkında bir yıla kadar bütün
ihalelere katılma yasağı konulacağı, bu kararın Resmi Gazete’de yayımlanacağı
ve müteahhitlik siciline işleneceği kuralları getirilmiş; üçüncü fıkrasında ise
aynen, “Üzerine ihale yapıldığı halde usulüne göre sözleşme yapmayan istekliler
ile sözleşme yapıldıktan sonra taahhüdünden vazgeçen ve mücbir sebepler dışında
taahhüdünü sözleşme ve şartname hükümlerine uygun olarak yerine getirmeyen
müteahhit veya müşteriler hakkında da, ihaleyi yapan bakanlık veya ilgili
bakanlık tarafından, bir yıla kadar ihalelere katılmaktan yasaklama kararı
verilir ve bu kararlar Resmi Gazete’de ilan ettirildiği gibi ilgililerin
müteahhitlik sicillerine işlenir.” denilmiştir.
6527 sayılı Kanun’un 8. maddesi ile 2886 sayılı Devlet İhale
Kanunu’nun 84. maddesine eklenen dördüncü fıkrasıyla ise; 2886 sayılı Kanun’un
83. maddesinde belirtilen fiil veya davranışlarda bulunanlar hariç olmak üzere,
Türkiye genelinde faaliyet gösteren tüzel kişilerden; şube personeli, vekil,
mümessil gibi yetkili temsilcilerin şahsi kusurlarından kaynaklanan ve bu
maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen fiil veya davranışları sebebiyle
haklarında ihalelere katılmaktan yasaklama kararı verilmesi gerektiği idarece
tespit edilenlerden, verilecek bir aylık süre içinde ihale bedelinin üç katı
tutarında tazminatı peşin olarak ödeyenler hakkında ihaleden yasaklama kararı
verilmeyeceği kurala bağlanırken; 9. maddesiyle 2886 sayılı Kanuna eklenen
geçici 4. maddesinde ise maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce, 83. maddede
belirtilen fiil veya davranışlarda bulunanlar hariç olmak üzere, Türkiye
genelinde faaliyet gösteren tüzel kişilerden; şube personeli, vekil, mümessil
gibi yetkili temsilcilerin şahsi kusurlarından kaynaklanan ve 84 üncü maddenin
üçüncü fıkrasında belirtilen fiil veya davranışları sebebiyle haklarında
ihalelere katılmaktan yasaklama kararı verilmesi gerektiği idarece tespit
edilenlerden henüz yasaklama kararı verilememiş olanlar hakkında da 84 üncü
maddenin dördüncü fıkrası hükmünün uygulanacağı belirtilmektedir.
13.1.2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 40., 48.
103. vd. maddelerinde “şube”den söz edilmekle birlikte şubenin tanımı
yapılmamış; ekonominin dinamik yapısı ve sürekli bir gelişim içinde olmasından
dolayı tanımlama öğreti ile yargı içtihatlarına bırakılmıştır.
Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında, üçüncü kişilerle merkez adına
hukuki işlemler yapabilme şube olmak için yeterli sayılmaktadır. Buna göre,
şubenin ve dolayısıyla şube personelinin üçüncü kişilerle yaptığı hukuki
işlemlerden ve bu işlemin sonuçlarından merkez sorumludur ve şube personelinin
şahsi kusuru merkezin sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır.
Öte yandan ticari vekil, ticari temsilci (mümessil) gibi yetkili
temsilciler, 11.1.2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 547 –
552. maddelerinde düzenlenmiştir.
6098 sayılı Kanuna göre ticari temsilci (mümessil), “işletme
sahibinin, ticari işletmeyi yönetmek ve işletmeye ilişkin işlemlerde ticaret
unvanı altında, ticari temsil yetkisi ile kendisini temsil etmek üzere, açıkça
ya da örtülü olarak yetki verdiği kişidir.” (md. 547/1) ve ticari işletme
sahibinin ticari temsilcinin fiillerinden sorumluluğu, tescilin yapılmış
olmasına da bağlı değildir (md. 547/2).
Ticari vekil ise “bir ticari işletme sahibinin, kendisine ticari
temsilcilik yetkisi vermeksizin, işletmesini yönetmek veya işletmesinin bazı
işlerini yürütmek için yetkilendirdiği kişidir.” (md. 551/1) ve bu yetki
işletmenin alışılmış bütün işlerini kapsamaktadır (md. 551/2).
Kanun’un 552. maddesinde ise “Diğer tacir yardımcıları”
düzenlenmiştir.
Bu kurallarda ticari vekil, ticari temsilci (mümessil) gibi yetkili
temsilcilerin üçüncü kişilerle, temsil ettikleri tüzel kişi adına yaptıkları
hukuki işlemlerden tüzel kişi sorumlu tutulmuş; bunların şahsi kusurlarından
kaynaklanan fiil ve davranışları da tüzel kişinin sorumluluğundan istisna
tutulmamıştır.
2886 sayılı Kanun’un kapsamındaki genel bütçeye dahil dairelerle
özel (katma) bütçeli idarelerin ve özel idare ile belediyelerin satım, kira,
trampa ve mülkiyetin gayri ayni hak tesisi işlerinin ihalesine merkez adına
şube veya tüzel kişinin yetkili temsilcisi ya da ticari vekili veyahut da
merkez veya tüzel kişinin yönetim kurulu başkanı girmiş ve tüzel kişi üzerine
ihale yapıldıktan sonra yasal süresi içinde sözleşme yapılmamış veya sözleşme
yapıldıktan sonra taahhütten vazgeçilmiş ya da mücbir sebepler dışında taahhüt
sözleşme ve şartname hükümlerine göre yerine getirilmemiş ise, tüm bu
durumlarda merkez adına hareket eden şubenin personeline veya tüzel kişilik
adına hareket eden ticari temsilci ve ticari vekillere izafe edilebilecek
herhangi bir kusur söz konusu olamaz.
Kusur sorumluluğu ya da sübjektif sorumlulukta sorumluluğun temel
unsuru kusurdur ve “kusur olmadan sorumluluk doğmaz” ilkesi geçerlidir. Kusur,
sübjektif sorumluluğun kurucu unsurudur. Dolayısıyla sorumluluğun doğabilmesi
için zarar, uygun nedensellik ilişkisi ve hukuka aykırılık unsurlarından başka
zarar veren kişinin davranışının kusurlu olması da gerekir. Nitekim, 6098
sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde, “Kusurlu ve hukuka aykırı bir
fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.” denilmiştir.
Bu bağlamda, satım, kira, trampa ve mülkiyetin gayri ayni hak tesisi
işlerinin ihalesinde, edimin ifası süreci zamana yaygın olmadığı için taahhüdün
sözleşme ve şartname hükümlerine göre yerine getirilmesi bedelin ödenmemesi
dışında söz konusu olamayacağı ve bedelin ödenmemesinin de tüzel kişinin
sorumluluğunda olması bir yana, kazanılmış bir ihalede merkez ya da tüzel
kişinin bilgisi ve hatta açık ya da örtülü kararı olmaksızın şube personeli
veya ticari temsilci ya da ticari vekilin sözleşmeyi imzalamaması veya sözleşme
yapıldıktan sonra taahhütten vazgeçmesi (satın alınan veya kiralanan ya da
üzerine irtifak hakkı tesis edilen arazinin teslim alınması, tapuya tescili vb.
ile bedelin ödenmesi) gibi bir durum hiçbir şekilde söz konusu olamaz.
Daha açık ifadeyle satım, kira, trampa ve mülkiyetin gayri ayni hak
tesisi işleri ihale edildikten sonra sözleşmenin imzalanmaması, sözleşme
imzalandıktan sonra taahhütten vazgeçilmesi veya taahhüdün sözleşme ve şartname
hükümlerine göre yerine getirilmemesi durumları, mutlak surette merkezin veya
tüzel kişinin yönetim kurulunun almış olduğu kararların yerine getirilmesi
bağlamında söz konusu olabilir ve bu durumların gerçekleşmesi halinde şube
personeli veya ticari temsilciye ya da ticari vekile herhangi bir şekilde şahsi
kusur izafe edilemeyeceğinden, “kusur” tüzel kişiliğe aittir.
Kaldı ki her şeye rağmen şahsi kusur izafe edilebileceği ileri
sürülse dahi tüm bu kusurlardan yukarıda belirtildiği üzere genel hükümlere
göre tüzel kişi sorumludur.
İptali istenen kurallarda ise, sadece “Türkiye genelinde faaliyet
gösteren tüzel kişiler” gibi belirli bir firma grubu için, satım, kira, trampa
ve mülkiyetin gayri ayni hak tesisi işleri ihale edildikten sonra sözleşmenin
imzalanmaması, sözleşme imzalandıktan sonra taahhütten vazgeçilmesi veya
taahhüdün sözleşme ve şartname hükümlerine göre yerine getirilmemesi; tüzel
kişilerin kararı olmaksızın şube personeli, vekil, mümessil gibi yetkili
temsilcilerin şahsi kusurları ile gerçekleşebilecek fiillermiş gibi, “şube
personeli, vekil, mümessil gibi yetkili temsilcilerin şahsi kusurlarından
kaynaklanan” ifadesinin arkasına sığınılarak ve böylece idarelerin bu derece
belirsiz gerekçeye dayanmaları sağlanarak, idarelerce haklarında ihaleye
katılmaktan yasaklama kararı verilmesi gerektiği tespit edilen tüzel kişiler
hakkında ihale bedelinin üç katı tutarındaki tazminatın peşin olarak ödemesi
koşuluyla ihaleden yasaklama kararı verilmemesi kurallaştırılmakta; bu kuralın
2886 sayılı Kanuna eklenen geçici 4. maddesiyle geçmişe de uygulanması öngörülmektedir.
Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında belirtildiği üzere, Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devletinin temel
ilkelerinden biri “hukuki belirlilik”tir. Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin
hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer
vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca
kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi de
gereklidir.
Öte yandan, yasama yetkisinin genelliği
ilkesi uyarınca, yasama organı, yasa yaparken bütün ihtimalleri göz önünde
bulundurarak ayrıntılı hükümler koyabilir ya da Anayasa’nın kanunla
düzenlenmesini zorunlu kıldığı hususlar dışında bir konuyu isterse soyut bir
şekilde düzenleyerek genel ilkeleri ve çerçeveyi belirleyip ayrıntıları alt
düzenleyici işlemlere bırakabilir.
Ancak, satım, kira, trampa
ve mülkiyetin gayri ayni hak tesisi işlerinin ihalesinden sonra sözleşmenin
imzalanmaması, sözleşme imzalandıktan sonra taahhütten vazgeçilmesi veya
taahhüdün sözleşme ve şartname hükümlerine göre yerine getirilmemesinin
sorumluluğu kural olarak şube personeli veya ticari temsilciye ya da ticari
vekile izafe edilebilecek şahsi bir kusur olmadığından, idare durumları aynı
veya benzer olan tüzel kişilerden, bazılarını iptali istenen düzenlemenin
kapsamına alır (ki bu bazıları bu yasanın çıkarılmasının arkasındaki güçtür) ve
ihale bedelinin üç katı tutarında tazminatı peşin ödemek kaydıyla ihaleye
katılmaktan yasaklama kararının dışında tutarken; bazılarını ise, genel hükümlere
dayanıp kusur şube personeli veya ticari temsilci ya da ticari vekilin değil,
tüzel kişinindir diyerek maddenin kapsamı dışında tutabilecektir.
Oysa ihaleden yasaklama kararı verilmesi doğrudan kamu düzeni ile
ilgilidir.
Yasakoyucu doğrudan kamu düzeni ile ilgili söz konusu hukuksal
belirsizliği gidermek için alt düzenleyici işlemler de öngörmediği için
hukuksal belirsizliğin alt hukuksal düzenlemelerle giderilmesi de olanaklı
değildir. Bu itibarla hukuki belirsizlik içeren iptali istenen düzenlemeler,
Anayasa’nın 2. maddesine aykırıdır.
Öte yandan, Anayasa’nın 10. maddesinde yasa önünde eşitlik ilkesine
yer verilmiştir. Anayasa’nın 10. maddesindeki yasa
önünde eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar
karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve
ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve
topluluklara ayrı kurallar uygulanarak kanun karşısında eşitliğin çiğnenmesi
yasaklanmıştır. Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı
tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da
topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı
hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa
Anayasa’da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez.
İptali istenen kurallar sadece, “Türkiye
genelinde faaliyet gösteren tüzel kişiler” için getirilmiştir. Oysa, genel
bütçeye dahil dairelerle özel (katma) bütçeli idarelerin ve özel idare ile
belediyelerin 2886 sayılı Devlet İhale Kanununa göre yaptıkları satım, kira,
trampa ve mülkiyetin gayri ayni hak tesisi işlerinin ihalelerine, Türkiye
genelinde faaliyet gösteren tüzel kişiler yanında belirli bir il veya bölge ya
da bölgelerde faaliyet gösteren tüzel kişiler ile gerçek kişiler de katılmakta
ve bunlar üzerine de ihaleler yapılmaktadır.
İptali istenen düzenlemelerin kapsamına sadece Türkiye genelinde
faaliyet gösteren tüzel kişilerin alınıp, diğerlerinin kapsam dışında
tutulması, Türkiye genelinde faaliyet gösteren tüzel kişilere ayrıcalık
tanınması sonucunu doğurduğundan, iptali istenen düzenlemeler Anayasa’nın 10.
maddesindeki yasa önünde eşitlik ilkesine de aykırıdır.
Yukarıda açıklandığı üzere, 6527
sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 8. maddesi ile
2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’nun 84. maddesine eklenen dördüncü fıkrası ile
9. maddesiyle 2886 sayılı Kanuna eklenen geçici 4. maddesi, Anayasa’nın 2. ve
10. maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
4) 6527 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun
17. maddesi ile 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi
ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun 8.
maddesine eklenen Onbeşinci fıkrasının Anayasa’ya aykırılığı:
Bu düzenleme ile, 5651 sayılı Kanunun 8. maddesine eklenen 15 inci
fıkra ile 5651 sayılı Kanunun “Erişimin engellenmesi kararı ve yerine
getirilmesi” kenar başlıkla 8. maddesine göre soruşturma aşamasında verilen
hâkim kararı ile “İçeriğin yayından çıkarılması ve erişimin engellenmesi”ni
düzenleyen 9. maddesi ve “Özel hayatın gizliliği nedeniyle içeriğe erişimin
engellenmesi”ni düzenleyen 9/A maddesine göre verilen hâkim kararının birden
fazla sulh ceza mahkemesi bulunan yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
tarafından belirlenen sulh ceza mahkemeleri tarafından verileceği hükmünü
içermektedir.
Görüldüğü gibi, anılan düzenleme, erişimin engellenmesi kararı
verilmesi ve bunun infazı, içeriğin yayından çıkarılması ve erişimin
engellenmesi kararı verilebilmesi ve özel hayatın gizliliği nedeniyle erişimin
engellenmesi talebi hakkında karar verilebilmesi konularında yargılama hukuku
yönünden yeni bir kural vâzetmekte ve bu hususlarda görevli mahkemenin hangi
mahkeme olduğunu göstermektedir.
Mezkûr düzenlemenin Anayasa’ya aykırılığı yönünden kritiğine
geçmeden önce, 5651 sayılı Kanunun 8., 9. ve (6518 sayılı Kanunun 94. maddesi
ile getirilen) 9/A maddelerinde öngörülen düzenlemelerin kısaca gözden
geçirilmesinde yarar vardır.
5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu
Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun 8.
maddesi, aynı maddenin birinci fıkrasında sayılan katalog suçlar bakımından
internet ortamında yapılan ve içeriği anılan maddenin yine birinci fıkrasında
sayılan katalog suçlarla ilgili olarak erişimin engellenmesi kararı
verilebilmesinin usûl ve esaslarını düzenlemektedir. Buna göre, anılan maddede
sayılan suçların internet ortamında işlendiği hususunda yeterli şüphe sebebi
bulunan yayınlarla ilgili olarak, soruşturma evresinde hâkim (gecikmesinde
sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısı), kovuşturma evresinde ise mahkeme
tarafından bu yayınlara erişimin engellenmesine karar verilebilecektir.
Soruşturma evresinde, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısı
tarafından erişimin engellenmesine karar verildiği takdirde Cumhuriyet savcısı
kararını yirmidört saat içinde hâkimin onayına sunacak ve hâkim de en geç
yirmidört saat içinde kararını verecektir. Bu süre içinde erişimin engellenmesi
kararının hâkim tarafından onaylanmaması halinde tedbir, Cumhuriyet savcısı
tarafından derhâl kaldırılacaktır.
Dava konusu yaptığımız kuralda atıf yapılan diğer bir hüküm ise 5651
sayılı Kanunun 9. maddesidir. “İçeriğin yayından çıkarılması ve erişimin
engellenmesi” kenar başlıklı bu madde ise, internet ortamında yapılan bir yayın
içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlâl edildiğini iddia eden gerçek ve
tüzel kişiler ile kurum ve kuruluşların öncelikle içerik sağlayıcısına, içerik
sağlayıcısına ulaşılamaması hâlinde ise yer sağlayıcısına başvurarak uyarı
yöntemi ile içeriğin yayından çıkartılmasını isteyebileceği gibi, doğrudan sulh
ceza hâkimine başvurarak kişilik haklarının ihlâl edildiğini iddia ettiği
yayına erişimin engellenmesini isteyebileceği öngörülmüş ve bu yöntemin usûl ve
esasları gösterilmiştir. Görüldüğü gibi, anılan 9. maddenin, 8. maddeden farkı,
8. maddede erişimin engellenmesine karar verilebilmesi için internet ortamında
vukû bulması ve içeriği hakkında 8. madenin birinci fıkrasının (a) ve (b)
bentlerinde sayılan suçların işlendiği hususunda yeterli şüphe sebebi bulunması
hâlinde re’sen yargı organının harekete geçerek erişimin engellenmesi kararının
soruşturma evresinde hâkim, kovuşturma evresinde mahkeme, yine soruşturma
evresinde gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının erişimin
engellenmesine karar verebilmesi mümkün iken, 9. maddede ise içeriğe erişimin
engellenmesine karar verebilmek için, öncelikle, “internet ortamında yapılan
yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlâl edildiği”ne dair somut bir
iddianın varlığı gerekmektedir.
Başka
bir deyişle, 5651 sayılı Kanunun 6518 sayılı Kanunla öngörülen değişiklikten
önceki halinde, erişim engelleme tedbiri tek bir maddede belirtilen suçlar için
öngörülmüşken, değişiklikler ile birlikte, “kişilik haklarının ihlâli” ve “özel
yaşamın gizliliğinin ihlâli” halleri için de bu tedbirin uygulanması söz konusu
olmuştur. 5651 Sayılı Kanun’un 8’inci maddesinde
öngörülen
prosedür,
katalog suçlar olarak tâbir edilen; intihara yönlendirme, çocukların cinsel
istismarı, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, sağlık
için tehlikeli madde temini, müstehcenlik, fuhuş, kumar
oynanması için yer ve imkan sağlama ile Atatürk’e karşı işlenen
suçlar ile ilgili suç şüphesi bulunan hallerde erişimi engelleme kararı
alınmasına ilişkindir. Burada sayılanların hepsi Türk Ceza Kanunu
ile 5816 sayılı Kanun’da tanımlanmış ve ağır
yaptırımlara bağlanmış suçlar olup, madde metnine göre, suç şüphesi halinde
erişim engelleme kararı; kovuşturma evresinde mahkeme, soruşturma evresinde
hakim, yine soruşturma evresinde gecikmesinde sakınca bulunan hallerde
Cumhuriyet savcısı tarafından verilebilmektedir. Bu son durumda, savcının
kararı, 24 saat içinde hakim onayına sunulur ve onay verilmediği taktirde erişim
engelleme derhal kaldırılır. 5651 sayılı Kanunun 8. maddesindeki
düzenlemeye göre yargı (hâkim, mahkeme veya Cumhuriyet savcısı) re’sen harekete
geçebilmekte iken, 9. maddede öngörülen düzenleme ile Cumhuriyet savcısının
karar mekanizmasında herhangi bir fonksiyonu bulunmamaktadır.
F5651
sayılı Kanunun 9/A maddesi ise yeni bir düzenleme olup, 6518 sayılı Kanun ile
eklenmiştir. Anılan maddeye göre ise, internet ortamında yapılan yayın içeriği
nedeniyle özel hayatının gizliliğinin ihlâl edildiğini iddia eden kişiler,
doğrudan Telekomünikasyon Kurumu bünyesinde bulunan Telekomünikasyon İletişim
Başkanlığına müracaat ederek özel hayatının gizliliğinin ihlâli iddiasına konu
içeriğin engellenmesi tedbirinin uygulanması talebinde bulunabileceklerdir. Bu
yeni maddede yargının (hâkimin) fonksiyonu ise bu talebin uygun olup olmadığına
(yâni içeriğin talepte bulunanın gerçekten özel hayatının gizliliğini ihlâl
edip etmediğini değerlendirip) karar vermekten ve bu değerlendirmeden sonra
vereceği kararı en geç kırksekiz saat içinde açıklamak ve doğrudan Başkanlığa
göndermekten ibârettir. 5651 sayılı Kanunun söz konusu 9/A maddesinde de
hâkimin, mahkemenin ve Cumhuriyet savcısının ortada bir iddia, bir talep
olmaksızın görev gereği (ex officio) harekete geçebilme yetkisi
bulunmamaktadır.
İşte,
dava konusu yaptığımız 5651 sayılı Kanunun 8. maddesine 6527 sayılı Kanunun 17.
maddesi ile eklenen onbeşinci fıkrası, öngördüğü düzenlemeden, az yukarıda
kısaca söz edilen 8. maddesine göre soruşturma aşamasında verilen hâkim kararı
ile, 9. ve 9/A maddesine göre verilen hâkim kararlarının birden fazla sulh ceza
mahkemesi bulunan yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından
belirlenecek olan sulh ceza mahkemeleri tarafından verileceğini öngörmektedir.
Başka bir deyişle, bundan böyle 5651 sayılı Kanunun 8., 9. ve 9/A maddesi
uyarınca internet ortamında yapılan bir yayın içeriğinin (8. maddede katalog
suçların oluştuğu hususunda yeterli şüphe sebebi bulunup bulunmadığını; 9.
maddede kişilik haklarının ihlâl edilip edilmediğini; 9/A maddesinde ise özel
hayatın gizliliğinin ihlâl edilip edilmediğini değerlendirip) engellenmesine
karar verme görev ve yetkisi, birden fazla sulh ceza mahkemesi bulunan yerlerde
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenecek olan sulh ceza
mahkemeleri tarafından verilecektir.
Böyle
bir düzenlemeye niye gidildiği, böyle bir düzenlemeye gitmeye neden ihtiyaç
duyulduğu konusunda madde gerekçesinde herhangi bir ibâre yoktur. Ancak, bu
hükmün ihdasındaki saklı gerekçenin, erişimin engellenmesi kararlarını verecek
olan hâkimlerin, 6524 sayılı Kanunla Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun
yapısında ve işleyişinde yapılan son düzenleme ile yürütmeye (Adalet
Bakanlığı’na ve dolayısı ile yürütme organına) yakın hâkimlerin vermesini
sağlamak olduğunu tahmin edebilmek, hiç de zor değildir. 5651 sayılı Kanunun 8.
maddesine eklenen 15 inci fıkrasının ihdasındaki asıl gayenin, erişimin
engellenmesi taleplerinin yürütme organına yakın hâkimler tarafından değerlendirilmesini
ve sonuç olarak verilecek olan kararın yürütme organının (Adalet Bakanı’nın)
istediği şekilde ittihâzını sağlamak amacına mâtuf olduğu çok açıktır. Esâsen,
getirilen bu düzenleme ile “taraflı” bir yargı yaratılmaktadır ve “tarafsız” ve
“bağımsız” olması gereken yargı organına gölge düşürülmektedir. Böylesi bir
düzenleme, Anayasa’nın 138. maddesinde somutlaşan “Mahkemelerin bağımsızlığı /
bağımsız yargı” ilkesine açıkça aykırıdır. 6527 sayılı Kanunun 17. maddesi
hükmünce, 5651 sayılı Kanunun 8. maddesine göre soruşturma aşamasında verilen
hâkim kararı ile 9. ve 9/A maddesine göre verilen hâkim kararının birden fazla
sulh ceza mahkemesi bulunan yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
tarafından belirlenen sulh ceza mahkemeleri tarafından verilebilmesini öngören
dava konusu düzenleme, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yürütme organına
(Adalet Bakanına) bağımlı yapısı ve işleyişi de nazara alındığında, başlıbaşına,
yargı bağımsızlığı ve
kuvvetler ayrılığı
ilkesi ile bağdaşamaz
niteliktedir.
Zirâ, Anayasamızın “Mahkemelerin bağımsızlığı” ilkesine yer veren
138. maddesinin birinci fıkrasında “Hakimler, görevlerinde
bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine
göre hüküm verirler.” ifadesine yer verildikten sonra ikinci fıkrasında,
“Hiç bir organın, makamın, merci veya kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında
mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremeyeceği; genelge gönderemeyeceği;
tavsiye ve telkinde bulunamayacağı” açık ve kesin bir dille ifade edilmiştir. Oysa,
iptalini talep ettiğimiz 15 inci fıkrada erişimin engellenmesine ilişkin hâkim kararının birden fazla sulh ceza mahkemesi bulunan
yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenen sulh ceza
mahkemeleri tarafından verilmesi öngörülmektedir. Bu hüküm
(aşağıda ayrıntılı biçimde değineceğimiz üzere), Anayasa'nın “Kanunî hâkim
güvencesi”ni hükme bağlayan 37. maddesi ile “Mahkemelerin bağımsızlığı”
ilkesini benimseyen 138. maddesinin yukarıda değinilen buyurucu hükümlerine
açıkça aykırılık teşkil etmesinin yanında, yine Anayasa'nın “Hâkimlik ve
savcılık mesleği” kenar başlıklı 140. maddesi hükmünü de ihlâl etmektedir.
Çünkü, Anayasa'nın 140. maddesinin ikinci fıkrası, “Hâkimler, mahkemelerin
bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre görev ifa ederler.” hükmünü
âmirdir. Halbuki, iptalini talep ettiğimiz Kural, birden fazla sulh ceza mahkemesi bulunan yerlerde erişim
engelleme kararının Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenen
sulh ceza mahkemeleri tarafından verilmesini öngörmekle, az
yukarıda değinildiği gibi, ülkemizde Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu’nun yürütmeye (Adalet Bakanı’na) zaman zaman bağımlı hale getirilmek
istenen yapısı ve işleyişi de nazara alındığında, böylesi bir
görevlendirmenin, Anayasa'nın 140. maddesinde ifadesini bulan “Hâkimlerin,
mahkemelerin bağımsızlığı ... esaslarına göre görev ifa edeceklerine” dair
hükmüne de aykırılık teşkil edeceği ortadadır.
Kanaatimizce,
getirilen bu düzenleme, aynı zamanda, erişimin engellenmesi kararlarının
verilmesi ve buna ilişkin iddiaların değerlendirilmesi konusunda bir alamda
“özel yetkili mahkeme”ler ihdâs etmektedir. Oysa, bilindiği gibi, 6526 sayılı
Kanunla Türk Yargı Sisteminde “Özel Yetkili Mahkemeler” kaldırılmış olmakla,
artık bu mahkemelerin hukuk düzenimizde yeri yoktur. Buna rağmen, dava konusu
kural ile, âdetâ, 5651 sayılı Kanunun 8., 9. ve 9/A maddeleri ile bir nev’î
yeni “Özel Yetkili Mahkemeler” kurulmaya ve hayata geçirilmeye çalışılmaktadır.
Yakın bir geçmişte, 6526 sayılı Kanunla Özel Yetkili Mahkemelerin görevlerine
son verilirken, şimdi, 6527 sayılı Kanunun 17. maddesi ile 5651 sayılı Kanunun
8. maddesine eklenen onbeşinci fıkrasıyla -az yukarıda açıklandığı veçhile- bir
anlamda yeni özel yetkili mahkemeler vücûda getirilmesi, kanaatimizce, tam bir
çelişki mâhiyetindedir. Başka bir değişle, 6527
sayılı Kanunun 17. maddesi ile getirilen düzenlemede, bir yandan, “erişim
engelleme”ye ilişkin tedbir konusunda karar vermeye yetkili mercii olan tabiî
hâkim ilkesinden vazgeçilip, bu yetkiyi birden fazla sulh ceza mahkemesi
bulunan yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenen sulh
ceza mahkemelerine verilmekle, bir nev’i özel yetkili mahkeme ihdas edilmekte,
bir yandan da 6526 sayılı Kanunun 1. maddesi ile mevcut özel yetkili mahkemeler
kaldırılmaktadır. Bu nedenle, 6527 sayılı Kanunun 17. maddesiyle 5651 sayılı
Kanuna getirilen düzenleme ile, ceza yargılaması konusunda “tabiî hâkim” ilkesi
açısından çelişkiye düşülmektedir.
Böylesi bir
çelişki, aynı zamanda, Anayasa’nın 37. maddesinde ifadesini bulan “Kanunî
hâkim” ilkesine de aykırılık teşkil etmektedir. Zirâ, Ceza muhakemesinde
soruşturma evresinde tedbir kararlarıyla görevli ve yetkili mercii, esas
itibariyle, Sulh Ceza Hâkimi ya da (5 Temmuz 2012’de yürürlüğe giren 3. Yargı Paketi ile Türk
hukukuna dâhil olan) “Özgürlük Hâkimi”dir. Şimdi, bu
kuraldan dönülmekte; 5651 sayılı Kanunun 8., 9. ve 9/A maddelerine göre erişimin engellenmesine karar verme görev ve yetkisi
birden fazla sulh ceza mahkemesi bulunan yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu tarafından belirlenen sulh ceza mahkemelerine verilmektedir.
Anılan maddede öngörülen erişim engelleme kararı verme yetkisinin “tabiî hâkim”
den alınarak Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenen sulh ceza mahkemelerine verilmesi,
ceza yargılaması hukuku ve tabiî hâkim ilkesi açısından çok önemli bir
handikaptır. Zirâ, kişilik haklarının ya da özel hayatın gizliliğinin ihlâli
iddiasına konu bir yayında bireyin hak ve özgürlüğü arasında dengeyi bozacak
bir düzenleme, üstelik bu düzenlemenin alt yapısı dahî oluşturulmadan
gerçekleştirilmesi halinde, yargı organının (erkinin) etkinliği azalacaktır.
Kaldı ki, sanık-şüpheli
hakkında mahkûmiyete, beraate, tutuklamaya, adlî kontrole ve daha birçok karara
/ hükme / tedbire hâkim kararıyla (tek başına) karar verilebilirken, erişim
engelleme kararı bakımından karar merciinin kendi doğal hâkimi (sulh ceza
mahkemesi) dışında birden fazla sulh ceza mahkemesi
bulunan yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenen sulh
ceza mahkemesi olarak öngörülmesi, Anayasamızın “Tabiî (Kanunî, Olağan)
Hâkim İlkesi”ne ayrılık oluşturacaktır.
Bu cümleden
olarak, “Tabiî (Kanunî, Olağan) Hâkim İlkesi” üzerinde kısaca durmak istiyoruz:
Yüksek mâlûmları olduğu üzere, “Tabiî mahkeme” veya “olağan mahkeme” ilkesi,
bir uyuşmazlığı yargılayacak olan mahkemenin o uyuşmazlığın doğmasından önce
kanunen belli olması anlamına gelir (Ergun ÖZBUDUN, Türk Anayasa Hukuku, Yetkin
Yayınları, Beşinci Baskı, Ankara, 1998, sh.95). Yâni, tabiî mahkeme (yahut
olağan mahkeme), yargılanacak olayın meydana geldiği anda, o olay için kanunun
öngördüğü mahkeme demektir (Kemal GÖZLER, Türk Anayasa Hukuku, Ekin Kitabevi
Yayınları, Bursa, 2000, sh.844). Kısacası, tabiî mahkeme (olağan mahkeme),
olaydan önce kurulmuş ve somut olay ile ilgisi olmayan mahkeme demektir. Bu
mahkemenin hâkimine de “tabiî hâkim” denir (Nurullah KUNTER, Ceza Muhakemesi
Hukuku, İstanbul, Kazancı Yayınları, Sekizinci Baskı, 1996, sh.129). Buna göre,
bir uyuşmazlık, ancak uyuşmazlığın doğumu anında görevli ve yetkili olan
mahkeme tarafından yargılanabilecektir. Böylece, tabiî hâkim ilkesiyle, davanın
olaydan sonra çıkarılacak bir kanunla kurulacak bir mahkeme tarafından
yargılanması yasaklanmakta, yâni kişiye veya olaya özgü mahkeme kurma imkânı
ortadan kaldırılmaktadır. “Tabiî hâkim (doğal yargıç)” ilkesinin doğal sonucu
“olağanüstü (istisnaî) mahkemelerin kurulmasının yasaklanmasıdır (GÖZLER,
a.g.e., sh.845).
“Tabiî hâkim
(olağan hâkim) ilkesi” yürütme ve hatta yasama organının yargılama faaliyetine
müdahalesini önlemeye yarar. Zirâ, mahkemenin olaydan önce kanunla kurulması
zorunluluğu, evvelâ yürütme organının mahkeme kurmasını yasaklamaktadır. Diğer
yandan, yasama organı da kurulmasından önce gerçekleşmiş olayları yargılamakla
görevli ve yetkili mahkeme kuramayacaktır. Bu ise, mahkemelerde yargılanacak
olan kişilere büyük bir güvence sağlar. Çünkü, o kişileri yargılayacak
mahkemeler, sırf onlar için kurulmamış, onları yargılayacak hâkimler sırf onlar
için atanmamıştır (GÖZLER, a.g.e., sh.845).
Burada önemle
belirtmek gerekir ki, tabiî hâkim ilkesi ve kezâ Anayasa’nın 37. maddesi,
olaydan sonra mahkeme kurulmasını yasaklamaktadır. “Kurulma”dan kastedilen şey,
“bir mahkeme çeşidinin kanunla kabul edilmesi ve çalışmalarının
düzenlenmesidir.” (KUNTER, a.g.e., sh.130).
Anayasamız,
“Tabiî hâkim” ilkesini “Kanunî hâkim güvencesi” başlıklı 37. maddesinde şu
şekilde düzenlemektedir:
“Hiç kimse
kanunen tabî olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz.
Bir kimseyi kanunen tabî olduğu mahkemeden
başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü
merciler kurulamaz.”
Görüldüğü
gibi, maddede “Tabiî hâkim” veya “tabiî mahkeme” ifadesi geçmemektedir. Ancak,
Anayasa’nın 37. maddesinde “kanunî hâkim güvencesi” adı altında düzenlenen
şeyin, aslında “tabiî hâkim ilkesi” olduğu söylenebilir (GÖZLER, a.g.e.,
sh.846).
“Tabiî
hâkim (doğal yargıç, kanunî, olağan hâkim)” ilkesi hakkında buraya kadar
yapılan açıklamalardan sonra somut olayımıza baktığımızda, 6527 sayılı “Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un 17. maddesi ile 5651 sayılı
Kanunun 8. maddesine eklenen 15 inci fıkrasında yer alan düzenlemenin (yâni,
5651 sayılı Kanunun 8. maddesine göre soruşturma
aşamasında verilen hâkim kararı ile 9 uncu ve 9/A maddesine göre verilen hâkim
kararının birden fazla sulh ceza mahkemesi bulunan yerlerde Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenen sulh ceza mahkemeleri tarafından
verilmesine ilişkin düzenlemenin) Anayasa’nın yukarıda atıf ve alıntı yaptığımız
37. maddesi hükmüne aykırı olduğu sonucuna varılmaktadır.
Zira, görüldüğü gibi, Anayasa’nın 37. maddesi, olaydan
sonra mahkemenin kurulmasını yasaklamaktadır. Burada, “kurulma”dan kasdedilen
şeyin, “bir mahkeme çeşidinin kanunla kabul edilmesi yanında, çalışmalarının
düzenlenmesi” olduğunu az yukarıda belirtmiştik. Bilindiği üzere, 26.9.2004
tarihli ve 5235 sayılı “Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye
Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun”un 9. maddesine göre
sulh ceza mahkemeleri, “tek hâkimli” mahkemelerdir ve her il merkezi ile
bölgelerin coğrafî durumları ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak belirlenen
ilçelerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun olumlu görüşü alınarak Adalet
Bakanlığınca kurulur. Sulh ceza mahkemelerinin çalışma ve karar verme esâsı
budur. Oysa, şimdi, 6527 sayılı Kanunun 17. maddesi ile 5651 sayılı Kanunun 8.
maddesine eklenen onbeşinci fıkra ile getirilen düzenlemede 8. maddeye göre
soruşturma aşamasında verilen hâkim kararı ile 9. ve 9/A maddesine göre verilen
hâkim kararı birden fazla sulh ceza mahkemesi bulunan yerlerde Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenen sulh ceza mahkemeleri tarafından
verileceğinin öngörülmesi, sulh ceza mahkemelerinin çalışma ve karar verme
yöntemine açık bir müdâhale niteliği taşımaktadır. Öyle ise, mezkûr düzenleme
Anayasa’nın “Kanunî hâkim güvencesi” başlığını taşıyan 37. maddesinin birinci
ve ikinci fıkraları hükmüne açıkça aykırı bir düzenleme olup, kanaatimizce,
iptali gerekmektedir.
Nihâyet, “Mahkemelerin bağımsızlığı”,
“Hâkimlik teminatı” ve “Kanunî (tabiî) hâkim” ilkelerini ihlâl eden bir
düzenlemenin, Anayasamızın Başlangıç bölümünün 4. paragrafında ifade edilen
“Kuvvetler ayrılığı” prensibine de aykırılık teşkil etmesi kaçınılmazdır. Zirâ,
“tabiî hâkim” ilkesinin ihlâli sonucunda erişimin engellenmesi kararını verecek
olan hâkimlerin, yürütme organının her an tesiri altında kalma riski bulunan
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenmesi “Mahkemelerin
bağımsızlığı” ilkesine gölge düşürür. Mahkemeleri “bağımsız” olmayan bir yargı
erkinin ise yasama ve yürütme erklerinden “ayrı” ve “müstakil” bir erk olarak
kabûlü mümkün değildir. Anayasa'nın 2. maddesinde yer alan “hukuk devleti”
ilkesi, “başlangıçta belirtilen temel ilkeler”e bağlı olduğuna ve “kuvvetler
ayrılığı” prensibine de “başlangıçta belirtilen temel ilkeler” arasında yer
verildiğine göre, dava konusu düzenleme, Anayasa'nın “Hukuk devleti” ilkesini
benimseyen 2. maddesi ile bu maddede atıf yapılan Anayasa'nın Başlangıç bölümünün
dördüncü paragrafına açıkça aykırıdır; iptali gerekir.
Bu itibarla, 6527 sayılı Kanunun 17. maddesi ile 5651
sayılı Kanunun 8. maddesine eklenen onbeşinci fıkra ile getirilen dava konusu
düzenleme, Anayasa’nın Başlangıç bölümünün dördüncü paragrafı ile
2., 37., 138. ve 140. maddelerine açıkça
aykırılık teşkil etmektedir.
5) 6527 sayılı Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 18. maddesi ile 5651 sayılı İnternet
Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen
Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun 9/A maddesine eklenen Dokuzuncu
fıkrasının Anayasa’ya aykırılığı:
(5651 sayılı Kanuna 6518 sayılı Kanun
ile getirilen 9/A maddesine 6527 sayılı Kanunun 18. maddesi ile eklenen
dokuzuncu fıkrası hakkındaki iptal gerekçemize geçmeden önce, Kanunun 9/A
maddesi getirilen düzenlemeyi ana hatlarıyla (genel olarak) değerlendirmek
istiyoruz).
6518 sayılı Kanunun 94. maddesi ile
5651 sayılı Kanuna getirilen 9/A maddesinde “Özel hayatın gizliliği nedeniyle
içeriğe erişimin engellenmesi” müessesesi düzenlenmektedir. 5651 sayılı Kanuna
6518 sayılı Kanunla eklenen 9/A maddesi, özel hayatın gizliliğinin ihlâli
nedeniyle mağdur olduğunu ileri süren kişinin doğrudan Telekomünikasyon
İletişim Başkanlığı’na (TİB’e), erişimin engellenmesi talebiyle
başvurabileceği, TİB’in de başvuruda şekil
yönünden eksiklik bulunmayan hallerde, otomatik olarak erişim engelleme kararı
vereceği ve bu kararı dört saat içinde yerine getirilmek üzere Erişim Sağlayıcıları
Birliği’ne göndereceği
bir usûlü öngörmektedir. Bu tedbirin devamlılığı, yirmidört saat içinde sulh
ceza hâkimine başvuru ve sulh ceza hâkiminin onayı şartına bağlanmıştır.
Hemen belirtmek gerekir ki, 5651 sayılı
Kanunun 6518 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki hâlinde, “erişimin
engellenmesi” tedbiri, tek bir maddede (5651 sayılı Kanun, madde:8) belirtilen
suçlar için öngörülmüşken, değişiklikler ile birlikte, “kişilik haklarının ihlâli” ile “özel
yaşamın gizliliğinin ihlâli” halleri için de bu tedbirin uygulanması söz konusu
olmuştur.
5651 Sayılı Kanun’un 8’inci maddesinde
öngörülen
prosedür,
katalog suçlar olarak tâbir edilen; intihara yönlendirme, çocukların cinsel
istismarı, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma, sağlık
için tehlikeli madde temini, müstehcenlik, fuhuş, kumar
oynanması için yer ve imkan sağlama ile Atatürk’e karşı işlenen
suçlar ile ilgili suç şüphesi bulunan hallerde erişimi engelleme kararı
alınmasına ilişkindir. Burada sayılan suçların her biri, 5237
sayılı Türk
Ceza Kanunu ile 5816 sayılı Kanun’da tanımlanmış
ve ağır yaptırımlara bağlanmış suçlar olup, anılan 8. madde metnine göre, suç
şüphesi halinde erişimin engellenmesi kararı, soruşturma evresinde hâkim,
kovuşturma evresinde mahkeme, yine soruşturma evresinde gecikmesinde sakınca
bulunan hallerde, Cumhuriyet savcısı tarafından verilebilmektedir. Bu son
durumda ise, Cumhuriyet savcısının kararı, yirmidört saat içinde hâkim onayına
sunulur ve hâkim tarafından onay verilmediği taktirde erişim
engelleme tedbiri derhâl kaldırılır.
5651 sayılı Kanunda 6518 sayılı Kanunla
öngörülen değişikliklerle birlikte; “İçeriğin yayından çıkarılması ve erişimin
engellenmesi” kenar başlıklı 9. madde ile kişilik haklarının ihlâli halinde
erişim engelleme ve içeriğin yayından çıkarılması prosedürü
öngörülmüşken, “Özel Hayatın Gizliliği Nedeniyle İçeriğe Erişimin
Engellenmesi”
başlıklı 9/A maddesi ile de, erişim engellemelerde doğrudan Telekomünikasyon
İletişim
Başkanlığı’nı
(TİB) ve TİB Başkanı’nı yetkili kılan bir süreç getirilmiştir.
Aynı maddenin ilk düzenlemesi ile (5651
sayılı Kanunun 9/A maddesinin sekizinci fıkrasında 6527 sayılı Kanunun 18.
maddesi ile yapılan değişiklikten önce), gecikmesinde sakınca bulunan haller
için “… doğrudan Başkanın emri üzerine erişim
engellenmesi Başkanlık tarafından yapılır. Bu karara karşı sulh ceza
mahkemesine itiraz edilebilir” şeklinde bir düzenleme getirilmiş idi.
Görüldüğü üzere, erişim engelleme tedbirinin devamlılığı için sulh ceza
hâkiminin onayını alma zorunluluğu, tedbirin TİB başkanının emri üzerine alındığı
durumlara özgü olmak üzere kaldırılmış bulunuyordu. Her ne kadar, “Bu karara
karşı sulh ceza mahkemesine itiraz edilebilir” ibâresi, 6527 sayılı Kanunun 18.
maddesi ile, “Bu maddenin sekizinci fıkrası kapsamında Başkan tarafından
verilen erişimin engellenmesi kararı, Başkanlık tarafından, yirmidört saat
içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırk sekiz saat
içinde açıklar.” biçiminde değiştirilmişse de, değiştirilen ifadede, hâkimin
onayına sunulmaması halinde engelleme kararının doğrudan kalkmış sayılacağına
ilişkin bir ifade olmaması, yine bir eksikliktir ve -kanaatimizce- maddenin
öngördüğü düzenlemeyi bir bütün olarak sakatlamaktadır.
Nihâyet, 5651 Kanuna 6518 sayılı
Kanunun 94. maddesi ile eklenen 9/A maddesinin ortaya çıkardığı diğer bir
hukukî sorun da “özel hayatın gizliliğini ihlâl” kavramına ilişkindir. Anılan
maddede, diğer düzenlemelerin aksine 5237 sayılı Türk Ceza Kanununa herhangi
bir atıf yapılmamış olması ve kişilik hakkının içinde yer alan özel hayatın gizliliğinin
ihlâli olgusunun ayrı bir maddede düzenlenmesi, subjektif bir kavram olan özel
hayatın gizliliğinin hangi tanımının esas alınacağı sorusunu gündeme
getirmektedir. Unutulmamalıdır ki, yeni düzenlemeye göre, “özel hayatın
gizliliğinin” ihlâline ilişkin bir mağduriyet iddiası, herhangi bir merciin
değerlendirmesine yer bırakmadan, süreci re’sen başlatacaktır. Bu
nedenle, düzenlemedeki muğlâklık, kabûl edilebilir nitelikte değildir.
5651 sayılı Kanuna 6518 sayılı Kanunun
18. maddesiyle eklenen 9/A maddesi hakkında buraya kadar yapmış olduğumuz genel
değerlendirmeden sonra, 5651 sayılı Kanuna 6518 sayılı Kanun ile getirilen 9/A
maddesine 6527 sayılı Kanunun 18. maddesi ile eklenen dokuzuncu fıkrasında
öngörülen düzenlemenin Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle iptal gerekçesine
gelince:
Hemen belirtmek gerekir ki, 5651 sayılı
Kanuna 6518 sayılı Kanunun 94. maddesi ile eklenen 9/A maddesinin 6527 sayılı
Kanunun 18. maddesi ile eklenen dokuzuncu fıkrası dışında kalan birinci,
ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci ve sekizinci fıkraları
hakkındaki Anayasa’ya aykırılıkları nedeniyle iptal gerekçeleri, 6518 sayılı
Kanunun ilgili hükümlerinin Anayasa’ya aykırılıkları nedeniyle Yüksek
Mahkemenize daha önce sunduğumuz 17.4.2014 tarihli iptal dava dilekçemizde
tafsilâtlı bir biçimde açıklanmıştı. Aynı zamanda, mezkûr dava dilekçemizde,
“anılan maddeye 6527 sayılı Kanunun 18. maddesi ile eklenen dokuzuncu fıkrası
ile ilgili olarak Yüksek Mahkemenize sunduğumuz 17.4.2014 günlü dava
dilekçemizde herhangi bir iptal talebine ve gerekçeye yer verilmediği; bu
fıkraya ilişkin iptal talebimiz ile bu talebimize esas teşkil edecek gerekçe
yazımının, 6527 sayılı Kanuna karşı Yüksek Mahkemenizde bilâhare ve süresinde
yapacağımız iptal başvurusu sırasında belirtilmek üzere, tarafımızdan şimdilik
saklı tutulduğu” dile getirilmişti. İşte, işbu dava dilekçemiz ile, bu bapta,
6527 sayılı Kanunun 18. maddesi ile 5651 sayılı Kanunun 9/A maddesine eklenen
dokuzuncu fıkrası hakkında Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle iptal gerekçelerine
yer verilmiştir.
Dava konusu kuralın Anayasa’ya
aykırılığı nedeniyle iptal gerekçesine geçmeden önce, getirdiği düzenlemenin
daha iyi anlaşılabilmesi bakımından diğer fıkralarının da değerlendirilmesi ve
buna göre her birinin Anayasa’ya aykırılık gerekçelerinin (5651 sayılı Kanunun
9/A maddesine 6527 sayılı Kanunun 18. maddesiyle eklenen dokuzuncu fıkrası
hakkında iptal talebinde bulunduğumuz işbu dava dilekçemizde de) ayrı ayrı
tartışılması gerekmektedir. Bu tartışmaya ilişkin görüşlerimiz ile (az yukarıda
değindiğimiz gibi), 6518 sayılı Kanunun 94. maddesinin 5651 sayılı Kanuna
getirdiği 9/A maddesinin daha önce 17.4.2014 tarihli dava dilekçemizde iptali
istenen birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci ve
sekizinci fıkraları hakkındaki Anayasa’ya aykırılıkları nedeniyle iptal
gerekçeleri, anılan dava dilekçemizde belirtilmişti. Ancak, işbu dava ile
iptalini talep ettiğimiz 9/A maddesinin dokuzuncu fıkrasının, aynı maddenin
sekizinci fıkrası ile doğrudan bağlantısı bulunduğundan, daha önce Yüksek
Mahkemenize sunulan 17.4.2014 tarihli dilekçemizde 6518 sayılı Kanunun 94.
maddesinin 5651 sayılı Kanuna getirdiği 9/A maddesinin birinci, üçüncü,
dördüncü, altıncı ve sekizinci fıkraları hakkındaki Anayasa’ya
aykırılıkları nedeniyle iptal gerekçelerini, -Yüksek Mahkemenin hoşgörüsüne
sığınarak- burada da aynen tekrarlamak istiyoruz.
6518 sayılı Kanunun ilgili hükümlerinin
iptali talebiyle daha önce Yüksek Mahkemenize sunduğumuz 17.4.2014 tarihli dava
dilekçemizde 5651 sayılı Kanunun 9/A maddesinin Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle
iptal gerekçeleri bölümünde de belirttiğimiz gibi;
5651
sayılı Kanuna 6518 sayılı Kanunun 94. maddesi ile eklenen 9/A maddesinin
birinci fıkrasında internet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle özel hayatının
gizliliğinin ihlal edildiğini iddia eden kişilerin, Başkanlığa
(Telekomünikasyon Kurumu bünyesinde bulunan Telekomünikasyon İletişim
Başkanlığı / TİB) doğrudan başvurarak içeriğe erişimin engellenmesi tedbirinin
uygulanmasını isteyebileceği hükme bağlanmaktadır. Böylece, internet ortamında
yapılan yayın içeriği nedeniyle özel hayatının gizliliğinin ihlâl edildiğini
iddia eden kişiler doğrudan TİB’e başvurarak Başkanlıktan içeriğe erişimin
engellenmesi tedbirinin uygulanmasını isteyebileceklerdir.
Kişilerin
doğrudan TİB’e yapabilecekleri bu talebe karşı TİB’in ne yapacağı maddenin
üçüncü fıkrasında belirtilmiş ve buna göre Başkanlığın, kendisine gelen bu
talebi uygulanmak üzere derhâl Birliğe (Erişim Sağlayıcıları Birliği)
bildireceği, erişim sağlayıcılarının da bu tedbir talebini derhâl, en geç dört
saat içinde yerine getireceği öngörülmüştür.
Bu
aşamadan sonra düzenlemenin nasıl işleyeceği hususu ise maddenin beşinci
fıkrasında açıklanmıştır. Buna göre, erişimin engellenmesini talep eden
kişiler, internet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle özel hayatın
gizliliğinin ihlâl edildiğinden bahisle erişimin engellenmesi talebini talepte
bulunduğu saatten itibaren yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin kararına
sunar. Hâkim, internet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle özel hayatın
gizliliğinin ihlâl edilip edilmediğini değerlendirerek vereceği kararını en geç
kırk sekiz saat içinde açıklar ve doğrudan Başkanlığa gönderir; aksi hâlde,
erişimin engellenmesi tedbiri kendiliğinden kalkar denilmiştir.
Şu hâlde,
özel hayatının gizliliğinin ihlâl edildiğini iddia eden bir kişi, erişimin
engellenmesi tedbiri uygulanması için önce doğrudan Başkanlığa müracaat edecek,
daha sonra ise Başkanlığa yaptığı bu talebini yirmidört saat içerisinde sulh
ceza mahkemesinin onayına sunacaktır. Sulh ceza hâkimi ise bu talebe karşı iki
türlü karar verebilecektir; ya kişinin talebini uygun görüp, daha önce
Başkanlık tarafından ilgili içeriğe konulan erişimin engellenmesi tedbirini
onaylayacak ve kararını doğrudan Başkanlığa gönderecek ya da talebi uygun
görmeyip reddedecek ve böylece daha önce Başkanlığın verdiği erişimin
engellenmesine yönelik tedbir kararı kendiliğinden kalkmış olacaktır.
6518
sayılı Kanunun 94. maddesi ile 5651 sayılı Kanuna getirilen 9/A maddesinde,
Başkanlığın verdiği erişimin engellenmesi tedbirinin onaylanmasına ilişkin sulh
ceza hâkiminin kararına karşı -içerik sahibi de dâhil- hiç kimseye itiraz hakkı
tanınmamış ve gidilebilecek hiçbir itiraz yolu gösterilmemiştir. Dolayısı ile
bu düzenleme (daha önce 6518 sayılı Kanunun ilgili maddelerinin iptali
talebiyle Yüksek Mahkemenize sunduğumuz 17.4.2014 günlü dava dilekçemizde de
belirttiğimiz gibi), Anayasa’nın 36. maddesinde ifadesini bulan “Hak arama
hürriyeti”nin açık bir biçimde ihlâli anlamına gelmektedir.
Dahası,
9/A maddesinin altıncı fıkrasında ise, Hâkim tarafından verilen bu karara karşı
Başkanlık tarafından 5271 sayılı Kanun hükümlerine göre itiraz yoluna
gidilebilir denilmekle, Başkanlığın verdiği erişimin engellenmesi tedbirinin
kaldırılmasına (onay verilmemesine) ilişkin sulh ceza hâkiminin kararına karşı
itiraz yolu gösterilmiş, ancak itirazda bulunma hakkı sadece Başkanlığa
tanınmıştır. Oysa, özel hayatının ihlâl edildiğini ileri sürerek Başkanlığa
doğrudan müracaat ederek içeriğin kaldırılması talebinde bulunan kişinin talebi
üzerine Başkanlıkça verilen tedbir kararının kaldırılmasını öngören sulh ceza
hâkiminin kararı, asıl özel hayatının ihlâl edildiğini iddia eden kişinin
aleyhine olmasına rağmen, maddede bu kişiye hiçbir itiraz hakkı tanınmamıştır.
Hukuk yaratma ve kanun yapma tekniği adına tam bir garâbet olan bu düzenleme
(daha önce 6518 sayılı Kanunun ilgili maddelerinin iptali talebiyle Yüksek
Mahkemenize sunduğumuz 17.4.2014 günlü dava dilekçemizde de belirtildiği gibi),
hiç kuşkusuz, Anayasa’nın 36. maddesinde ifadesini bulan “Hak arama
hürriyeti”ni açık bir biçimde ihlâl etmektedir.
Diğer yandan, “Temel
hak ve hürriyetlerin korunması” hakkında hükümler ihtiva eden Anayasa’nın 40.
maddesinin birinci fıkrasında “Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal
edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkanının sağlanmasını
isteme hakkına sahiptir.” denildikten sonra ikinci fıkrasında “Devlet,
işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını
ve sürelerini belirtmek zorundadır.” hükmü getirilmiştir. Oysa, 6518 sayılı
Kanunun 94. maddesiyle 5651 sayılı Kanuna getirilen 9/A maddesi ile getirilen
düzenlemede, Başkanlığın verdiği erişimin engellenmesi tedbirinin onaylanmasına
ilişkin sulh ceza hâkiminin kararına karşı -içerik sahibi de dâhil olmak üzere-
kimseye itiraz hakkı tanınmamış ve gidilebilecek hiçbir itiraz yolu
gösterilmemiş olmakla ve özel hayatının ihlâl edildiğini ileri sürerek
Başkanlığa doğrudan müracaat ederek içeriğin kaldırılması talebinde bulunan
kişinin talebi üzerine Başkanlıkça verilen tedbir kararının kaldırılmasını
öngören sulh ceza hâkiminin kararı, esâsen, özel hayatının ihlâl edildiğini
iddia eden kişinin aleyhine olmasına rağmen, maddede bu kişiye hiçbir itiraz hakkı
tanınmamakla Anayasa ile güvence altına alınmış hak ve hürriyetlerinin
(haberleşme hürriyeti, ifade hürriyeti, Basın hürriyeti ve hak arama hürriyeti)
ihlâl edildiğini iddia eden ve ilgilisinin aleyhine olması halinde, gerek
Başkanlık ve gerekse kişilere yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının
sağlanmasını isteme hakkının tanınmaması ve yine maddede Başkanlığın işlem ve
kararlarına veya sulh ceza hâkiminin kararlarına karşı ilgili kişilerin hangi
kanun yolları ve merciilere başvuracağının ve sürelerinin belirtilmemesi
hasebiyle (daha önce 6518 sayılı Kanunun ilgili maddelerinin iptali talebiyle
Yüksek Mahkemenize sunduğumuz 17.4.2014 günlü dava dilekçemizde de
belirttiğimiz üzere), 5651 sayılı Kanuna getirilen 9/A maddesi, Anayasa’nın 40.
maddesinin birinci ve ikinci fıkraları hükümlerine açıkça aykırılık teşkil
etmektedir.
İşbu dava dilekçemizde
dava konusu yapılan 5651 sayılı Kanunun 9/A maddesinin dokuzuncu fıkrasının
doğrudan bağlantılı bulunduğu aynı maddenin sekizinci fıkrasında yer alan “Özel
hayatın gizliliğinin ihlaline bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan
hâllerde doğrudan Başkanın emri üzerine erişim engellenmesi Başkanlık
tarafından yapılır“ biçimindeki düzenleme ise tam bir “sansür” hükmüdür ve
Telekomünikasyon İletişim Başkanına doğrudan erişimin engellenmesi kararı verme
yetkisi tanınmaktadır. Anılan düzenlemeye göre, özel hayatın gizliliği veya
başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerine bağlı olarak
gecikmesinde sakınca bulunan hallerde TİB Başkanı erişimi doğrudan
engelleyebilecektir. Dahası, herhangi bir ihbar, iddia, şikâyet ya da başvuru
olmaksızın, herhangi bir kişinin talebi dahî bulunmaksızın TİB Başkanı, 9/A
maddesinin sekizinci fıkrası hükmüne dayanarak, kendi kendine (ex officio)
erişimin engellemesine ilişkin tedbir kararına re’sen hükmedebilecektir. Söz
gelimi, bir bakan hakkında herhangi bir içerikte aleyhe bir haberin yer alması
durumunda, herhangi bir ihbar ya da iddia olmaksızın, yürütme organı ile iyi
geçinmek durumunda olan TİB Başkanı 5651 sayılı Kanunun 9/A maddesinin (işbu
dava dilekçemizin konusu olan ve 5651 sayılı Kanunun 9/A maddesine 6527 sayılı
Kanunun 18. maddesi ile eklenen dokuzuncu fıkrası ile doğrudan bağlantılı
bulunan) sekizinci fıkrasının kendisine verdiği yetkiye dayanarak hemen ve
re’sen ilgili siteyi kapatabilecektir. Böylesi bir düzenlemenin, daha önce Türk
hukukunda eşi ve benzeri görülmemiştir. Anayasa'nın
2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, insan haklarına dayanan bu hakları
koruyup, güçlendirebilen, eylem ve işlemleri hukuka uygun olup, yargı
denetimine bağlı tutulabilen, eşitlik temelinde âdil bir hukuk düzeni
kurabilen, kişinin maddî ve manevî varlığını geliştirebilmesi için gerekli
ortamı hazırlayan ve her türlü iş, işlem ve eylemi hukuka uygun olan devlettir.
Oysa, 5651 sayılı Kanuna 6518 sayılı Kanunun 94. maddesiyle eklenen 9/A
maddesinin sekizinci fıkrasıyla getirilen ve herhangi bir talep, ihbar ya da
başvuru dahî olmaksızın doğrudan TİB Başkanına erişimi
engelleme konusunda emir verme yetkisi tanınmasına olanak
sağlayan yeni düzenleme -az yukarıda açıkladığımız
sebeplerle- “hukuk devleti” ilkesiyle çelişmekte ve bu nedenle Anayasa’nın 2.
maddesi hükmüne aykırılık teşkil etmektedir.
Şüphesiz, Kanunun 9/A maddesinin (işbu dava dilekçemizin konusu olan
ve 5651 sayılı Kanunun 9/A maddesine 6527 sayılı Kanunun 18. maddesi ile
eklenen dokuzuncu fıkrası ile doğrudan bağlantılı bulunan) sekizinci fıkrası
ile TİB Başkanına böylesi bir yetki verilmesi, daha açık bir söyleyişle, özel
hayatın gizliliğinin ihlâli olasılığına bağlı olarak gecikmesinde sakınca
bulunduğu hâllerin varlığı mazeret ve gerekçe gösterilerek TİB Başkanına
erişimi engelleme konusunda emir verme yetkisi tanınması, Anayasa’nın 26.
maddesinde teminat altına alınan ve demokratik toplumların en temel
değerlerinden biri olan “İfade hürriyeti”nin; 22. maddesinde yer alan
“Haberleşme hürriyeti”nin ve yine Anayasa’nın 28. maddesinde düzenlenen “Basın
hürriyeti”nin çok açık ve ağır bir biçimde ihlâli anlamına gelmektedir.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı
tarafından twitter.com adresine erişimin engellenmesine ilişkin olarak yapılan
başvurular sonucunda verdiği 2.4.2014 tarihli çok yeni bir Kararında, “Somut
olayda, erişimin engellenmesinin URL bazında değil de tüm bir siteye yönelik
erişimin engellenmesi şeklinde uygulandığı görülmektedir. 5651 sayılı Kanun’da
yer alan düzenlemeler dikkate alındığında TİB’in kararına dayanak gösterdiği
mahkeme kararlarını aşan ve milyonlarca kullanıcısı bulunan bir sosyal medya
ağı olan twitter.com sitesine erişimin tamamen engellenmesini öngören işlemin
kanuni dayanağının bulunmadığı ve bu sosyal paylaşım sitesine erişimin kanuni
dayanağı olmaksızın ve sınırları belirsiz bir yasaklama kararı ile
engellenmesinin demokratik toplumların en temel değerlerinden biri olan ifade
özgürlüğüne ağır bir müdahale oluşturduğu açıktır.” demek suretiyle ifade
özgürlüğünün önem ve değerine işâret etmiştir.
Zirâ (daha önce 6518 sayılı Kanunun ilgili maddelerinin
iptali talebiyle Yüksek Mahkemenize sunduğumuz 17.4.2014 günlü dava
dilekçemizde de belirttiğimiz gibi), çağımızda “haberleşme”nin en hızlı ve
etkin biçimde kullanıldığı ortam, internet ortamıdır. Artık, kişiler, güncel
olaylara ilişkin haber ve yorumları internet ortamından (muhtelif internet /
sosyal paylaşım sitelerinden, bloglardan vb.) izler hâle gelmişlerdir. Bu
cümleden olarak, basın da haber değeri olan pek çok bilgiyi ve veriyi internet
üzerinden paylaşıma sunmaktadır. Dahası, böylece, Anayasamızda “Temel hak ve
hürriyetler” arasında sayılan “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti (ifade
özgürlüğü)” ile Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” kenar
başlıklı 13. maddesi de açıkça ihlâl edilmektedir. Zirâ, anılan Anayasa
kuralında Temel hak ve hürriyetlerin … ancak kanunla sınırlanabileceği
öngörülmüştür. Oysa (işbu dava dilekçemizin konusu olan ve 5651 sayılı Kanunun
9/A maddesine 6527 sayılı Kanunun 18. maddesi ile eklenen dokuzuncu fıkrası ile
doğrudan bağlantılı bulunan), 5651 sayılı Kanuna 6518 sayılı Kanunun 94.
maddesi ile getirilen 9/A maddesinin sekizinci fıkrası hükmü ile TİB Başkanına
temel hak ve hürriyetlerden biri sayılan “ifade hürriyetine” doğrudan müdâhale
ederek bu hürriyetin kullanımını engelleme konusunda emir verme yetkisi
tanınmaktadır. Bu, apaçık, ifade özgürlüğü gibi temel bir hakkın ve hürriyetin
kanun-dışı bir yolla sınırlanması anlamına gelmektedir.
Ayrıca, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, 5651
sayılı Kanun’un 8.
maddesi, yirmidört saat içinde hâkim onay vermediği sürece kalkacak bir erişim
engelleme tedbiri için Cumhuriyet savcısını yetkili görürken, 9/A maddesinin
sekizinci fıkrası TİB Başkanı’nın emri üzerine
verilmiş erişim engelleme kararlarının doğrudan idare tarafından verileceğini
öngörmektedir. Dolayısıyla, 5651 sayılı Kanunun 8. maddesinde yer alan, 5237
sayılı Türk Ceza Kanununda ağır yaptırımlara bağlanmış katalog suçlardan
herhangi birinin internet ortamında işlendiği konusunda yeterli şüphe sebebi
bulunan yayınlarla ilgili olarak öngörülmüş erişimin engellenmesine ilişkin
tedbir süreci, 9/A maddesi, “özel hayatın gizliliğinin ihlâli” durumu için
öngörülmüş süreçten daha sıkı bir yargı denetimine tâbi kılınmıştır. Aynı
zamanda, hukuk düzeni tarafından daha ciddî yaptırımlarla korunan bir menfaatin
olduğu hallerde (katalog suçlarda) 5651 sayılı Kanunun 8. maddesi, tedbir
uygulama konusunda daha özgürlükçü bir usûl öngörürken, bu suçlardan daha hafif
bir yaptırıma tâbi tutulmuş özel hayatın gizliliğinin ihlâli halinde öngörülen
düzenlemenin kısıtlamaya yönelik hızlandırılmış bir süreç olması, ölçülülük
ilkesiyle ve düzenleme ile korunmak istenen menfaatlerle bağdaşmamaktadır. Bu
itibarla (daha önce 6518 sayılı Kanunun ilgili maddelerinin iptali talebiyle
Yüksek Mahkemenize sunduğumuz 17.4.2014 günlü dava dilekçemizde de
belirttiğimiz gibi), 5651 sayılı Kanuna getirilen 9/A maddesinin sekizinci
fıkrasında yer alan söz konusu düzenleme, Anayasa’nın hak ve hürriyetlerin
sınırlandırılmasında ölçülülük ilkesini teminat altına alan 13. maddesi hükmüne
açıkça aykırılık teşkil etmektedir. Dava konusu dokuzuncu fıkra hükmü ile, 9/A
maddesinin sekizinci fıkrası kapsamında Başkan tarafından verilen erişimin
engellenmesi kararının, Başkanlık tarafından, yirmidört saat içinde sulh ceza hâkiminin
onayına sunulması hükmünün getirilmesi, yine daha önce 5651 sayılı Kanunun
iptalini talep ettiğimiz 17.4.2014 günlü dava dilekçemizde dava konusu yapılan
ve Anayasa’ya aykırılığı iddia olunan sekizinci fıkrada öngörülen düzenlemeyi
Anayasa’ya uygun hâle getirmemektedir.
5651 sayılı Kanunun 9/A maddesi ile doğrudan TİB
Başkanına erişime engelleme emri verebilme yetkisi vermesi nedeniyle ifade
hürriyetinin, haberleşme hürriyetinin ve basın hürriyetinin en çok ihlâle mâruz
kaldığı fıkranın sekizinci fıkra olduğu gözükse de, söz konusu temel hak ve
hürriyetlere vâki ihlâllerin, aynı maddenin TİB Başkanlığına kişilerin
müracaatı üzerine içeriğe erişimin engellenmesi tedbirinin uygulanması kararı
verme yetkisi tanıyan 9/A maddesinin birinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları için
de geçerli olduğu açıktır. Zirâ, 9/A maddesinin söz konusu birinci, üçüncü ve
dördüncü fıkralarında da açık bir biçimde (bu kez, gecikmesinde sakınca
bulunmayan hâller söz konusu olduğunda) yine kişilerin Başkanlığa doğrudan
başvurarak içeriğe erişim engellenmesi tedbirine karar verme yetkisi
tanınmaktadır. Dolayısı ile, daha önce 6518 sayılı Kanunun ilgili maddelerinin
iptali talebiyle Yüksek Mahkemenize sunduğumuz 17.4.2014 günlü dava
dilekçemizde 5651 sayılı Kanuna getirilen 9/A maddesi hakkında ileri sürdüğümüz
iptal gerekçeleri, anılan maddenin birinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları için
de aynen geçerlidir. Bu itibarla, 5651 sayılı Kanunun 6518 sayılı Kanunun 94.
maddesi ile getirilen 9/A maddesinin (özellikle birinci, üçüncü, dördüncü,
altıncı ve sekizinci fıkraları olmak üzere) tamamı Anayasa’nın 2., 13., 22.,
26., 28., 36. ve 40. maddelerine açıkça aykırıdır.
Kuşkusuz, 6518 sayılı Kanunun 94. maddesiyle 5651 sayılı
Kanunun 9. maddesine eklenen 9/A maddesinin yukarıda sözünü ettiğimiz birinci,
üçüncü, dördüncü, altıncı ve sekizinci fıkralarının Anayasa'ya aykırılığı, aynı
maddenin daha önce 17.4.2014 günlü dava dilekçemizde dava konusu yaptığımız
ikinci, beşinci ve yedinci fıkraları ile işbu dava dilekçemizde dava konusu
yaptığımız dokuzuncu fıkrasına da sirâyet etmekte ve anılan bu fıkranın da -kaçınılmaz
bir biçimde- sakatlanması ve Anayasa'ya aykırılığı sonucunu doğurmaktadır.
Şüphesiz,
az yukarıda, dava dilekçemizin (9) numaralı madde başlığı altında, 6515 sayılı
Kanunun 94. maddesiyle 5651 sayılı Kanunun 9. maddesinden sonra gelmek üzere
eklenen 9/A maddesinin birinci, üçüncü, dördüncü, altıncı ve sekizinci
fıkraları hakkında ileri sürdüğümüz bütün Anayasa’ya aykırılık gerekçeleri,
aynı maddenin (daha önce 17.4.2014 günlü dava dilekçemizde dava konusu
yaptığımız) ikinci, beşinci ve yedinci fıkraları ile (işbu dava dilekçemizde
dava konusu yaptığımız) dokuzuncu fıkrası için de aynen geçerlidir. Zirâ, 6518
sayılı Kanunun 94. maddesiyle 5651 sayılı Kanunun 9. maddesinden sonra eklenen
9/A. maddesinin bütün fıkraları arasında -âdetâ- “organik” bir bağ mevcuttur.
6518 sayılı Kanunun 94. maddesiyle 5651 sayılı Kanuna getirilen 9/A maddesine
bilâhare 6527 sayılı Kanunun 18. maddesiyle eklenen dokuzuncu fıkrası
olmaksızın aynı maddenin sekizinci fıkrası başlıbaşına varlığını sürdürebilir;
ancak, sekizinci fıkranın varlığı söz konusu olmaksızın, 9/A maddesinin dava
konusu yaptığımız dokuzuncu fıkrası başlıbaşına varlığını sürdüremez. Öyle ise,
dava konusu yaptığımız 6518 sayılı Kanunun 94. maddesi ile 5651 sayılı Kanuna
eklenen 9/A maddesi hakkında serdettiğimiz bütün iptal gerekçeleri, anılan
maddenin tamamına şâmil olmakla (daha önce 17.4.2014 günlü dava dilekçemizde)
iptalini talep ettiğimiz birinci, üçüncü, dördüncü, altıncı ve sekizinci fıkra
hükümleri hakkında ileri sürdüğümüz bütün Anayasa’ya aykırılık gerekçeleri,
aynı maddenin daha önce 17.4.2014 günlü dava dilekçemizde dava konusu
yaptığımız ikinci, beşinci ve yedinci fıkraları için olduğu kadar işbu dava
dilekçemizde dava konusu yaptığımız (5651 sayılı Kanunun 9/A maddesine 6527
sayılı Kanunun 18. maddesi ile eklenen) dokuzuncu fıkra hükmü için de aynen
geçerlidir.
Diğer
yandan, -yüksek malûmları olduğu üzere- 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun “Dosya üzerinden inceleme ve
gerekçeye bağlı olmama” başlığını taşıyan 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası
aynen şu hükmü âmirdir:
“Başvuru, kanunun, kanun hükmünde
kararnamenin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün sadece belirli madde
veya hükümleri aleyhine yapılmış olup da, bu madde veya hükümlerin iptali
kanunun, kanun hükmünde kararnamenin veya Türkiye Büyük Millet Meclisi
İçtüzüğünün diğer bazı hükümlerinin veya tamamının uygulanamaması sonucunu
doğuruyorsa, keyfiyeti gerekçesinde belirtmek şartıyla Mahkeme, uygulama
kabiliyeti kalmayan kanunun, kanun hükmünde kararnamenin veya Türkiye Büyük
Millet Meclisi İçtüzüğünün bahis konusu öteki hükümlerinin veya tümünün
iptaline karar verebilir.”
Dava
konusu yapılan ve daha önce Yüksek Mahkemeye sunduğumuz 17.4.2014 tarihli dava
dilekçemizin konusu olan 6518 sayılı Kanun hükümlerinden, işbu dava
dilekçemizin bu bölümünde Anayasa’ya aykırılık gerekçeleri açıklanan 94.
maddesi hükümleri ie özellikle anılan maddenin sekizinci fıkrası hakkında
Yüksek Mahkemenizce verilecek olası bir iptal kararı, 6518 sayılı Kanunun 94.
maddesiyle 5651 sayılı Kanuna eklenen 9/A maddesinin dokuzuncu fıkrası hükmünün
de uygulanamaması sonucunu doğuracaktır. Bu durumda, -şüphesiz, takdir Yüksek
Mahkemenize ait olmak üzere- 6216 sayılı Kanunun yukarıda anılan 43. maddesinin
(4) numaralı fıkrası gereğince, 6518 sayılı Kanunun 94. maddesi ile 5651 sayılı
Kanuna getirilen 9/A maddesinin daha önce Yüksek Mahkemenize sunduğumuz
17.4.2014 tarihli dava dilekçemizde iptalini talep ettiğimiz sekizinci
fıkrasının iptal başvurumuz doğrultusunda iptali hâlinde, uygulama kâbiliyeti
kalmayan aynı maddenin -işbu davanın konusu olan- dokuzuncu fıkrasının da
iptaline karar verilmesi gerekmektedir.
6) 6527 Sayılı Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 23. Maddesiyle Değiştirilen 6428 Sayılı
Sağlık Bakanlığınca Kamu Özel İşbirliği Modeli ile Tesis Yaptırılması,
Yenilenmesi ve Hizmet Alınması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 4. Maddesinin Dokuzuncu Fıkrasının
Anayasaya Aykırılığı
A) Düzenlemenin Anlam ve Kapsamı
21.2.2013 tarihli ve 6428 sayılı Sağlık Bakanlığınca Kamu Özel İş
Birliği Modeli ile Tesis Yaptırılması, Yenilenmesi ve Hizmet Alınması ile Bazı
Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un
1., 2., 4., 5., 6., 10. ve 13. maddelerinin, Anayasanın 2., 161., 162. ve 163.
maddelerine aykırı olduğundan iptali; bunlar iptal edildiğinde kalan 3., 7.,
8., 9., 11., 12., 14. 15., 26. ve geçici 1. maddelerinin uygulama olanağı
kalmayacağından 6216 sayılı Kanunun 43 ncü maddesinin (4) numaralı fıkrasındaki
kurallara göre iptal edilmesi gerekeceği istemiyle iptal davası açılmış; dava
Yüksek Mahkemenizde E. 2013/50 sayısını almış ve henüz esastan görüşülmemiştir.
Dava Dilekçesi ile Ek Dava Dilekçesinde de belirtildiği üzere
devletin varlık nedenlerinden biri olan ve kamu hizmeti olduğu tartışılmayan
sağlık hizmetlerinin kamu hukukuna tabi idari süreçlerde kamu personeli eliyle
ve kamucu anlayışla üretilmesinden, 6428 sayılı Kanun ile vaz geçilerek,
gelecek 30 yılın bütçesini bağlayıcı ve gelecekteki siyasi iktidarların 30
yılını bloke edici yeni bir modele geçilmiştir.
Dava ve Ek Dava Dilekçelerinde de vurgulandığı üzere, Anayasal ve
yasal kurallara göre “Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarının hizmet ve tedavi
kurumlarını bütçe olanakları içinde veya yeterli gelmez ise kendi borçlanarak
kendi yapıp, sağlık hizmetlerini Anayasanın 128 inci maddesindeki kurallar
çerçevesinde kamu personeli eliyle yürütmesi ile “Yap-Kirala-Devret Modeli”
kapsamında yürütmesinin 30 yıl boyunca (yüklenicinin koyduğu finansmanın ana
para ve faizi, kullanılan kredilerin ana para ve faizi, finansman giderleri,
enflasyon ve kur riski ile bunların toplamına eklenen karı da kapsayan)
kullanım bedeli, (karı da içeren) hizmet bedeli ve garanti ve borç üstleniminin
risk primleri dahil olmak üzere maliyet ve risk analizlerinin yapılıp
karşılaştırılması ve Sağlık Bakanlığı ile Hazine Müsteşarlığını yükümlülük altına
sokacak mali yükün hesaplanıp kaynağının gösterilmesi ile Maliye Bakanlığı ile
ilgisine göre Devlet Planlama Teşkilatı veya Hazine Müsteşarlığının
görüşlerinin Kanun tasarısına eklenmesi Anayasal bir zorunluluk iken, Kanun
Tasarısı, bu hukuksal zorunlulukların hiç biri yapılmadan Türkiye Büyük Millet
Meclisine sunulmuş” ve yasalaşmıştır.
Dava ve Ek Dava Dilekçelerinde, Plan ve Bütçe Komisyonu
görüşmelerinde Sağlık Bakanı Sayın Recep Akdağ tarafından örnek olarak verilen
Kayseri Şehir Hastanesi örneğine de yer verilerek; “Sabit sermaye yatırımı 650
milyon TL olan ve 520 milyon TL’si kredi şeklinde kullanılıp Hazine garantisi
kapsamına alınan ve ayrıca yüklenicinin enflasyon ve kur değişimine ilişkin
finansal riskleri devlet tarafından üstlenilip sıfırlanan bir hastane için, 25
yılda 3 milyar 425 milyon TL ödenmesinin Sağlık Bakanlığınca olağan
karşılandığı gerçeği göz önüne alındığında, 6428 sayılı Kanunda öngörülen
“Yap-Kirala-Devret” modelinde kamu yararı olmadığı Kayseri Şehir Hastanesi
örneğiyle sabittir ve 6428 sayılı Kanunun 1 inci maddesinin (2) numaralı
fıkrasının (m) bendinde öngörülen “Ön fizibilite raporu”nun, Anayasanın 163
üncü maddesi ile 5018 sayılı Kanunun 14 üncü maddesindeki kuralları
karşılamadığı ve ilgisinin de bulunmadığı açık olduğu gibi, işlerliğinin
bulunmadığı da “Karşı Oy”da belirtilen örnekle açığa çıkmıştır.” denilmişti.
6527 sayılı Kanunun 23. maddesiyle değiştirilen 6428 sayılı Kanunun
4. maddesinin dokuzuncu fıkrasındaki iptali istenen düzenlemeler, 6428
sayılı Kanun’un iptali için Dava Dilekçesi ile Ek Dava Dilekçesinde belirtilen
bütün husus ve gerekçelerin doğruluğunu bir kez daha ortaya koymuştur.
6527 sayılı Kanunun 23. maddesiyle değiştirilen 6428 sayılı Kanunun
4. maddesinin dokuzuncu fıkrasıyla;
“Mücbir sebepler, olağanüstü hâller veya sözleşme ve eklerinin
uygulanmasını etkileyen bir durumun ortaya çıkması veya sözleşme ve eklerindeki
hükümlerin ihtilaf içermesi hâllerinde sözleşmenin uygulanabilirliğini veya
anlaşılabilirliğini sağlamak amacıyla, sözleşme bedelini değiştirmemek kaydıyla
Sağlık Bakanı onayı ile sözleşme ve eklerinde taraflarca değişiklik
yapılabilir. Yapım işlerinde mücbir sebepler, olağanüstü hâller veya
yüklenicinin kusurundan kaynaklanmayan sebeplerle, sözleşmede öngörülen
şartlarda işin tamamlanamayacağının anlaşılması hâlinde bedel, ihalede nihai
teklifin verildiği tarih esas alınarak güncellenir ve buna bağlı olarak Bakan
onayı ile sözleşmede gerekli düzenlemeler yapılır. Yüksek Planlama Kurulunun
yetkilendirme kararından sonra yapım işlerine ilişkin ön fizibilite raporu veya
projelerde, ihale dokümanındaki yatırım maliyetinde öngörülen sınırları aşan
bir değişiklik olması hâlinde; değişen fizibilite raporu veya projeler ve
ilgili diğer belgeler Yüksek Planlama Kuruluna yeniden sunulur, Yüksek Planlama
Kurulunun yeni yetkilendirmesine istinaden sözleşme taslağında ve eklerinde
gerekli tadiller yapılır. Sözleşmenin taraflarca karşılıklı sona erdirilmesine
veya sözleşme değişikliklerine ilişkin hususlar sözleşmede belirlenir.
Sözleşmenin sona erdirilmesi hâlinde kesin teminat mektubu iade edilir ve
sözleşme konusu işlerin hesabı genel hükümlere göre yapılır.” kuralları
getirilerek; gerekli ve yeterli hazırlıklar yapılmadan ön fizibilite raporu ve
ön projeye dayanılarak ihale edilen yapım işlerinin özel hukuk hükümlerine tabi
sözleşmelerinin imzalanmasından sonra yasa ile sözleşmelerde kamu aleyhine
sonuç doğuracak değişiklikler yapılmasını öngören düzenlemeler yapılmaktadır.
Değişiklik yapılmasının gerekçeleri ise 6428 sayılı Kanun kapsamında
ne anlama geldikleri ve içinde nelerin yer aldığı hukuken belirsiz olan “Mücbir
sebepler, olağanüstü hâller” gibi kapsamı belirsiz genel ifadelerin ötesinde,
“sözleşme ve eklerinin uygulanmasını etkileyen bir durumun ortaya çıkması veya
sözleşme ve eklerindeki hükümlerin ihtilaf içermesi” gibi taraflar arasında
imzalanmış sözleşme hükümlerini ortadan kaldırarak sözleşme ve eklerine yeni
hükümler koymaya varan açık hukuksuzluklara taşınmaktadır.
Bu düzenlemelerle, ihale edilerek sözleşmeye bağlanmış işlerde, edimin
ifası (sözleşmenin yürütümü) aşamasında mücbir sebepler, olağanüstü hâller veya
sözleşme ve eklerinin uygulanmasını etkileyen bir durumun ortaya çıkması veya
sözleşme ve eklerindeki hükümlerin ihtilaf içermesi hâllerinde, sözleşmenin
uygulanabilirliğini veya anlaşılabilirliğini sağlamak amacıyla, sözleşme
bedelini değiştirmemek kaydıyla Sağlık Bakanı onayı ile sözleşme ve eklerinde
taraflarca değişiklik yapılabilecek ve böylece sözleşme bedeli aynı kalmakla
birlikte sözleşme kapsamındaki işlerden bazıları sözleşme kapsamından
çıkarılarak ifasından vaz geçilebilecek; sözleşmenin yapım işleri kısımlarının
ise mücbir sebepler, olağanüstü hâller veya yüklenicinin kusurundan
kaynaklanmayan sebeplerle, sözleşmede öngörülen şartlarda tamamlanamayacağının
anlaşılması hâlinde bu defa sözleşme bedeli, ihalede nihai teklifin verildiği
tarih esas alınarak güncelleme suretiyle artırılacak ve buna bağlı olarak Bakan
onayı ile sözleşmede gerekli düzenlemeler yapılacaktır.
Daha açık bir ifadeyle sunulacak sağlık hizmetinin değişik yöntemlere
göre alternatif maliyetleri, tercih edilenin maliyet ve yarar avantajları ile
marjinal faydası, gelecek hükümetlerin 30 yılını bağlayıcı yaygın yüklenmeye
esas olan meşru amaç ve yarar dengesi teknik gerekçeleriyle ortaya konulmadan,
ihale için gerekli ve yeterli hazırlıklar yapılmadan, maliyet-fayda, maliyet
yarar analizlerine ve projelerine dayandırılmadan, ön proje ve ön fizibilite
raporuna dayalı bir belirsizlik içinde ihaleye çıkarılan işlerin, istekliler
arasında ihalesi yapılıp sözleşmesi imzalandıktan sonra, hukuki belirliliği
olmayan ve hatta doğrudan hukuka aykırı olan gerekçelerle yapım işlerinin
bedelinin doğrudan, diğer işlerin bedelinin ise sözleşme kapsamındaki işlerin
ifasından vaz geçilmek suretiyle dolaylı bir şekilde yüklenici lehine
değiştirilmesini öngören yasal düzenlemeler yapılmaktadır.
B) Anayasaya Aykırılık Sorunu
6428 sayılı Kanunla, Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarınca
yapılmasına ihtiyaç duyulan tesislerin ön proje, ön fizibilite raporu ve
belirlenecek temel standartlara dayalı olarak ihale edilmesi ve kamu-özel
işbirliği modeli çerçevesinde özel hukuk hükümlerine göre yaptırılması
düzenlenmektedir.
Kanun kapsamındaki tesislerin yapımı ile hizmet alımı ihalelerinin
4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ile 3996 sayılı Bazı Yatırım ve Hizmetlerin
Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanun ve buna bağlı
11.6.2011 tarihli ve 27961 Mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan ve
26.4.2011 tarihli ve 2011/1807 sayılı BKK ile yürürlüğe konulan “3996 Sayılı Bazı Yatırım ve Hizmetlerin
Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanunun Uygulama
Usul ve Esaslarına İlişkin Karar”a tabi olmamasının meşruiyeti kamu-özel
işbirliği modeline göre yaptırılmalarına dayandırılmıştır.
Ancak, meşruiyeti nereden sağlanırsa sağlansın
tesislerin yapılması ve hizmetlerin temin edilmesi nihayetinde ihaleye
bağlanmış ve ihale sonucunda özel hukuk hükümlerine tabi sözleşme düzenlenmesi
öngörülmüştür.
Dolayısıyla edimin ifası sürecinde doğrudan veya
dolaylı olarak sözleşme bedelini etkileyecek “mücbir sebep” ve “olağanüstü
haller”in neler olduğunun 6428 sayılı Kanun’da düzenlenmiş olması ve ihale
öncesi düzenlenen idari ve teknik şartnameler ile ihale sonrası düzenlenen
sözleşmelerde açıkça ve tek tek yer alması temel bir zorunluluktur.
5.1.2002 tarihli Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu’nun
“Mücbir sebepler” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrasında, mücbir sebep
olarak kabul edilebilecek haller; doğal afetler, kanuni grev, genel salgın hastalık,
kısmi veya genel seferberlik ilanı ve gerektiğinde Kamu İhale Kurumu tarafından
belirlenecek benzeri diğer haller olarak “olağanüstü halleri” de kapsayacak
şekilde belirlenmiş ve Kanunda ayrıca “olağanüstü haller”e yer verilmemiştir.
Aynı maddenin ikinci fıkrasında “mücbir sebepler”e,
sözleşmenin bedelinde doğrudan veya bir kısım imalatların yapımının sözleşme
kapsamından çıkarılması gibi dolaylı yollarla değişiklik yapılması gibi parasal
sonuç doğuran bir mali işlev yüklenmemiş; “mücbir sebep”, edimin ifasını
geciktiren veya engelleyen durum olduğundan, sözleşme süresinin uzatılması ya
da sözleşmenin feshi nedeni olarak öngörülmüş; ayrıca mücbir sebep hallerinin
idare tarafından mücbir sebep olarak kabul edilebilmesi, yükleniciden
kaynaklanan bir kusurdan ileri gelmemiş olması, taahhüdün yerine getirilmesine
engel nitelikte olması, yüklenicinin bu engeli kaldırmaya gücünün yetmemiş
olması, mücbir sebebin meydana geldiği tarihten itibaren idareye başvurulmuş
olması gibi şartlara bağlanmıştır.
Aynı Kanun’un 15. maddesinde ise sözleşme
imzalandıktan sonra, sözleşme bedelinin aşılmasının hiçbir şekilde mümkün
olmadığı kurallaştırılmıştır. Sadece sözleşmenin, işin yapılma veya teslim
yerinde ve ayrıca işin süresinden önce yapılması veya teslim edilmesi kaydıyla
işin süresi ve bu süreye uygun olarak ödeme planında değişiklik yapılabilmesi
öngörülmüştür.
Öte yandan, 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri
Kanununa göre sözleşmeye bağlanan yapım işlerinin yürütülmesinde uygulanacak
genel esasların belirlendiği “Yapım İşleri Genel Şartnamesi”nin “Yüklenicinin
kusuru dışındaki hasar ve zararlar” başlıklı 26. maddesi;
“(1) Olağanüstü
haller ve doğal afetlerin işyerlerinde ve yapılan işlerde meydana getireceği
hasar ve zararlar ile sigortalanabilir riskler (all risk) sigorta kapsamında
bulunduğundan yüklenici, bu hasar ve zararlar için idareden hiç bir bedel
isteyemez. Ancak bu hasar ve zararlardan meydana gelecek gecikmeler için
yükleniciye gerekli ek süre verilir.
(2) Savaş, yurt içinde seferberlik, ayaklanma, iç savaş ve
bunlara benzer olaylar veya bir nükleer yakıttan kaynaklanan radyasyonlar ve
bunlar için alınan önlemler sonucunda meydana gelecek riskler gibi
sigortalanması mümkün olmayan riskler ile idarenin işlerin tamamlanmış
kısımlarını teslim alarak kullanmasından dolayı bu kısımlardan doğacak riskler
idareye aittir.”
Şeklinde kurallaştırılmıştır.
Oysa, iptali istenen düzenlemelerde, “mücbir sebepler”in yanına
“olağanüstü haller” de eklenip “mücbir sebepler ve olağanüstü haller”in neler
olduğu açık ve tartışmadan uzak bir kesinlikte belirtilmeksizin ve
sözleşmelerde de yer verilmeksizin, gerçekleşmesi halinde dahi işin süresi
içinde ifa edilememesine veya hiç yapılamamasına neden olabilecek “mücbir
sebepler ile olağanüstü haller”e ihalenin yapılıp sözleşmenin imzalanmasından
sonra doğrudan veya dolaylı yollarla sözleşme bedelini değiştirme işlevi
yüklenmektedir.
Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihadına göre, Anayasa’nın 2.
maddesinde belirtilen hukuk devletinin temel ilkelerinden biri “hukuki belirlilik”tir.
Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi
bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır,
uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına
karşı koruyucu önlem içermesi gereklidir. Belirlilik ilkesi, kişilerin hukuk
güvenliği yanında, idarede istikrarı da sağlar.
İhalenin yapılıp sözleşmenin imzalanmasından sonra doğrudan veya
dolaylı yollarla sözleşme bedelini değiştirme işlevi yüklenen “mücbir sebepler
ile olağanüstü haller”in kamu-özel işbirliği modeli kapsamında yapılacak
tesisler ile hizmet alımlarında neler olduklarının açık ve tartışmadan uzak bir
şekilde belirlenmemiş olması “hukuki belirlilik” ilkesiyle bağdaşmadığı; bu
belirsizlikten dolayı doğrudan ve dolaylı yollarla sözleşme bedelini
değiştirmeye kadar uzanan idareye geniş ve ölçüsüz takdir yetkisi tanıdığı;
yükleniciler açısından anlaşılabilir, bilinebilir ve öngörülebilir olmadıkları
ve dolayısıyla uygulanmaları halinde tereddüt ve belirsizliklere yol açacağı
için iptali istenen maddenin birinci ve ikinci cümlelerinde geçen “mücbir
sebepler” ve “olağanüstü haller” ibareleri Anayasa’nın 2. maddesine aykırıdır.
Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri
hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek
sürdüren, Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet
organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı
sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasakoyucunun da
bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinde olan
devlettir. Hukuk devletinde,
Anayasa'nın açık kurallarıyla birlikte, hukukun bilinen temel ve evrensel
ilkelerine de uygun davranılması gerekir.
Hukukun temel ilkeleri arasında “sözleşmeye bağlılık ilkesi” yer
almaktadır.
Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre (YHGK’nun 3.2.1998 gün ve
E.1987/11-411 K.1988/66,1.7.1992 gün ve E.1992/13-360 K.1992/425, 26.2.1997 gün
ve E.96/679, K.96/119 sayılı kararları ile Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin
21.11.1991 gün ve E.1991/8374, K. 1991/10619, 6.4.1995 gün ve E.1995/154
K.1995/3339 sayılı vd. kararlar), hukukun temel ilkelerinden olan sözleşmeye
bağlılık (Ahde Vefa – Pacta Sund Servanda) ve sözleşme serbestliği ilkelerinin
hukukumuzda da kabul edildiği belirtilmiştir.
Yukarıda yer verilen Yargıtay kararlarında vurgulandığı üzere, bu
ilkelere göre sözleşme yapıldığı andaki gibi aynen uygulanmalıdır. Başka bir
deyişle, sözleşme koşulları borçlu için sonradan ağırlaşmış, edimler dengesi sonradan çıkan olaylar
nedeni ile değişmiş olsa bile borçlu sözleşmedeki edimini aynen ifa etmelidir.
Bu bağlamda sözleşmeye bağlılık ilkesi, hukuki güvenlik, doğruluk, dürüstlük
kuralının bir gereği olarak sözleşme hukukunun temel ilkesini oluşturmaktadır.
Sözleşmeler durumun değişmeyeceği şartlar altında yapılmaktadır.
Bununla birlikte bu ilke özel hukukun diğer ilkeleriyle
sınırlandırılmıştır. Sözleşmenin yapıldığında karşılıklı edimler arasında olan
denge sonradan şartların olağanüstü şekilde değişmesiyle büyük ölçüde
tarafların biri aleyhine katlanılamayacak derecede bozulur ise sözleşmeye
bağlılık ile sözleşme adaleti ilkeleri arasında bir çelişki meydana
gelebilmekte ve artık bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalmak adalet, hakkaniyet ve
objektif hüsnüniyet kaidelerine aykırı bir durum yaratabilmektedir. Hukukta bu
zıtlık; (Clausula Rebüs Sio Stantibus - Beklenmeyen hal şartı) sözleşmenin
değişen şartlara uydurulması ilkesi ile giderilmeye çalışılmaktadır. Tarafların
iradelerini etkileyip sözleşme yapmalarına neden olan şartlar daha sonra önemli
surette, çarpıcı, adaletsizliğe yol açan olayların gerçekleşmesi ile değişmişse
taraflar artık o akitle bağlı tutulamazlar. Değişen bu koşullar karşısında
Medeni Kanun’un 2. maddesinden yararlanılarak sözleşmenin yeniden düzenlenmesi
gereği ortay çıkar. Sözleşmenin edimler arasındaki dengeyi bozan olağanüstü
halleri, harp, ülkeyi sarsan ekonomik krizler, enflasyon grafiğindeki aşırı
yükselmeler, şok devalüasyon, para değerinin önemli ölçüde düşmesi gibi;
sözleşmeye bağlılığın beklenemeyeceği durumlar örnek olarak gösterilebilir.
Karşılıklı sözleşmelerde edimler arasındaki dengenin olağanüstü değişmeler
yüzünden alt üst olması, borcun ifasını güçlendirmesi durumunda “İŞLEM
TEMELİNİN ÇÖKMESİ” gündeme gelir. İşte bu bağlamda hakim, somut olayın
verilerine göre, alacaklı yararına borçlunun edimini yükseltmeye veya borçlu
yararına onun tamamen veya kısmen edim yükümlülüğünden kurtulmasına karar
verebilir ve müdahale ederek sözleşmeyi değişen koşullara uyarlar.
Yargıtay kararlarında, “İşlem Temelinin Çökmesi” durumunda sözleşmeye
müdahale ederek sözleşmeyi değişen koşullara uyarlama yetkisinin yasa koyucuya
değil, uyuşmazlığa bakan hakime ait olduğu da vurgulanmıştır.
İptali istenen düzenlemelerde, “mücbir sebepler” ve “olağanüstü
haller”e ek olarak “sözleşme ve eklerinin uygulanmasını etkileyen bir durumun
ortaya çıkması” ile “sözleşme ve eklerindeki hükümlerin itilaf içermesi” de
sözleşme bedelini doğrudan veya dolaylı olarak değiştirmenin gerekçesi
yapılmıştır.
Böylece, ihalenin yapılması ve sözleşmenin
imzalanmasından sonra bedelin doğrudan ve dolaylı şekilde değiştirilmesi, Yargıtay içtihatlarında belirtilen savaş, ekonomik
kriz ve ulusal parayla yapılan ihalelerde ulusal paranın aşırı değer kaybetmesi
gibi sözleşmenin yapıldığı sırada beklenmeyen olağanüstülüklere ek olarak her
türlü olağan durumları da kapsayacak ve hatta sözleşme bedeli aynı kalmakla
birlikte sözleşme kapsamındaki bazı imalat ve işlerin yapılmasından
vazgeçilmesini ve hatta projede her türlü değişikliğe gidilmesini sağlayacak
şekilde “sözleşme ve eklerinin uygulanmasını etkileyen bir durumun ortaya
çıkması” ifadesiyle gerekçelendirilmiştir.
Ancak, 6428 sayılı Kanun’un “Bedel” başlıklı 5. maddesinin (1)
numaralı fıkrasında “Dönem sonunda Türkiye İstatistik Kurumunca belirlenen
dönemsel Üretici Fiyat Endeksi ile Tüketici Fiyat Endeksi toplamının yarısı
oranında kullanım bedeli artışı yapılır. Yüklenici tarafından yabancı para
birimi ile kredi temin edilmesi ve kullanım bedelinin yeniden belirleneceği
tarihteki ilgili döviz kurundaki değişimin Üretici Fiyat Endeksi ile Tüketici
Fiyat Endeksi toplamının yarısı oranından yüksek veya düşük olması hâlinde,
idare tarafından yönetmelikle belirlenen esaslar çerçevesinde hesaplanacak
düzeltme katsayısı marifetiyle kur farkı hesaplanır ve yabancı para birimi ile
borçlanma oranında kullanım bedeline eklenir veya kullanım bedelinden
çıkarılır.” denilerek, yüklenicinin ekonomik kriz dönemleri yanında olağan
seyrindeki enflasyon ve kur riskleri bir bütün olarak sıfırlanmıştır. Bu
bağlamda, Yargıtay içtihatlarında “işlem temelinin çökmesi” nedeniyle
“sözleşmeye bağlılık ilkesi”ne istisna oluşturan ülkeyi sarsan ekonomik
krizler, enflasyon grafiğindeki aşırı yükselmeler, şok devalüasyon, para
değerinin önemli ölçüde düşmesi gibi ekonomik olağanüstülüklerin maliyeti,
Kanun’un 5. maddesinin (1) numaralı fıkrası gereği karşılanacağından; “sözleşme
ve eklerinin uygulanmasını etkileyen bir durumun ortaya çıkması” ifadesinden
geriye “işlem temelinin çökmesi” dışında ileri sürülebilecek her türlü afaki
durum kalmaktadır ki bunların hukukun temel ilkeleri arasında yer alan
“sözleşmeye bağlılık ilkesi”ni ortadan kaldırmayacağı her türlü tartışmanın
dışındadır.
İptali istenen düzenlemede, “sözleşme ve eklerindeki hükümlerin itilaf
içermesi” de sözleşme bedelinin sonradan doğrudan veya dolaylı artırılmasına
gerekçe yapılmıştır.
Sözleşme ve eklerindeki hükümlerin itilaf içermesi halinde itilafı
çözecek olan bağımsız ve tarafsız yargıdır. Nitekim; 6428 sayılı Kanun’un 4.
maddesinin (11) numaralı fıkrasında, “Sözleşmenin uygulanması sırasında
taraflar arasında doğabilecek hukuki ihtilaflarda Türk hukuku uygulanır ve
ihtilafların çözümünde Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri görevli ve yetkilidir.
Ancak, taraflar ihtilafın esasına Türk hukukunun uygulanması ve davanın
Türkiye’de görülmesi kaydıyla ihtilafın 21/6/2001 tarihli ve 4686 sayılı
Milletlerarası Tahkim Kanunu çerçevesinde çözümlenebileceğini
kararlaştırabilirler.” kuralına yer verilmiştir.
Sözleşme bedelinin doğrudan değiştirilmesinin bir başka nedeni de
maddede “yüklenicinin kusurundan kaynaklanmayan sebepler” olarak ortaya
konmuştur. İhale edilerek sözleşmeye bağlanmış yapım işlerinde, yüklenicinin
kusurundan kaynaklanmayan sebepler, Yapım İşleri Genel Şartnamesi’nin 26.
maddesinde belirtildiği üzere birincisi, olağanüstü haller ile doğal afetlerin
işyerinde ve yapılan iş ve imalatlarda meydana getireceği hasar ve zararlardır
ki bunlar sigortalanabilir riskler (all risk) sigorta kapsamında bulunduğundan,
bunlardan dolayı sözleşme bedelinde artırım yapılamaz; ikincisi ise sigorta
kapsamında bulunmayan savaş, seferberlik, ayaklanma, iç savaş ve bunlara benzer
olaylar veya nükleer yakıttan kaynaklanan radyasyon nedeniyle işyeri ve
imalatlarda meydana gelecek hasarlar ile bunlar için alınan önlemler nedeniyle
oluşacak zararlardır ki, bunlar sözleşme bedelinin artırılmasını değil; bunlar
nedeniyle oluşacak zarar, ziyan ve masrafların hesaplanarak yükleniciye ayrıca
ödenmesini gerektirmektedir.
Yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere;
Deprem, sel baskını vb. doğal afetler ile kanuni grev, genel salgın hastalık,
kısmi veya genel seferberlik ilanı ve ihaleyi açam kurumca belirlenecek diğer mücbir sebepler ile olağanüstü hallerin ihale hukuku ve
yapım işleri mevzuatında, sözleşme bedelinin doğrudan veya dolaylı olarak
artırılmasına değil de sözleşmenin süresi içinde veya hiç ifa edilememesine yol
açan durumlar olması ve bu nitelikleriyle de süre uzatımı verilmesi ile
sözleşmenin feshine gerekçe oluşturması;
“Sözleşme ve eklerinin uygulanmasını etkileyen bir durumun ortaya
çıkması” kapsamında değerlendirilecek ve bu yanıyla da “işlem temelinin
çökmesi” nedeniyle “sözleşmeye bağlılık ilkesi”ne istisna oluşturabilecek
ülkeyi sarsan ekonomik krizler, enflasyon grafiğindeki aşırı yükselmeler, şok
devalüasyon, para değerinin önemli ölçüde düşmesi gibi ekonomik
olağanüstülüklerden ve hatta olağan seyrinden kaynaklanacak enflasyon ve kur riskinin
Kanun’un 5. maddesinin (1) numaralı fıkrası gereğince zaten karşılanıyor
olması;
“Sözleşme ve eklerindeki hükümlerin itilaf içermesi” halinde itilafı
çözecek olanın bağımsız ve tarafsız yargı olduğunun 6428 sayılı Kanun’un 4.
maddesinin (11) numaralı fıkrasında kurallaştırılmış olması;
“Yüklenicinin kusurundan kaynaklanmayan sebepler” den olağanüstü
haller ile doğal afetlerin işyerinde ve yapılan iş ve imalatlarda meydana
getireceği hasar ve zararlar sigortalanabilir riskler (all risk) sigorta kapsamında
bulunduğundan, bunlardan dolayı sözleşme bedelinde artırım yapılamayacağı;
sigorta kapsamında bulunmayan savaş, seferberlik, ayaklanma, iç savaş ve
bunlara benzer olaylar veya nükleer yakıttan kaynaklanan radyasyon nedeniyle
işyeri ve imalatlarda meydana gelecek hasarlar ile bunlara karşı alınan
önlemler nedeniyle oluşacak zarar, ziyan ve masrafların bedeli ise hesaplanarak
yükleniciye sözleşme bedelinden ayrıca ödenecek olması;
Nedenleriyle, ihale yapılıp sözleşme imzalandıktan sonra doğrudan ve
dolaylı olarak sözleşme bedelinin artırılmasını öngören, “Mücbir sebepler,
olağanüstü hâller veya sözleşme ve eklerinin uygulanmasını etkileyen bir
durumun ortaya çıkması veya sözleşme ve eklerindeki hükümlerin ihtilaf içermesi
hâllerinde sözleşmenin uygulanabilirliğini veya anlaşılabilirliğini sağlamak
amacıyla, sözleşme bedelini değiştirmemek kaydıyla Sağlık Bakanı onayı ile
sözleşme ve eklerinde taraflarca değişiklik yapılabilir. Yapım işlerinde mücbir
sebepler, olağanüstü hâller veya yüklenicinin kusurundan kaynaklanmayan
sebeplerle, sözleşmede öngörülen şartlarda işin tamamlanamayacağının
anlaşılması hâlinde bedel, ihalede nihai teklifin verildiği tarih esas alınarak
güncellenir ve buna bağlı olarak Bakan onayı ile sözleşmede gerekli
düzenlemeler yapılır. Yüksek Planlama Kurulunun yetkilendirme kararından sonra
yapım işlerine ilişkin ön fizibilite raporu veya projelerde, ihale
dokümanındaki yatırım maliyetinde öngörülen sınırları aşan bir değişiklik
olması hâlinde; değişen fizibilite raporu veya projeler ve ilgili diğer
belgeler Yüksek Planlama Kuruluna yeniden sunulur, Yüksek Planlama Kurulunun
yeni yetkilendirmesine istinaden sözleşme taslağında ve eklerinde gerekli
tadiller yapılır.” kuralları; hukukun temel ilkeleri arasında yer alan
“sözleşmeye bağlılık ilkesi” ile bağdaşmadığından, Anayasa’nın 2. maddesindeki
hukuk devleti ilkesine aykırıdır.
Anayasa Mahkemesi’nin 18.6.2013 günlü ve E. 2012/18, K.2013/80 sayılı
kararında da vurgulandığı gibi, Devlet harcamalarında Kamu İhale
Kanunu’nun uygulanmasını zorunlu kılan bir Anayasa kuralı
bulunmamaktadır. Dolayısıyla kanun koyucunun bazı mal ve hizmetler
yönünden farklı usuller benimsemesinde anayasal açıdan bir engel
bulunmamaktadır. Ancak, kanun koyucunun, bazı mal ve hizmetleri Kamu İhale
Kanunu’nda öngörülen usullerin dışında tutarak farklı usullere tâbi kılabilme
yetkisine sahip olması, bu amaçla çıkarılacak kanunlarda hiçbir anayasal
ilkeyle bağlı olmayacağı anlamına gelmez. Bir mal ve hizmet alımı
ihalesinin Kamu İhale Kanunu’nda öngörülen saydamlık, rekabet, eşit
muamele, güvenilirlik, gizlilik ve kamuoyu denetimi esas alınarak belirlenen
usullerin dışına çıkarılırken, özellikle hukuk devleti ilkesinin bir gereği
olan kamu yararı amacı gözetilmelidir.
Anayasa Mahkemesi’nin 22.6.1972 günlü ve E. 1972/14, K. 1972/34 sayılı
kararından bu yana içtihat haline gelen kararlarına göre, “Hukuk devleti
ilkesi”nin öğeleri arasında “yasaların kamu yararına dayanması” ilkesi yer
almaktadır. Bu ilkenin anlamı kamu yararı düşüncesi olmaksızın başka deyimle
yalnızca özel çıkarlar veya yalnızca belli kişilerin yararına olarak herhangi
bir yasa kuralının konulamayacağıdır.
Sağlık hizmetleri sunumunun değişik yöntemlere göre alternatif
maliyetleri, tercih edilenin maliyet ve yarar avantajları ile marjinal faydası,
30 yılı bağlayıcı yaygın yüklenmeye esas olan meşru amaç ve yarar dengesi
teknik gerekçeleriyle ortaya konulmadan, yapım işleri ile hizmet alımı
işlerinin ihaleleri için gerekli ve yeterli hazırlıklar ile maliyet-fayda,
maliyet yarar analizleri yapılmadan ve ihale konusu yapım işleri projelerine
dayandırılmadan, ön proje ve ön fizibilite raporuna dayalı bir belirsizlik
içinde ihaleye çıkarılarak istekliler arasında ihalesi yapılıp sözleşmesi
imzalandıktan sonra, hukuki belirliliği olmayan ve hatta doğrudan hukuka aykırı
olan gerekçelerle yapım işlerinin bedelinin doğrudan, diğer işlerin bedelinin
ise sözleşme kapsamındaki işlerin ifasından vazgeçilmek suretiyle dolaylı bir
şekilde yüklenici lehine değiştirilmesini öngören yasal düzenlemelerde kamu
yararı olmadığı ve tam tersine mali anlamda kamu zararını öngördüğü açık
olduğundan, iptali istenen düzenlemeler Anayasa’nın 2. maddesindeki hukuk
devleti ilkesine bu açıdan da aykırıdır.
İptali istenen düzenlemenin devamında yapım işleri için “Sözleşmenin
taraflarca karşılıklı sona erdirilmesine veya sözleşme değişikliklerine ilişkin
hususlar sözleşmede belirlenir. Sözleşmenin sona erdirilmesi hâlinde kesin
teminat mektubu iade edilir ve sözleşme konusu işlerin hesabı genel hükümlere
göre yapılır.” kurallarına yer verilmiştir.
İstekli olarak ihaleye giren ve üzerine ihale yapıldıktan sonra
sözleşmeyi imzalayan yüklenicinin “Basiretli bir iş adamı gibi davranma”
yükümlülüğü vardır. Sağlık tesisi gibi bina yapım işleri, uygulama projelerine
ve iş kalemleri ile mahal listelerine dayalı olarak imalat metrajları
çıkarılabilen ve dolayısıyla yapım maliyeti tespit edilebilen işlerdir.
Yüklenici bunları bildiği halde, 6428 sayılı Kanunun 3. maddesinin (2) numaralı
fıkrasına göre idarenin hazırladığı “her bir proje için, ihale iş ve
işlemlerinde kullanılmak üzere ön proje, ön fizibilite raporu, fizibilite
raporu, temel standartlar dokümanı ile ihale dokümanı”na bağlı bir belirsizliğe
dayalı olarak ihaleye çıkarılan işin ihalesine istekli olmuş, tüm riskleri
üstlenerek ve muhtemel maliyet bedeline kârına ilaveten ayrıca risk primini de
ilave ederek teklifte bulunmuş ve nihayetinde ihaleyi kazanarak sözleşmeyi
imzalamıştır. 6428 sayılı Kanunun 4. maddesinin (1), (2), (3), (4), (5), (6),
(7), (8), (10), (11), (12) ve (13) numaralı bentlerinde sözleşmede belirtilecek
hususlar düzenlenmiş ve (10) numaralı fıkrasında, “Sözleşmenin feshedilmesi
hâllerinde kusurlu tarafın ödeyeceği tazminat ve cezai şartlara sözleşmede yer
verilir. Yükleniciden kaynaklanan sebeple sözleşmenin feshi hâlinde
yüklenicinin kesin teminatı Hazineye gelir kaydedilir.” kuralına yer
verilmiştir.
Bu bağlamda, söz konusu işlerin ihalesine giren istekliler, 6428
sayılı Kanundaki yasal kuralları ve idarenin hazırladığı “her bir proje için,
ihale iş ve işlemlerinde kullanılmak üzere ön proje, ön fizibilite raporu,
fizibilite raporu, temel standartlar dokümanı ile ihale dokümanı”na dayalı
belirsizliği bilerek ve isteyerek ihaleye katılmışlar; öngörebildikleri
risklere karşı risk primini de hesaba katarak teklifte bulunmuşlardır.
İhale yapılıp, üzerine ihale yapılan yüklenici ile sözleşme
imzalandıktan sonra, sözleşmede hukuka uygun veya hukuka aykırı gerekçelerle
sözleşme bedeline ilişkin doğrudan veya dolaylı yollarla değişiklikler
yapılması ve buna ek olarak ihaleden sonra 6428 sayılı Kanunun yukarıda
belirtilen bentlerine göre “Sözleşmenin taraflarca karşılıklı sona
erdirilmesine veya sözleşme değişikliklerine ilişkin hususlar” ile “kesin
teminatın gelir kaydedilmesine ilişkin kurallar” da dahil hazırlanarak imzalanmış
sözleşmeye sonradan “Sözleşmenin taraflarca karşılıklı sona erdirilmesine veya
sözleşme değişikliklerine ilişkin hususlar sözleşmede belirlenir.” türünden
kurallar konulup, “Sözleşmenin sona erdirilmesi hâlinde kesin teminat mektubu
iade edilir ve sözleşme konusu işlerin hesabı genel hükümlere göre” yapılacak
olması, ihaleye istekli olanların teklif verme şartlarını bütünüyle
değiştireceğinden ihalede saydamlık, rekabet ve eşit muamele ilkeleri bütünüyle
ortadan kalkmış olacaktır.
Oysa, kamu adına yapılan bütün ihalelerde olduğu ve 6428 sayılı
Kanunun 3. maddesinin (1) numaralı fıkrasında da belirtildiği üzere,
“İhalelerde saydamlığı, rekabeti, eşit muameleyi, güvenilirliği, gizliliği,
kamuoyu denetimini, kaynakların verimli kullanılmasını, ihtiyaçların uygun
şartlarda ve zamanında karşılanmasını sağlamak esastır.”
Bu itibarla iptali istenen düzenlemeler bir bütün olarak ihalede
saydamlığı, rekabeti ve eşit muameleyi ortadan kaldırdığı ve dolayısıyla kamu
yararı ilkesiyle bağdaşmadığı için Anayasa’nın 2. maddesine, üzerine ihale
yapılan istekliye ihaleden sonra ayrıcalık tanıdığı için Anayasa’nın 10.
maddesine; Devlete verilen mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli
işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici önlemleri alma göreviyle bağdaşmadığından
Anayasa’nın 167. maddesine aykırıdır.
Yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, 6527 sayılı Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 23. maddesiyle değiştirilen
6428 sayılı Sağlık Bakanlığınca Kamu Özel İşbirliği Modeli ile Tesis Yaptırılması,
Yenilenmesi ve Hizmet Alınması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 4. maddesinin dokuzuncu fıkrası,
Anayasa’nın 2. 10. ve 167. maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
7) 6527 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun
24. Maddesi ile Değiştirilen 6428 Sayılı Kanunun Geçici 1. Maddesinin Birinci
Fıkrasının İkinci Cümlesindeki “… üst hakkı tesisine yönelik hükümleri ile …”
İbaresi ile “… ve 4 üncü maddesinin dokuzuncu fıkrası …” İbaresinin ve 24.
Maddesi ile Geçici 1. Maddeye Eklenen (3) Numaralı Fıkrasının Anayasaya
Aykırılığı
a) Geçici 1. Maddesinin Birinci Fıkrasının İkinci Cümlesindeki “… üst
hakkı tesisine yönelik hükümleri ile …” İbaresinin Anayasaya Aykırılığı
Maddede sözü edilen, “süreci devam eden ihaleler ile sözleşmesi
imzalanmış işler”, 7.5.1987 tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel
Kanunu’na 5396 sayılı Kanun’la eklenen ek 7. madde ile bu maddenin verdiği
yetkiyle yürürlüğe konulan 3.7.2006 tarihli ve 2006/10655 sayılı Bakanlar
Kurulu Kararı ekindeki “Sağlık Tesislerinin, Kiralama Karşılığı Yaptırılması
ile Tesislerdeki Tıbbî Hizmet Alanları Dışındaki Hizmet ve Alanların
İşletilmesi Karşılığında Yenilenmesine Dair Yönetmelik” hükümlerine göre ihale edilmiş
ve sözleşmeye bağlanmışlardır.
3359 sayılı Kanunun ek 7. maddesi ile 2006/10655 sayılı BKK ile
yürürlüğe giren Yönetmelik’teki üst hakkı tesisine ilişkin kurallar ile 6428
sayılı Kanundaki üst hakkı tesisine ilişkin kurallar birbirinden farklıdır.
Bu bağlamda, 3359 sayılı Kanunun ek 7. maddesine göre, sağlık
tesisleri yüklenicinin kendisine ait taşınmazlar üzerine yaptırılabileceği gibi
süresi kırkdokuz yılı geçmemek üzere Hazineye ait taşınmazların bedelsiz devri
suretiyle de yaptırılabilirken; 6428 sayılı Kanuna göre (md. 1/2- u ve md. 2),
üst hakkı sözleşmesi Hazinenin özel mülkiyetindeki taşınmazlar üzerinde sağlık
tesisi yanında hizmet alanları için de tesis edilebilmekte ve süresi sabit
yatırım dönemi hariç otuz yılı geçememektedir.
Öte yandan, 3359 sayılı Kanunun ek 7. maddesinde Hazineye ait
taşınmazlar üzerinde bedelsiz üst hakkı tesisiyle yapılacak sağlık tesisi
kırkdokuz yıl olarak belirtilmekle birlikte, ihalesi yapılan ve sözleşmeye
bağlanan Şehir Hastaneleri Projelerinin tamamına yakınında söz konusu süre
yirmibeş yıl olarak öngörülmüştür.
Sağlık tesislerine bedelsiz tahsis edilen Hazine taşınmazlarının
tahsis süresi, tesislerin sabit yatırım ve işletme maliyetlerinin temel
bileşenlerinden biri olduğundan, “süreci devam eden ihaleler ile sözleşmesi
imzalanmış işler” de üst hakkı tesisinin süresinin ve ayrıca hizmet tesislerini
de içerecek şekilde kapsamının değişmesi, yapım ve işletme maliyetleri de
değiştirmekte ve dolayısıyla bu durum ihale yapıldıktan ve sözleşme
imzalandıktan sonra, ihale şartlarının da değişmesi sonucunu doğurmaktadır.
Her ihale kendi şartları içinde değerlendirilir. Şehir Hastaneleri
Projelerine istekli olarak teklifte bulunanlar, mevcut idari ve teknik
şartnamelere göre teklifte bulunmuşlardır. Temel maliyet bileşenlerinden biri
olan tahsis edilecek Hazine arazisinin kapsamına dayalı alanı ile tahsis süresi
değiştiğinde, teklif edilen bedelin de değişeceğini kabul etmek gerekir. Bu
bağlamda, ihale yapıldıktan sonra ihalede teklif edilen bedeli değiştirecek
değişiklikler yapılması, ihalede rekabeti ortadan kaldıran ve üzerine ihale
yapılan istekliye ayrıcalık tanıyan bir işlev görmektedir.
Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri
hukuka uygun olan, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri
koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu
geliştirerek sürdüren, Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku
tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla
kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasakoyucunun da
bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinde olan
devlettir. Kanunların, kamu yararı
amacına yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyeti
gözetmesi hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle, yasakoyucunun hukuki
düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde
adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması
gerekir. Hukuk devletinde, Anayasa’nın açık kurallarıyla birlikte, hukukun
bilinen temel ve evrensel ilkelerine de uygun davranılması gerekir.
Hukukun temel ilkeleri arasında “sözleşmeye bağlılık ilkesi” yer
almaktadır. Sözleşmeye bağlılık ilkesi, hukuki güvenlik, doğruluk, dürüstlük
kuralının bir gereği olarak sözleşme hukukunun temel ilkesini oluşturmakta;
ihale ve sözleşmeler, durumun değişmeyeceği şartlar altında yapılmaktadır.
Ortada hukuken geçerli olabilecek hiçbir sebep yok iken, “süreci devam
eden ihaleler ile sözleşmesi imzalanmış işler” de üst hakkı sözleşmesi
üzerinden değişiklikler yapılması “sözleşmeye bağlılık ilkesi” ile
bağdaşmamanın yanında adil ve hakkaniyete uygun olmadığı ve kamu yararı
ölçütüyle de bağdaşmadığı için Anayasa’nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesine
aykırılık oluşturmaktadır.
Anayasa’nın 10. maddesindeki yasa önünde eşitlik ilkesi, aynı durumda
bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını
sağlamayı, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemeyi amaçlamaktadır.
Kanun önünde eşitlik ilkesi, aynı hukuksal durumların aynı, ayrı hukuksal
durumların farklı kurallara bağlı tutulmasını gerektirmektedir.
Süreci devam eden ihaleler ile sözleşmesi imzalanmış işlerde, ihaleden
sonra ihalede teklif edilen bedeli değiştirecek değişiklikler yapılması,
ihalede rekabeti ortadan kaldırdığı ve ihaleye katılan isteklilerden üzerine
ihale yapılan istekli lehine ayrıcalık tanıyan bir işlev gördüğü için iptali
istenen ibare Anayasa’nın 10. maddesine de aykırıdır.
Yukarıda açıklandığı üzere, geçici 1. maddenin birinci fıkrasının
ikinci cümlesindeki “… üst hakkı tesisine yönelik hükümleri ile …” ibaresi,
Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
b) Geçici 1. Maddesinin Birinci Fıkrasının İkinci Cümlesindeki “… ve 4
üncü maddesinin dokuzuncu fıkrası …” İbaresinin Anayasaya Aykırılığı
6527 sayılı Kanunun 24. maddesi ile değiştirilen 6428 sayılı Kanunun
geçici 1. maddesinin birinci fıkrasıyla, 6428 sayılı Kanunun yukarıda iptali
istenen 4. maddesinin dokuzuncu fıkrasının, süreci devam eden ihaleler ile
sözleşmesi imzalanmış işlere de uygulanacağı kurallaştırılmıştır.
6428 sayılı Kanunun 4. maddesinin dokuzuncu fıkrasına ilişkin olarak
yukarıda (Gerekçeler’in 4. maddesinde) yer verilen iptal gerekçelerinin tamamı
kelimesi kelimesine, “… ve 4 üncü maddesinin dokuzuncu fıkrası …” ibaresi için
de geçerlidir. Tekrar olacağı için yer verilmemiştir.
Bu itibarla, 6527 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanunun 24. maddesi ile değiştirilen 6428 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinin
birinci fıkrasının ikinci cümlesindeki “… ve 4 üncü maddesinin dokuzuncu
fıkrası …” ibaresi, 6428 sayılı Kanunun 4. maddesinin dokuzuncu fıkrasının
iptaline ilişkin yukarıda yer verilen gerekçelerle Anayasa’nın 2., 10. ve 167.
maddelerine aykırıdır.
Öte yandan, “süreci devam eden ihaleler ile sözleşmesi imzalanmış
işler” kapsamında olan Şehir Hastanesi projeleri ihale ve sözleşmelerinin
yürütmesinin durdurulması ve iptali istemleriyle Türk Tabipleri Birliği
tarafından idari yargı mercileri nezdinde davalar açılmıştır. Bu davalar
sonucunda pek çok projenin yürütmesi durdurulmuştur.
Örneğin; Ankara-Etlik Şehir Hastanesi yapılacağı gerekçesiyle Ankara’nın
Etlik semtinde bulunan Etlik İhtisas Hastanesi boşaltılarak 30 Haziran 2011
tarihinde ihale edilmiştir. Türk Tabipleri Birliği’nin açtığı yürütmenin
durdurulması ve iptal davası sonucunda Danıştay Onüçüncü Dairesi 6 Temmuz 2012
gün ve E. 2011/3392 sayılı kararıyla yürütmenin durdurulmasına karar vermiştir.
Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı itirazı ise Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu
17 Ekim 2012’de reddetmiştir.
Yargı kararına rağmen, 12 Eylül 2013 tarihinde sözleşme imzalanmış ve
24 Ekim 2013’de de Ankara-Etlik Şehir Hastanesi Projesi’nin temel atma töreni
yapılarak sözleşmenin ifasına başlanmıştır.
Öte yandan, Danıştay Onüçüncü Dairesinin 7.5.1987 tarihli ve 3359
sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’na, 3.7.2005 tarihli ve 5396 sayılı
Sağlık Hizmetleri Temel Kanununa Bir Ek Madde Eklenmesi Hakkında Kanun’un 1.
maddesiyle eklenen ek 7. maddenin sekizinci fıkrasının, Anayasa’nın 2. ve 7.
maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptaline karar verilmesi istemiyle
itiraz yoluyla açtığı davada, Anayasa Mahkemesi 6.6.2013 günlü, E. 2012/105,
K.2013/71 sayılı kararında, 3359 sayılı Kanun’un ek 7. maddesinin 6428 sayılı
Kanun ile yürürlükten kaldırıldığından bahisle, konusu kalmayan iptal istemi
hakkında karar verilmesine yer olmadığına karar vermiştir.
Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri
hukuka uygun olan, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek
sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, yargı denetimine
açık, hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan devlettir.
Hukuki uyuşmazlıkların, uyuşmazlığa konu işlemin yapıldığı tarihte
yürürlükte bulunan hukuk kurallarına göre çözülmesi gerekeceği, temel bir hukuk
ilkesidir ve bu ilke ihale ve sözleşme hukukunun temelini oluşturmaktadır. Örneğimizde
Danıştay Onüçüncü Dairesi 6 Temmuz 2012 gün ve E. 2011/3392 sayılı kararıyla 30
Haziran 2011 tarihinde yapılan ihale işleminin yürütmesinin durdurulmasına
karar vermiş; Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı itirazı da Danıştay İdari Dava
Daireleri Kurulu reddetmiştir.
“Süreci devam eden ihaleler ile sözleşmesi imzalanmış işler”in,
ihalelerin yapıldığı ve sözleşmelerin imzalandığı tarihlerde yürürlükte bulunan
hukuk kuralları yerine, sonradan yürürlüğe giren yasal kurallara göre
sonuçlandırılması, sözleşmeler ihaleye dayandığı ve her ihale yürürlükteki
mevzuata göre yapıldığı için, ihalelerde rekabeti ortadan kaldıran bir işlev
gördüğünden, iptali istenen ibare Anayasanın 2. maddesindeki hukuk devleti
ilkesine aykırıdır.
Anayasa’nın 138. maddesinin üçüncü fıkrasında, görülmekte olan bir
dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru
sorulamayacağı, görüşme yapılamayacağı ve herhangi bir beyanda bulunulamayacağı
kurallaştırılırken; dördüncü fıkrasında, “Yasama ve yürütme organları ile
idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ile idare, mahkeme
kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini
geciktiremez.” denilmiştir.
6428 sayılı Kanunun 4. maddesinin dokuzuncu fıkrasının, süreci devam eden
ihaleler ile sözleşmesi imzalanmış işlere de uygulanacağını öngören iptali
istenen düzenlemenin kapsamındaki şehir hastanesi projesi ihalelerin tamamı
için idari yargı mercileri nezdinde davalar açılmış; bunlardan bir kısmı için
yürütmeyi durdurma kararı verilmiştir. İptali istenen ibarenin kapsamındaki
ihale ve sözleşmelerin hangileri oldukları ve bunlardan hangi firmaların
yararlanacakları somut olarak tek tek bellidir.
Anayasa Mahkemesi, daha yeni bir kararında, “Kanunların, ilke olarak
genel ve nesnel nitelikte bulunmaları gerekir.Kanunun genelliği, onun belli bir
kişiyi hedef almayan, özel, aktüel, geçici bir durumu gözetmeyen, fakat önceden
saptanmış olup soyut şekilde uygulanabileceği bütün kişilere hitap eden
hükümler içermesi demektir. Anayasa Mahkemesi’ne göre kanun, genel hukuk
kuralları koymalı, genel, soyut ve kişilik dışı hükümler içermelidir. Kanunun
genel olması, herkesin statüsünü düzenleyeceği anlamına gelmemekte, yalnızca
kanunun belli bir kişiyi veya kişileri göz önünde tutmaksızın genel hükümler
koymasını, hukuki durumları soyut olarak düzenlemesini gerektirmektedir. Şu
halde, kanun hükümlerinin, her şeyden önce genel nitelikte olması, herkes için
nesnel hukuki durumlar yaratması ve aynı hukuki durumda bulunan kişilere ayrım
gözetilmeksizin uygulanabilir olması gerekir.” demiştir. (Bkz. Yüksek
Mahkemenin 18.6.2013 günlü E. 2012/18, K. 2013/80 sayılı kararı).
Anayasanın 2. maddesinde yer verilen hukuk devleti ilkesinin alt
unsuru olan hukuk güvenliği, yalnızca hukuk düzeninin değil, aynı zamanda
belirli sınırlar içinde, bütün devlet faaliyetlerinin, önceden öngörülebilir
olmasını gerekli kılar. Hukuki güvenlik, sadece bireylerin devlet
faaliyetlerine duyduğu güveni değil, aynı zamanda yürürlükteki hukuk düzeninin
süreceğine duyulan güveni de içerir. Bu nedenle yürürlükte bulunan yasal
düzenlemelere göre verilmiş yargı kararlarını geçersiz kılan yasal düzenlemeler
yapılması, hukuki güvenlik ilkesiyle bağdaşmadığı gibi düzenlemeden
yararlanacak kişilerin tek tek belli olması kamu yararı ilkesiyle örtüşmemekte
ve ayrıca mahkemelerin somut olaylar hakkında vermiş olduğu kararların yasama
organı tarafından değiştirilmesi sonucunu doğuracak yasal düzenlemeler
yapılması Anayasa’nın 138. maddesine aykırılık oluşturmaktadır.
Yukarıda açıklandığı üzere, 6527 sayılı Kanunun 24. maddesi ile
değiştirilen 6428 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinin birinci fıkrasının ikinci
cümlesindeki “… ve 4 üncü maddesinin dokuzuncu fıkrası …” ibaresi, Anayasa’nın
2., 10., 138. ve 167. maddelerine aykırı olduğundan iptali gerekir.
c) Geçici 1. Maddesine Eklenen (3) Numaralı Fıkranın Anayasaya
Aykırılığı
6428 sayılı Kanunun geçici 1. maddesine eklenen (3) numaralı
fıkrasıyla, 3359 sayılı Kanun’un ek 7. maddesi çerçevesinde yapılan ihalelere
karşı açılan davalarda idari yargı mercilerince verilen kararların
gereklerinin, yargı kararı doğrultusunda değil, ihale dokümanı ve sözleşmelerde
geçmişe yönelik olarak gerekli düzenlemelerin yapılarak yerine getirilmesi ve
işlerin yürütülmesi öngörülerek; bir yandan, ihaleye istekli olup teklifte
bulunanların tekliflerinin dayanağını oluşturan mevcut ihale dokümanlarında ve
ihale dokümanlarına göre biçimlenen sözleşmelerde ihaleden ve sözleşmenin
imzalanmasından sonra geçmişi kapsayacak ve geleceği kucaklayacak şekilde düzenleme
yapılması ve işlerin yapılan düzenlemeler doğrultusunda yürütülmesi
öngörülerek, tüm ihalelerin temelinde yatan rekabet, eşit muamele ve
güvenilirlik ilkeleri askıya alınmanın ötesinde ihale yolsuzluk ve
usulsüzlüklerini kılıfına uydurmak da değil, ihale yolsuzluk ve usulsüzlükleri
yasal hale getirilirken; diğer yandan somut ihaleler hakkında verilmiş yargı
kararları etkisiz hale getirilmektedir.
Sağlık Bakanlığı, 3359 sayılı Kanun’un ek 7. maddesine göre
Türkiye’nin değişik bölgelerinde şehir hastanesi projesi ihaleleri açmıştır.
İhalelere istekli olanlar, mevcut ihale dokümanlarını incelemişler ve
mevcut ihale dokümanlarına göre teklifte bulunmuşlardır. İdare de teklifler
içinden uygun teklifte bulunan istekli üzerine ihaleyi yapmıştır. Bu bağlamda
mevcut ihale dokümanlarına göre ihale yapılmış ve sözleşmeye bağlanarak
hukuksal işlem tamamlanmıştır.
İhale dokümanında ihaleden sonra değişiklik yapılması, ihale
dokümanına göre teklifte bulunan isteklilerin tekliflerini de değiştirecektir.
İsteklilerin tekliflerinin değişecek olması, yapılmış ihalede saydamlığın,
rekabetin, eşit muamelenin ve güvenirliliğin ortadan kalkması ve dolayısıyla
yapılmış ihalenin hukuken sakatlanması demektir. Sadece bu da değil; ihalelerin
yolsuzluk ve usulsüzlüklere açılması ve hatta bu durum yasa gereği yapılıyorsa
ihale yolsuzluk ve usulsüzlüklerinin yasallaştırılması anlamına gelmektedir.
Anayasa Mahkemesi’nin 14.2.2013 günlü ve E. 2011/63, K. 2013/28 sayılı
kararında belirtildiği üzere, “Kanunların, kamu yararının sağlanması amacına
yönelik olması, genel, objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyet
ölçütlerini gözetmesi ve kazanılmış hakları ihlâl etmemesi Anayasa’nın 2.
maddesinde belirtilen hukuk devleti olmanın gereğidir. Bu nedenle kanun
koyucunun hukuki düzenlemelerde kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal
sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde
tutarak kullanması gerekir.”
Bir mal veya hizmet alımı ya da yapım işi ihalesinin saydamlık,
rekabet, eşit muamele, güvenilirlik, gizlilik ve kamuoyu denetimi ilkelerine
göre yapılıp sonuçlandırılmasında kamu yararı olduğu kuşkusuzdur. Yapılmış bir ihale için, yargı mercilerince verilen kararların gereklerinin,
yargı kararı doğrultusunda değil de, ihale dokümanı ve sözleşmelerde geçmişe
yönelik olarak gerekli düzenlemelerin yapılarak yerine getirilmesi ve işlerin
bu düzenlemeler çerçevesinde yürütülmesi, adil ve hakkaniyete uygun olmamanın
yanında kamu yararı ölçütüyle bağdaşmadığından Anayasa’nın 2. maddesine
aykırılık oluşturur.
Hukuk devletinin diğer bir alt unsuru da sözleşmeye bağlılık
ilkesidir.
Mevcut ihale dokümanlarına göre ihale yapılıp, sözleşme imzalandıktan
sonra ihale dokümanlarında ve sözleşmede değişiklik yapılması ve işlerin
yapılan değişiklikler doğrultusunda yürütülmesi, ihalede saydamlığı, rekabeti,
eşit muameleyi ve güvenirliliği ortadan kaldırarak yapılmış ihaleyi hukuken
sakatladığı ve bu durum sözleşmeye bağlılık ilkesiyle de bağdaşmadığı için,
iptali istenen düzenleme, Anayasa’nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesine
aykırıdır.
İhale dokümanı ile sözleşmede, ihaleden ve sözleşmenin imzalanmasından
sonra değişiklik yapılarak işlerin yapılan değişikliklere göre yürütülmesi,
ihaleye girip istekli olanlardan, üzerine ihale yapılan istekliye ayrıcalık tanınması
sonucunu doğurduğu için, iptali istenen düzenleme Anayasa’nın 10. maddesindeki
kanun önünde eşitlik ilkesine de aykırıdır.
Hukukun ve adaletin en somut yansıması olan mahkeme kararlarının
uygulanması, hukuk devleti ilkesi ve onun vazgeçilmez koşullarından biri olan
hukuka bağlı idare anlayışının gereğidir.
Anayasa’nın 138. maddesinin dördüncü fıkrasında, “Yasama ve yürütme
organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve
idare, mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremez ve bunların yerine
getirilmesini geciktiremez.””denilmektedir. Bu kuralda, mahkeme
kararlarına uymaktan, değiştirmemekten ve yerine getirilmesini geciktirmemekten
yasama organı ayrık tutulmamıştır.
Yasama organının mahkeme kararlarına uyması ve değiştirememesi ilkesi
yasama organınınkesinleşmiş yargı kararlarıyla oluşmuş hukuksal durumlara
dokunamamasıya da ortadan kaldıramamasıanlamına gelmektedir. Her ne kadar,
şehir hastanesi projesi ihalelerine karşı idari yargı mercilerinin vermiş
oldukları kararlar kesinleşmemiş olmakla birlikte, iptali istenen düzenlemede
bir yandan, kesinleşmiş yargı kararlarını da kapsar şekilde “idari yargı
mercilerince verilen kararların gerekleri” denilerek kesinleşmiş yargı
kararlarının gereğinin de mevcut ihale dokümanı ve sözleşmelerde yapılacak
değişikliklerle yerine getirilmesinin sağlanması; diğer yandan yürürlükteki
mevzuata göre ihalesi yapılmış ve sözleşmeye bağlanmış hukuki işlemlere karşı
idari yargı mercilerinde görülmekte olan hukuki uyuşmazlıklar için her aşamada
verilecek her türlü yargı kararının gereğinin, yargı kararı doğrultusunda
değil, mevcut ihale dokümanında ve sözleşmelerde gerekli düzenlemeler yapılarak
yerine getirilmesinin öngörülmesi sonucunda hukuk yollarının kapatılmış olması,
Anayasa’nın 138. maddesine aykırıdır.
Yukarıda açıklandığı üzere, 6527 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanunun 24. maddesi ile 6428 sayılı Kanunun geçici 1.
maddesine eklenen (3) numaralı fıkrası, Anayasa’nın 2., 10. ve 138. maddelerine
aykırı olduğundan iptali gerekir.
III. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
1) Orman kadastro komisyonu tutanak ve haritalarının ilgililere şahsen
tebliğ yerine geçen askı süresi ile dava açma süresinin altı aydan otuz güne
düşürülmesi, mülkiyet sahiplerinin mahkemeye erişim hakkını etkili bir şekilde
kullanmalarını engelleyeceğinden, iptal davası sonuçlanıncaya kadar geçecek
süre içinde mülkiyet sahiplerinin ileride telafisi olmayan maddi zararları
ortaya çıkacaktır.
2) Erişme kontrollü karayollarının karayolu sınır çizgisi içinde
yapılan/yapılacak olan ticari amaçlı otel, motel, lokanta, akaryakıt istasyonu
ve diğer tesislere ilişkin izinlerden herhangi bir bedel alınmaması, izne konu
oluşturan alana muadil ormanlık alanın mali kaynak yokluğu nedeniyle yetiştirilememesine
yol açarak tüm insanların maddi ve manevi zararlarının doğmasına yol açacaktır.
3) “Türkiye genelinde faaliyet gösteren tüzel kişiler” gibi belirli
bir firma grubu için, satım, kira, trampa ve mülkiyetin gayri ayni hak tesisi
işleri ihale edildikten sonra sözleşmenin imzalanmaması, sözleşme imzalandıktan
sonra taahhütten vazgeçilmesi veya taahhüdün sözleşme ve şartname hükümlerine
göre yerine getirilmemesi durumlarında, ihale bedelinin üç katı tutarında
tazminatı peşin olarak ödemeleri durumunda ihaleden yasaklama kararı
verilmemesini öngören düzenleme, aynı durumda olan gerçek kişiler ile Türkiye
genelinde faaliyet göstermeyen tüzel kişilerin bu haktan yararlanamayıp ihale
yasağı kapsamına alınmalarına bağlı olarak maddi zararlarına neden olacaktır.
4) 5651 sayılı
Kanunun 8., 9. ve 9/A maddelerine göre erişimin engellenmesine karar verme görev ve yetkisi
birden fazla sulh ceza mahkemesi bulunan yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu tarafından belirlenen sulh ceza mahkemelerine verilmektedir.
Anılan maddede öngörülen erişim engelleme kararı verme yetkisinin “tabiî
hâkim”den alınarak Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenen sulh ceza mahkemelerine verilmesi,
ceza yargılaması hukuku ve “tabiî hâkim” ilkesi açısından çok önemli bir
handikaptır. Zirâ, kişilik haklarının ya da özel hayatın gizliliğinin ihlâli
iddiasına konu bir yayında bireyin hak ve özgürlüğü arasında dengeyi bozacak
bir düzenleme, üstelik bu düzenlemenin alt yapısı dahî oluşturulmadan
gerçekleştirilmesi halinde, yargı organının (erkinin) etkinliği azalacak ve
“Mahkemelerin bağımsızlığı” ilkesini zedeleyecektir.
5) 6518 sayılı Kanun ile 5651
sayılı Kanun’un 9. maddesinden sonra vâzolunan 9/A maddesinin sekizinci fıkrası
ile, “Özel hayatın gizliliği nedeniyle içeriğe erişimin engellenmesi”
tedbirinin uygulanabilmesine imkân veren ve son derece suiistimale açık bir
durum ortaya koyan bir düzenleme getirildiği görülmektedir. Bu düzenleme ile
Telekomünikasyon İletişim Başkanının emriyle ölçüsüz şekilde “erişimin engellenmesi”
tedbirinin uygulanabileceği bir durum yaratılmaktadır. 5651 sayılı Kanuna
getirilen 9/A maddesinin dava konusu yaptığımız dokuzuncu fıkrası ile doğrudan
bağlantısı bulunan sekizinci fıkrası hükmü ile TİB Başkanına temel hak ve
hürriyetlerden biri sayılan “ifade hürriyetine” doğrudan müdâhale ederek bu
hürriyetin kullanımını engelleme konusunda emir verme yetkisi tanınmaktadır.
Bu, apaçık, ifade özgürlüğü gibi temel bir hakkın ve hürriyetin kanun-dışı bir
yolla sınırlanması anlamına gelmektedir. Dava konusu dokuzuncu fıkra hükmü ile,
9/A maddesinin sekizinci fıkrası kapsamında Başkan tarafından verilen erişimin
engellenmesi kararının, Başkanlık tarafından, yirmidört saat içinde sulh ceza
hâkiminin onayına sunulması hükmünün getirilmesi, yine daha önce 5651 sayılı
Kanunun iptalini talep ettiğimiz 17.4.2014 günlü dava dilekçemizde dava konusu
yapılan ve Anayasa’ya aykırılığı iddia olunan sekizinci fıkrada öngörülen
düzenlemeyi Anayasa’ya uygun hâle getirmemektedir.
6) İhale edilerek sözleşmeye bağlanmış işlerde, edimin ifası
(sözleşmenin yürütümü) aşamasında, hukuki belirliliği ve hukuka uyarlığı
bulunmayan gerekçelerle değişiklikler yapılması yoluyla doğrudan veya dolaylı
yollarla ihale/sözleşme bedelinin değişmesini öngören düzenlemeler nedeniyle
kamunun ve dolayısıyla vergi mükelleflerinin ileride telafisi olmayan maddi ve
manevi zararları ortaya çıkacaktır.
7) 6428 sayılı Kanunun üst hakkı tesisine yönelik hükümleri ile iptali
istenen 4. maddesinin dokuzuncu fıkrasının süreci devam eden ihaleler ile
sözleşmesi imzalanmış işlere de uygulanması ve ayrıca 3359 sayılı Kanunun ek 7
nci maddesi çerçevesinde yapılan ihalelere karşı açılan davalarda idari yargı
mercilerince verilen kararların gereklerinin yargı kararı yerine mevcut ihale
dokümanında ve sözleşmelerde yapılacak düzenlemeler temelinde yerine getirilip
işlerin yürütülmesi sonucunda, kamunun ve dolayısıyla vergi mükelleflerinin
ileride telafisi olmayan maddi ve manevi zararları ortaya çıkacaktır.
Öte yandan, anayasal düzenin en kısa sürede hukuka aykırı kurallardan
arındırılması, hukuk devleti sayılmanın gereğidir. Anayasaya aykırılığın
sürdürülmesinin, bir hukuk devletinde subjektif yararların üstünde, özenle
korunması gereken hukukun üstünlüğü ilkesini de zedeleyeceği kuşkusuzdur. Hukukun
üstünlüğü ilkesinin sağlanamadığı bir düzende, kişi hak ve özgürlükleri güvence
altında sayılamayacağından, bu ilkenin zedelenmesinin hukuk devleti yönünden
giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol açacağında duraksama
bulunmamaktadır.
Bu zarar ve durumların doğmasını önlemek amacıyla, Anayasaya açıkça
aykırı olan ve iptali istenen hükümlerin iptal davası sonuçlanıncaya kadar
yürürlüklerinin de durdurulması istenerek Anayasa Mahkemesine dava açılmıştır.
IV. SONUÇ VE İSTEM
01.03.2014 tarihli ve 28928 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan,
26.02.2014 tarihli ve 6527 sayılı “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması
Hakkında Kanun”un;
1) 1. maddesiyle değiştirilen 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 11.
maddesinin birinci fıkrasının üçüncü cümlesindeki “… otuz gün içinde …” ibaresi
ile dördüncü cümlesindeki “… İlan süresi geçtikten sonra …” ibaresi, Anayasa’nın
2., 13., 35. ve 36. maddelerine,
2) 3. maddesi ile 6831 sayılı Orman Kanunu’nun ek 9. maddesine eklenen
beşinci fıkrasının ikinci cümlesindeki “… bu tesislerden herhangi bir bedel
alınmaz.” ifadesi, Anayasa’nın 2., 5. ve 169. maddelerine,
3) 8. maddesi ile 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’nun 84. maddesine
eklenen dördüncü fıkrası ile 9. maddesiyle 2886 sayılı Kanuna eklenen geçici 4.
maddesi, Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine,
4) 17. maddesi ile 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu
Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun 8.
maddesine eklenen onbeşinci fıkrası, Anayasa’nın Başlangıç bölümünün dördüncü paragrafı ile 2., 37., 138. ve 140. maddelerine,
5) 18. maddesi ile 5651 sayılı İnternet
Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen
Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun 9/A maddesine eklenen dokuzuncu
fıkrası, Anayasa’nın 2., 13., 22.,
26., 28., 36. ve 40. maddelerine,
6) 23. maddesiyle değiştirilen 6428 sayılı Sağlık Bakanlığınca Kamu
Özel İşbirliği Modeli ile Tesis Yaptırılması, Yenilenmesi ve Hizmet Alınması
ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanun’un 4. maddesinin dokuzuncu fıkrası, Anayasa’nın 2. 10. ve 167.
maddelerine;
7) 24. maddesi ile,
a) Değiştirilen 6428 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinin birinci
fıkrasının ikinci cümlesindeki “… üst hakkı tesisine yönelik hükümleri ile …”
ibaresi, Anayasa’nın 2. ve 10. maddelerine,
b) Değiştirilen 6428 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinin birinci
fıkrasının ikinci cümlesindeki “… ve 4 üncü maddesinin dokuzuncu fıkrası …”
ibaresi, Anayasa’nın 2., 10., 138. ve 167. maddelerine,
c) 6428 sayılı Kanunun geçici 1. maddesine eklenen (3) numaralı
fıkrası, Anayasa’nın 2., 10. ve 138. maddelerine,
aykırı olduklarından iptallerine ve uygulanmaları halinde giderilmesi
güç ya da olanaksız zarar ve durumlar doğacağı için, iptal davası
sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesine ilişkin
istemimizi saygı ile arz ederiz.”
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı : 2014/92
Karar Sayısı : 2016/6
Karar Tarihi : 28.1.2016
R.G. Tarih-Sayı :
03.03.2016-29642
İPTAL DAVASINI AÇAN: Türkiye Büyük Millet Meclisi
üyeleri M. Akif HAMZAÇEBİ, Engin ALTAY ve Muharrem İNCE ile birlikte 121
milletvekili
İPTAL DAVASININ KONUSU: 26.2.2014 tarihli ve
6527 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un;
A- 1. maddesiyle değiştirilen, 31.8.1956 tarihli ve 6831 sayılı
Orman Kanunu'nun 11. maddesinin birinci fıkrasının;
1- Üçüncü cümlesinde yer alan ".otuz gün içinde."
ibaresinin,
2- Dördüncü cümlesinde yer alan "İlan süresi geçtikten
sonra." ibaresinin,
B- 3. maddesiyle 6831 sayılı Kanun'un ek 9. maddesine eklenen
beşinci fıkranın ikinci cümlesinde yer alan "...bu tesislerden
herhangi bir bedel alınmaz." ibaresinin,
C- 8. maddesiyle 8.9.1983 tarihli ve 2886 sayılı Devlet İhale
Kanunu'nun 84. maddesine eklenen dördüncü fıkranın,
D- 9. maddesiyle 2886 sayılı Kanun'a eklenen geçici 4. maddenin,
E- 17. maddesiyle 4.5.2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet
Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen
Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'un 8. maddesine eklenen (15) numaralı
fıkranın,
F- 18. maddesiyle 5651 sayılı Kanun'un 9/A maddesine eklenen (9)
numaralı fıkranın,
G- 23. maddesiyle değiştirilen, 21.2.2013 tarihli ve 6428 sayılı
Sağlık Bakanlığınca Kamu Özel İş Birliği Modeli ile Tesis Yaptırılması,
Yenilenmesi ve Hizmet Alınması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un 4. maddesinin (9) numaralı fıkrasının,
H- 24. maddesiyle 6428 sayılı Kanun'un geçici 1. maddesinin;
1- Birinci fıkrasının değiştirilen ikinci cümlesinde yer
alan ".üst hakkı tesisine yönelik hükümleri ile."
ve ".ve 4 üncü maddesinin dokuzuncu fıkrası."
ibarelerinin,
2- Eklenen (3) numaralı fıkrasının,
Anayasa'nın Başlangıç kısmı ile 2., 5., 10., 13., 22., 26., 28.,
35., 36., 37., 40., 138., 140., 167. ve 169. maddelerine aykırılığı ileri
sürülerek iptallerine ve yürürlüklerinin durdurulmasına karar verilmesi
talebidir.
I- İPTALİ İSTENİLEN KANUN HÜKÜMLERİ
İptali istenilen kuralların da yer aldığı;
1. 6831 sayılı Kanun'un 11. maddesi şöyledir:
"Madde 11- (Değişik : 5/11/2003-4999/6 md.)
(Değişik birinci fıkra: 26/2/2014-6527/1 md.) Orman kadastro
komisyonlarınca alınan kararlara ilişkin düzenlenen tutanak ve haritalar askı
suretiyle otuz gün süre ile ilan edilir. Bu ilan ilgililere şahsen yapılan
tebliğ hükmündedir. Tutanak ve haritalara karşı itirazı olanlar; askı
tarihinden itibaren otuz gün içinde kadastro mahkemelerinde,
kadastro mahkemesi olmayan yerlerde kadastro davalarına bakmakla görevli
mahkemelerde dava açabilirler. İlan süresi geçtikten sonra, dava
açılmayan kararlara ilişkin düzenlenen tutanak ve haritalar kesinleşir. Orman
kadastro komisyonlarınca düzenlenen tutanak ve haritaların kesinleştiği
tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere
dayanarak Hazine hariç itiraz olunamaz ve dava açılamaz.
(Değişik ikinci fıkra: 26/2/2014-6527/1 md.) Hak sahibi gerçek ve
tüzel kişiler tarafından açılacak sınırlamaya itiraz davalarında hasım Orman
Genel Müdürlüğü; 2 nci maddeye göre orman sınırları dışına çıkarma işlemlerine
karşı açılacak itiraz davalarında ise hasım Hazine ve Orman Genel Müdürlüğüdür.
(Değişik üçüncü fıkra: 26/2/2014-6527/1 md.) Orman Genel
Müdürlüğünce açılacak davalarda hasım, hak sahibi gerçek ve tüzel kişilerdir.
(Değişik dördüncü fıkra: 26/2/2014-6527/1 md.) Kadastrosu yapılıp
kesinleşen Devlete ait ormanlar orman vasfı ile, 2 nci maddeye göre orman
sınırları dışına çıkarılan yerler ise kaydında belirtme yapılarak hâlihazır
vasfı ile; kesinleşme tarihleri tescil tarihi olarak gösterilmek suretiyle, en
geç üç ay içinde hiçbir harç ve bedel alınmaksızın Hazine adına tapu
kütüklerine kaydedilir.
Bu Kanunun;
a) 20.6.1973 tarihli ve 1744 sayılı Kanunla değişik 2 nci maddesi,
b) 23.9.1983 tarihli ve 2896 sayılı, 5.6.1986 tarihli ve 3302
sayılı kanunlarla değişik 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (B) bendi,
Uygulamaları ile orman sınırları dışına çıkarılan, ancak fiilen
orman olduğu Orman Genel Müdürlüğünce tespit edilen yerler, talep üzerine
Maliye Bakanlığınca Orman Genel Müdürlüğüne tahsis edilir. Tahsisi yapılan bu
yerler Hazine adına tapuya orman vasfıyla tescil edilir.
Sınır noktaları ile ölçü işinde kullanılan tüm noktalardaki taş,
beton kazık ve diğer işaretler Orman Genel Müdürlüğünce korunur. Noktaların
tahribatı veya yerlerinin değiştirilmesi yasaktır.
2. 6831 sayılı Kanun'un ek 9. maddesi şöyledir:
"Ek Madde 9- (Ek : 31/7/2008 - 5801/2 md.)
Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğünce yapılacak spor tesislerine bu
Kanunun 17 nci maddesinin üçüncü fıkrası esaslarına göre izin verilebilir.
Verilen bu izinlerden bedel alınmaz.
(Ek fıkra: 25/6/2010-6001/33 md.) 9/5/1985 tarihli ve 3202 sayılı
Köye Yönelik Hizmetler Hakkında Kanun çerçevesinde köye ve bağlı yerleşim
birimlerine yönelik yol, su, atık su, gölet, mezarlık ve altyapı hizmetlerinin
yerine getirilmesi maksadı ile verilen izinlerden bedel alınmaz.
(Ek fıkra: 19/4/2012-6292/13 md.) Gerçek veya özel hukuk tüzel
kişileri ya da vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim kurumları hariç olmak
üzere; yükseköğretim kurumlarına eğitim ve araştırma maksatlı tesisler
yapılması için bu Kanunun 17 nci maddesinin üçüncü fıkrası esaslarına göre
orman sayılan alanlardan bedelli izin verilebilir. Ayrıca, izin verilen bu alan
içinde izin sahibi yükseköğretim kurumuna veya Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar
Kurumu Genel Müdürlüğüne yurt yapılması maksadıyla bedelli izin verilebilir.
(Ek cümle: 26/2/2014-6527/3 md.) Verilen bu izinlerden ağaçlandırma ve arazi
izin bedeli dışında herhangi bir bedel alınmaz.
(Ek fıkra: 19/4/2012-6292/13 md.) Yukarıdaki fıkrada belirtilen
bina ve tesislerin, yükseköğretim kurumlarınca veya Yüksek Öğrenim Kredi ve
Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğünce özel ve hükmi şahsiyeti haiz amme
müesseselerine ait ormanlarda yapılmak istenmesi hâlinde Orman ve Su İşleri
Bakanlığınca izin verilebilir. Bu takdirde kullanım bedeli, süresi, yapılan
bina ve tesislerin devri gibi hususlar genel hükümlere uygun olarak taraflarca
tespit edilir. İzin verilen alanda yapılacak yol ve açık olarak düzenlenen;
otopark, garaj, havuz, spor alanları ve benzeri tesisler ile enerji nakil
hattı, su isale hattı, haberleşme, doğalgaz hattı, kanalizasyon gibi her türlü
altyapı tesisleri ve yine bu Kanunun 17 nci maddesine göre genel kamu
hizmetlerine yönelik verilen izinler hariç olmak üzere, binaların taban
alanları toplamı, izne konu orman sayılan alanın yüzde onbeşini geçemez.
(Ek fıkra: 26/2/2014-6527/3 md.) Devlet ormanlarında, erişme
kontrolü uygulanan karayollarındaki ulaştırma yapıları ve müştemilatı olan
hizmet tesisleri ile bakım işletme tesislerine, karayolu sınır çizgisi içinde
kalmak kaydıyla izin verilir. Devlet idareleri ile kamu kurum ve kuruluşlarınca
yapılan, işletilen, işlettirilen veya yap-işlet-devret modeli esas alınarak
yaptırılan ve işlettirilen bu tesislerden herhangi bir bedel alınmaz.
(Ek fıkra: 26/2/2014-6527/3 md.) Ayrıca; demiryolu, otoyol, Devlet
ve il yolları ile su isale hatlarının yapımında zorunlu olarak ortaya çıkan
kazı fazlası malzemenin depolanacağı alanlara, Orman Genel Müdürlüğünce
belirlenen yerlerden ağaçlandırma bedeli alınarak izin verilebilir."
3. 2886 sayılı Kanun'un 84. maddesi şöyledir:
"İdarelerce ihalelere katılmaktan geçici yasaklama:
Madde 84- 83 üncü maddede
belirtilen fiil veya davranışlarda bulundukları anlaşılanlar, bu fiil ve
davranışlar ihale safhasında vaki olmuşsa idarelerce o ihaleye iştirak
ettirilmeyecekleri gibi fiil veya davranışlarının özelliğine göre ihaleyi yapan
bakanlık veya ilgili bakanlık tarafından, haklarında bir yıla kadar bütün
ihalalere katılmaktan yasaklama kararı verilir. Kararı veren idareler, bu
kararı, Resmi Gazete'de ilan ettirirler. Bu kararlar ilgililerin müteahhitlik
siciline de işlenir. İhalelere katılmaktan yasaklananlar, yasaklı oldukları
süre içinde diğer idarelerce yapılacak ihalelere de müteahhit veya müşteri
sıfatıyla katılamazlar.
Haklarında bu yolda işlem yapılanların sermayesinin çoğunluğuna
sahip bulunduğu tespit edilen tüzel kişilere de aynı müeyyide uygulanır.
Üzerine ihale yapıldığı halde usulüne göre sözleşme yapmayan
istekliler ile sözleşme yapıldıktan sonra taahhüdünden vazgeçen ve mücbir
sebepler dışında taahhüdünü sözleşme ve şartname hükümlerine uygun olarak
yerine getirmeyen müteahhit veya müşteriler hakkında da, ihaleyi yapan bakanlık
veya ilgili bakanlık tarafından, bir yıla kadar ihalelere katılmaktan yasaklama
kararı verilir ve bu kararlar Resmi Gazete'da ilan ettirildiği gibi ilgililerin
müteahhitlik sicillerine işlenir.
(Ek: 26/2/2014-6527/8 md.) 83 üncü maddede belirtilen fiil veya
davranışlarda bulunanlar hariç olmak üzere, Türkiye genelinde faaliyet gösteren
tüzel kişilerden; şube personeli, vekil, mümessil gibi yetkili temsilcilerin
şahsi kusurlarından kaynaklanan ve bu maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen
fiil veya davranışları sebebiyle haklarında ihalelere katılmaktan yasaklama
kararı verilmesi gerektiği idarece tespit edilenlerden, verilecek bir aylık
süre içinde ihale bedelinin üç katı tutarında tazminatı peşin olarak ödeyenler
hakkında ihaleden yasaklama kararı verilmez.
İhaleyi yapan idareler, ihalelere katılmaktan yasaklamayı
gerektirir bir durumla karşılaştıkları takdirde, gereğinin yapılması için bu
durumu ilgili bakanlığa bildirmekle yükümlüdürler."
4. 2886 sayılı Kanun'un geçici 4. maddesi şöyledir:
"Geçici Madde 4- (Ek: 26/2/2014-6527/9 md.)
Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce, 83 üncü
maddede belirtilen fiil veya davranışlarda bulunanlar hariç olmak üzere,
Türkiye genelinde faaliyet gösteren tüzel kişilerden; şube personeli, vekil,
mümessil gibi yetkili temsilcilerin şahsi kusurlarından kaynaklanan ve 84 üncü
maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen fiil veya davranışları sebebiyle
haklarında ihalelere katılmaktan yasaklama kararı verilmesi gerektiği idarece
tespit edilenlerden henüz yasaklama kararı verilememiş olanlar hakkında da 84
üncü maddenin dördüncü fıkrası hükmü uygulanır."
5. 5651 sayılı Kanun'un 8. maddesi şöyledir:
"Erişimin engellenmesi kararı ve yerine getirilmesi
MADDE 8- (1) İnternet ortamında
yapılan ve içeriği aşağıdaki suçları oluşturduğu hususunda yeterli
şüphe sebebi bulunan yayınlarla ilgili olarak erişimin engellenmesine
karar verilir:
a) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda
yer alan;
1) İntihara yönlendirme (madde 84),
2) Çocukların cinsel istismarı (madde 103, birinci fıkra),
3) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma
(madde 190),
4) Sağlık için tehlikeli madde temini (madde 194),
5) Müstehcenlik (madde 226),
6) Fuhuş (madde 227),
7) Kumar oynanması için yer ve imkân sağlama (madde 228),
suçları.
b) 25/7/1951 tarihli ve 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen
Suçlar Hakkında Kanunda yer alan suçlar.
(2) Erişimin engellenmesi kararı, soruşturma evresinde
hâkim, kovuşturma evresinde ise mahkeme tarafından verilir. Soruşturma
evresinde, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısı
tarafından da erişimin engellenmesine karar verilebilir. Bu durumda
Cumhuriyet savcısı kararını yirmidört saat içinde hâkimin onayına
sunar ve hâkim, kararını en geç yirmidört saat içinde verir. Bu süre
içinde kararın onaylanmaması halinde tedbir, Cumhuriyet savcısı
tarafından derhal kaldırılır. (Ek cümle: 6/2/2014-6518/92 md.) Erişimin
engellenmesi kararı, amacı gerçekleştirecek nitelikte görülürse belirli bir
süreyle sınırlı olarak da verilebilir. Koruma tedbiri olarak verilen erişimin
engellenmesine ilişkin karara 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza
Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre itiraz edilebilir.
(3) Hâkim, mahkeme veya Cumhuriyet savcısı tarafından
verilen erişimin engellenmesi kararının birer örneği, gereği yapılmak
üzere Başkanlığa gönderilir.
(4) İçeriği birinci fıkrada belirtilen suçları oluşturan
yayınların içerik veya yer sağlayıcısının yurt dışında bulunması
halinde veya içerik veya yer sağlayıcısı yurt içinde bulunsa bile,
içeriği birinci fıkranın (a) bendinin (2) ve (5) ve (6) numaralı alt
bentlerinde yazılı suçları oluşturan yayınlara ilişkin olarak erişimin
engellenmesi kararı re'sen Başkanlık tarafından verilir. Bu
karar, erişim sağlayıcısına bildirilerek gereğinin yerine getirilmesi
istenir.
(5) Erişimin engellenmesi kararının gereği, derhal ve
en geç kararın bildirilmesi anından itibaren dört saat içinde yerine
getirilir.
(6) Başkanlık tarafından verilen erişimin engellenmesi
kararının konusunu oluşturan yayını yapanların kimliklerinin
belirlenmesi halinde, Başkanlık tarafından, Cumhuriyet başsavcılığına
suç duyurusunda bulunulur.
(7) Soruşturma sonucunda kovuşturmaya yer olmadığı kararı
verilmesi halinde, erişimin engellenmesi kararı kendiliğinden
hükümsüz kalır. Bu durumda Cumhuriyet savcısı, kovuşturmaya yer
olmadığı kararının bir örneğini Başkanlığa gönderir.
(8) Kovuşturma evresinde beraat kararı verilmesi halinde,
erişimin engellenmesi kararı kendiliğinden hükümsüz kalır. Bu durumda
mahkemece beraat kararının bir örneği Başkanlığa gönderilir.
(9) Konusu birinci fıkrada sayılan suçları oluşturan
içeriğin yayından çıkarılması halinde; erişimin engellenmesi kararı,
soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde
mahkeme tarafından kaldırılır.
(10) Koruma tedbiri olarak verilen erişimin engellenmesi
kararının gereğini yerine getirmeyen yer veya erişim sağlayıcılarının
sorumluları, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı
takdirde, beş yüz günden üç bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.(3)
(11) İdarî tedbir olarak verilen erişimin engellenmesi
kararının yerine getirilmemesi halinde, Başkanlık tarafından
erişim sağlayıcısına, onbin Yeni Türk Lirasından yüzbin Yeni Türk
Lirasına kadar idarî para cezası verilir. İdarî para cezasının
verildiği andan itibaren yirmidört saat içinde kararın yerine getirilmemesi
halinde ise Başkanlığın talebi üzerine Kurum tarafından yetkilendirmenin
iptaline karar verilebilir.
(12) Bu Kanunda tanımlanan kabahatler dolayısıyla Başkanlık
veya Kurum tarafından verilen idarî para cezalarına ilişkin kararlara
karşı, 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı İdarî Yargılama Usulü Kanunu
hükümlerine göre kanun yoluna başvurulabilir.
(13) (Ek: 5/11/2008-5809/67 md.) İşlemlerin yürütülmesi için
Başkanlığa gönderilen hakim ve mahkeme kararlarına 4/12/2004 tarihli ve 5271
sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre Başkanlıkça itiraz edilebilir.
(14) (Ek: 12/7/2013-6495/47 md.) 14/3/2007 tarihli ve 5602 sayılı
Şans Oyunları Hasılatından Alınan Vergi, Fon ve Payların Düzenlenmesi Hakkında
Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde tanımlanan kurum ve
kuruluşlar, kendi görev alanına giren suçların internet ortamında işlendiğini
tespit etmeleri hâlinde, bu yayınlarla ilgili olarak erişimin engellenmesi
kararı alabilirler. Erişimin engellenmesi kararları uygulanmak üzere
Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına gönderilir.
(15) (Ek: 26/2/2014-6527/17 md.) Bu maddeye göre soruşturma
aşamasında verilen hâkim kararı ile 9 uncu ve 9/A maddesine göre verilen hâkim
kararı birden fazla sulh ceza mahkemesi bulunan yerlerde Hâkimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu tarafından belirlenen sulh ceza mahkemeleri tarafından verilir.
(16) (Ek: 10/9/2014-6552/127 md.; İptal: Anayasa Mahkemesi'nin
2/10/2014 tarihli ve E.: 2014/149, K.: 2014/151 sayılı Kararı ile.)
6. 5651 sayılı Kanun'un 9/A. maddesi şöyledir:
"Özel hayatın gizliliği nedeniyle içeriğe erişimin
engellenmesi
MADDE 9/A- (Ek: 6/2/2014-6518/94 md.)
(1) İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle özel
hayatının gizliliğinin ihlal edildiğini iddia eden kişiler, Başkanlığa doğrudan
başvurarak içeriğe erişimin engellenmesi tedbirinin uygulanmasını isteyebilir.
(2) Yapılan bu istekte; hakkın ihlaline neden olan yayının tam
adresi (URL), hangi açılardan hakkın ihlal edildiğine ilişkin açıklama ve
kimlik bilgilerini ispatlayacak bilgilere yer verilir. Bu bilgilerde eksiklik
olması hâlinde talep işleme konulmaz.
(3) Başkanlık, kendisine gelen bu talebi uygulanmak üzere derhâl
Birliğe bildirir, erişim sağlayıcılar bu tedbir talebini derhâl, en geç dört
saat içinde yerine getirir.
(4) Erişimin engellenmesi, özel hayatın gizliliğini ihlal eden
yayın, kısım, bölüm, resim, video ile ilgili olarak (URL şeklinde) içeriğe
erişimin engellenmesi yoluyla uygulanır.
(5) Erişimin engellenmesini talep eden kişiler, internet ortamında
yapılan yayın içeriği nedeniyle özel hayatın gizliliğinin ihlal edildiğinden
bahisle erişimin engellenmesi talebini talepte bulunduğu saatten itibaren yirmi
dört saat içinde sulh ceza hâkiminin kararına sunar. Hâkim, internet ortamında
yapılan yayın içeriği nedeniyle özel hayatın gizliliğinin ihlal edilip
edilmediğini değerlendirerek vereceği kararını en geç kırk sekiz saat içinde
açıklar ve doğrudan Başkanlığa gönderir; aksi hâlde, erişimin engellenmesi
tedbiri kendiliğinden kalkar.
(6) Hâkim tarafından verilen bu karara karşı Başkanlık tarafından
5271 sayılı Kanun hükümlerine göre itiraz yoluna gidilebilir.
(7) Erişimin engellenmesine konu içeriğin yayından çıkarılmış
olması durumunda hâkim kararı kendiliğinden hükümsüz kalır.
(8) Özel hayatın gizliliğinin ihlaline bağlı olarak gecikmesinde
sakınca bulunan hâllerde doğrudan Başkanın emri üzerine erişimin engellenmesi
Başkanlık tarafından yapılır. (Mülga cümle: 26/2/2014-6527/18 md.)
(9) (Ek: 26/2/2014-6527/18 md.) Bu maddenin sekizinci fıkrası
kapsamında Başkan tarafından verilen erişimin engellenmesi kararı, Başkanlık
tarafından, yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur. Hâkim,
kararını kırk sekiz saat içinde açıklar.
7. 6428 sayılı Kanun'un 4. maddesi şöyledir:
"Sözleşme
MADDE 4- (1) Sözleşme özel
hukuk hükümlerine tabi olup süresi, tesisin özelliklerine ve fizibilite
raporuna bağlı olarak sözleşmede belirtilen sabit yatırım dönemi hariç otuz
yılı geçmemek üzere idarece belirlenir.
(2) Tesisin ve ticari hizmet alanlarının yapım işlerinin
projelendirilmesinden ve finansmanının sağlanmasından, yapımından, bakım ve
onarımından, yükleniciye bırakılan hizmetlerin yerine getirilmesi ile ticari
hizmet alanlarının işletilmesinden, sözleşme süresi sonunda yerleşkenin her
türlü borç ve taahhütten ari, bakımlı, çalışır ve kullanılabilir durumda
Bakanlığa devredilmesinden yüklenici sorumludur. Yüklenici, sözleşme süresince
üçüncü kişilere vereceği her türlü zarardan sorumludur. Yüklenicinin sözleşmede
öngörülen yükümlülüklerini yerine getirmemesi hâlinde idarenin uğrayacağı
zararın tazminine ve cezai şartlara ilişkin hükümlere sözleşmede yer verilir.
(3) İdarenin sözleşmede belirtilen bedeli yükleniciye ödemekte
gecikmesi hâlinde uygulanacak gecikme faizine ve şartlarına ilişkin hükümlere
sözleşmede yer verilir.
(4) İdare, yüklenicinin sözleşme kapsamına giren faaliyetlerini
bütün aşamalarda denetler (.) Bakanlık, yüklenicinin performans denetimi ve
işin yönetimine ilişkin olarak bir denetim ve yönetim sistemi kurabilir.
(5) Yüklenici, sözleşmeden doğan tüm hak ve vecibelerini, aynı
şartlarla ve bu Kanunda belirtilen şartları haiz başka bir gerçek veya özel
hukuk tüzel kişisine idarenin onayı ile devredebilir. Sözleşmenin bu şekilde
devri hâlinde diğer sözleşmeler de devralan gerçek veya özel hukuk tüzel
kişisine devredilmiş sayılır.
(6) Yapım sözleşmesi imzalandıktan sonra sabit yatırım döneminde
yüklenicinin sözleşme kapsamındaki taahhütlerini yerine getirememesi hâlinde,
sözleşmede belirlenen derhâl fesih hâlleri hariç olmak üzere, idarenin noter
aracılığı ile yapacağı yazılı ihtarla keyfiyet açıkça belirtilerek yükleniciye
gereğinin yapılması için işin mahiyetine uygun süre verilir. Ayrıca keyfiyet,
projenin finansmanına kaynak sağlayan finans sağlayıcılara da ihbar edilir.
Verilen bu süre, sözleşme süresini etkilemeyeceği gibi gecikmeden kaynaklanan
cezai şartın uygulanmasını da engellemez. İhtarla belirlenen süre sonunda
taahhüdün yerine getirilmemesi hâlinde, finans sağlayıcılar idare ile anlaşarak
yüklenicinin ortaklık yapısında değişikliğe gitmek suretiyle işin yapılmasını
sağlayabilir. Bunun sağlanamaması hâlinde idare tarafından sözleşme feshedilir.
(7) Yapım sözleşmesinde yüklenicinin işletme döneminde sözleşme
kapsamındaki taahhütlerini yerine getirememesi hâlinde, sağlık hizmetlerinin
sürdürülemez hâle gelmesi durumu hariç olmak üzere, idarenin noter aracılığı
ile yapacağı yazılı ihtarla keyfiyet açıkça belirtilerek yükleniciye gereğinin
yapılması için işin mahiyetine uygun süre verilir. Ayrıca keyfiyet, projenin
finansmanına kaynak sağlayan finans sağlayıcılara da ihbar edilir. Verilen bu
süre, sözleşme süresini etkilemeyeceği gibi gecikmeden kaynaklanan cezai şartın
uygulanmasını da engellemez. Verilen süre içinde yüklenicinin, yazılı ihtardaki
talimata uymaması hâlinde iş, idare tarafından pazarlık usulü ile yüklenicinin namı
hesabına yaptırılarak yükleniciye ödenecek bedelden mahsup edilir. Sağlık
hizmetlerinin sürdürülemez hâle gelmesi durumunda ise keyfiyet yükleniciye en
hızlı vasıtalarla bildirilerek iş, idare tarafından yüklenici namı hesabına
yaptırılır. Sağlık hizmetlerinin sürdürülemezliğiyle ilgili hâllerin neler
olduğu ve bildirim usulleri yönetmelikle belirlenir. Yüklenicinin işletme
döneminde sözleşmede belirtilen performans puanının altında kalması hâlinde
idare tarafından sözleşme feshedilir. Bu hâllerde de, finans sağlayıcıların
idare ile anlaşarak yüklenicinin ortaklık yapısında değişikliğe gitme hakkı
saklıdır.
(8) Yenileme, araştırma-geliştirme, danışmanlık ve hizmet alım
sözleşmelerinde yüklenicinin sözleşme kapsamındaki taahhütlerini yerine
getirememesi hâlinde, sağlık hizmetlerinin sürdürülemez hâle gelmesi durumu
hariç olmak üzere, idarenin noter aracılığı ile yapacağı yazılı ihtarla
keyfiyet açıkça belirtilerek yükleniciye gereğinin yapılması için işin
mahiyetine uygun süre verilir. Verilen bu süre, sözleşme süresini
etkilemeyeceği gibi gecikmeden kaynaklanan cezai şartın uygulanmasını da
engellemez. Verilen süre içinde yüklenicinin, yazılı ihtardaki talimata
uymaması hâlinde sözleşme feshedilir. Taahhüdün yerine getirilmemesi
dolayısıyla sağlık hizmetlerinin sürdürülemez hâle gelmesi durumunda ise
sözleşme derhâl feshedilir.
(9) (Değişik: 26/2/2014-6527/23 md.) Mücbir sebepler, olağanüstü
hâller veya sözleşme ve eklerinin uygulanmasını etkileyen bir durumun ortaya
çıkması veya sözleşme ve eklerindeki hükümlerin ihtilaf içermesi hâllerinde
sözleşmenin uygulanabilirliğini veya anlaşılabilirliğini sağlamak amacıyla,
sözleşme bedelini değiştirmemek kaydıyla Sağlık Bakanı onayı ile sözleşme ve
eklerinde taraflarca değişiklik yapılabilir. Yapım işlerinde mücbir sebepler,
olağanüstü hâller veya yüklenicinin kusurundan kaynaklanmayan sebeplerle,
sözleşmede öngörülen şartlarda işin tamamlanamayacağının anlaşılması hâlinde
bedel, ihalede nihai teklifin verildiği tarih esas alınarak güncellenir ve buna
bağlı olarak Bakan onayı ile sözleşmede gerekli düzenlemeler yapılır. Yüksek
Planlama Kurulunun yetkilendirme kararından sonra yapım işlerine ilişkin ön
fizibilite raporu veya projelerde, ihale dokümanındaki yatırım maliyetinde
öngörülen sınırları aşan bir değişiklik olması hâlinde; değişen fizibilite
raporu veya projeler ve ilgili diğer belgeler Yüksek Planlama Kuruluna yeniden
sunulur, Yüksek Planlama Kurulunun yeni yetkilendirmesine istinaden sözleşme
taslağında ve eklerinde gerekli tadiller yapılır. Sözleşmenin taraflarca
karşılıklı sona erdirilmesine veya sözleşme değişikliklerine ilişkin hususlar
sözleşmede belirlenir. Sözleşmenin sona erdirilmesi hâlinde kesin teminat
mektubu iade edilir ve sözleşme konusu işlerin hesabı genel hükümlere göre
yapılır.
(10) Sözleşmenin feshi hâlinde sözleşme konusu işlerin hesabı
sözleşme ve genel hükümlere göre yapılır ve yüklenicinin idare ile ilişkisi
kesilir. Maliye Bakanlığınca Hazinenin özel mülkiyetindeki taşınmaz üzerinde
yüklenici lehine tesis edilen üst hakkı herhangi bir yargı kararı aranmaksızın
iptal edilir ve tapu idaresince resen terkin olunur. Bu durumda taşınmaz
üzerindeki tüm yapı ve tesisler sağlam ve işler durumda Hazineye intikal eder.
Taşınmaza veya üzerinde bulunan yapı, tesis ve müştemilata yüklenici tarafından
zarar verilmesi hâlinde, zarar bedeli de yükleniciden ayrıca alınır. Bunlardan
dolayı, hak lehtarı veya üçüncü kişilerce üst hakkından kaynaklanan herhangi
bir hak veya talepte bulunulamaz. Sözleşmenin fesih tarihinde işlerin mevcut
durumu, idarece görevlendirilecek bir heyet tarafından yüklenici veya vekili
ile birlikte tespit edilerek bir durum tespit tutanağı düzenlenir. Önceden
bildirilen günde yüklenici veya vekili hazır bulunmaz ise durum tespit tutanağı
yüklenicinin yokluğunda düzenlenir ve keyfiyet tutanakta belirtilir.
Sözleşmenin feshedilmesi hâllerinde kusurlu tarafın ödeyeceği tazminat ve cezai
şartlara sözleşmede yer verilir. Yükleniciden kaynaklanan sebeple sözleşmenin
feshi hâlinde yüklenicinin kesin teminatı Hazineye gelir kaydedilir. Gelir
kaydedilen kesin teminat yüklenicinin borcuna mahsup edilmez ve yükleniciler
kesin teminat için herhangi bir hak, bedel veya tazminat talebinde bulunamaz.
(11) Sözleşmenin uygulanması sırasında taraflar arasında
doğabilecek hukuki ihtilaflarda Türk hukuku uygulanır ve ihtilafların çözümünde
Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri görevli ve yetkilidir. Ancak, taraflar
ihtilafın esasına Türk hukukunun uygulanması (.) kaydıyla ihtilafın 21/6/2001
tarihli ve 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu çerçevesinde
çözümlenebileceğini kararlaştırabilirler.
(12) İdare ile yüklenici arasında imzalanacak sözleşme Türkçe
olarak hazırlanır. Ancak yüklenicinin talebi hâlinde sözleşme Türkçe ve
İngilizce olarak iki dilde hazırlanabilir. Metinler arasında herhangi bir
çelişki olması hâlinde Türkçe metin esas alınır.
(13) Bu maddenin uygulanmasına ve sözleşmede yer alacak diğer
konulara ilişkin hususlar yönetmelikle belirlenir."
8. 6428 sayılı Kanun'un geçici 1. maddesi şöyledir:
"Mevcut ihaleler ve yönetmelik
GEÇİCİ MADDE 1- (1) Bu Kanunun
yürürlüğe girdiği tarihten önce 3359 sayılı Kanunun bu Kanunla yürürlükten
kaldırılan ek 7 nci maddesi çerçevesinde ilana çıkılarak ihale süreci
başlatılmış olan işler mevcut ihale şartnamelerine göre sonuçlandırılır.
(Değişik ikinci cümle: 26/2/2014-6527/24 md.) Ancak bu Kanunun üst
hakkı tesisine yönelik hükümleri ile 3 üncü maddesinin yedinci
fıkrası ve 4 üncü maddesinin dokuzuncu fıkrası, süreci devam eden
ihalelere ve sözleşmesi imzalanmış işlere de uygulanır.
(2) Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 3359 sayılı Kanunun
ek 7 nci maddesi çerçevesinde ihale süreci tamamlanmış olan veya devam eden
işlere ait şartnamelerdeki, yüklenici tarafından yapılacak sağlık yerleşkesinin
dışındaki taşınmazların ticari alan olarak işletilmek üzere yükleniciye
verilebileceğine dair hükümler uygulanmaz ve sağlık yerleşkesi dışındaki
taşınmazlar yükleniciye verilmez; ihale iş ve işlemleri ile yapılmış olan
sözleşmeler bu hükümler geçerli olmaksızın yürütülür.
(3) (Ek: 26/2/2014-6527/24 md.) Bu fıkranın yürürlüğe girdiği
tarihten önce 3359 sayılı Kanunun ek 7 nci maddesi çerçevesinde yapılan
ihalelere karşı açılan davalarda idari yargı mercilerince verilen kararların
gerekleri mevcut ihale dokümanında ve sözleşmelerde gerekli düzenlemeler
yapılarak yerine getirilir ve işler buna göre yürütülür.
(4) Bu Kanunun 10 uncu maddesinde öngörülen yönetmelik altı ay
içerisinde yürürlüğe konulur."
II- İLK İNCELEME
1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Serruh KALELİ,
Serdar ÖZGÜLDÜR, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Recep KÖMÜRCÜ, Burhan ÜSTÜN, Engin
YILDIRIM, Nuri NECİPOĞLU, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN,
Muammer TOPAL, Zühtü ARSLAN, M. Emin KUZ ve Hasan Tahsin GÖKCAN'ın
katılımlarıyla 14.5.2014 tarihinde yapılan ilk inceleme toplantısında, dosyada
eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine, yürürlüğü durdurma
talebinin ise esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına OYBİRLİĞİYLE karar
verilmiştir.
III- ESASIN İNCELENMESİ
2. Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Ümit DENİZ tarafından
hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, iptali istenilen kanun hükümleri,
dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer
yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A- Kanun'un 1. Maddesiyle Değiştirilen 6831 Sayılı Kanun'un 11.
Maddesinin Birinci Fıkrasının Üçüncü Cümlesinde Yer Alan ".otuz
gün içinde." İbaresi İle Dördüncü Cümlesinde Yer Alan "İlan
süresi geçtikten sonra." İbaresinin İncelenmesi
a- İptal Talebinin Gerekçesi
3. Dava dilekçesinde özetle, kuralda yapılan değişiklik ile orman
kadastro komisyonlarınca alınan kararlara ilişkin düzenlenen tutanak ve
haritalara karşı dava açma süresinin askı suretiyle ilanından itibaren altı ay
iken otuz güne düşürüldüğü ve bu süre içerisinde dava açılmayan kararlara
ilişkin harita ve tutanakların kesinleşmesinin öngörüldüğü, hukuksal
işlemlerin sonuç doğurması için muhatabına şahsen tebliğ edilmesi gerekirken
mülkiyet hakkına dayanan orman kadastrosuna ilişkin işlemlerin yüksek ve
engebeli koşullarda yaşayan ya da büyük şehirlere taşınmış kişilere şahsen
yapılacak tebliğ yerine ilanen tebliğ edilmesinin ve ilandan itibaren otuz gün
içerisinde dava açma zorunluluğu olmasının mülkiyet hakkının korunması
bakımından demokratik hukuk devletinin gerekleri arasında yer alan hukuki
güvenlik ilkesini ihlal ettiği gibi hak arama hürriyetine ve mahkemeye erişim
hakkına da engel teşkil ettiği, ayrıca ölçülülük ilkesiyle bağdaşmadığı,
bunların yanında hak arama hürriyetinin özünü ortadan kaldırdığı belirtilerek
dava konusu ibarelerin, Anayasa'nın 2., 13., 35. ve 36. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
b- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
4. 6831 sayılı Kanun'un 11. maddesi, Orman kadastro
komisyonlarınca alınan kararlara ilişkin düzenlenen tutanak ve haritaların askı
suretiyle otuz gün süre ile ilan edilmesini, bu ilanın ilgililere şahsen
yapılan tebliğ hükmünde olmasını, tutanak ve haritalara karşı itirazı olanların
askı tarihinden itibaren otuz gün içinde kadastro mahkemelerinde, kadastro
mahkemesi olmayan yerlerde ise kadastro davalarına bakmakla görevli
mahkemelerde dava açabilmelerini, söz konusu ilan süresi geçtikten sonra, dava
açılmayan kararlara ilişkin düzenlenen tutanak ve haritaların kesinleşmesini,
bu tutanak ve haritaların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten
sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak Hazine haricinde itiraz
olunamayacağını ve dava açılamayacağını, açılacak davalarda yer alacak
hasımları, haklarındaki tutanak ve haritaların kesinleşmeleri durumunda
ormanların tapuya kayıt ve tescillerini düzenlemektedir.
5. Maddede yer alan dava konusu "otuz gün"
ibaresi, orman kadastro komisyonların tarafından alınan kararlara ilişkin
düzenlenecek tutanak ve haritalara askıya çıkarılmalarından itibaren kadastro
mahkemelerinde veya kadastro mahkemelerinin olmaması durumunda kadastro
davalarına bakmakla görevli mahkemelere dava açma süresini, "İlan
süresi geçtikten sonra" ibaresi ise, otuz günlük ilan ve dolayısıyla
dava açma süresinin geçmesi ile birlikte dava açılmayan kararlara ilişkin
tutanak ve haritaların kesinleşmesini öngörmektedir.
6. Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve
işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek
sürdüren, Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün
kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.
7. Hukuk devletinin ön koşulları arasında hukuki güvenlik ilkesi
bulunmaktadır. Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki güvenlik
ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve
işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu
güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar.
8. Kadastro tutanak ve haritalarının kesinleşmesinden itibaren on
yıl içerisinde, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak dava açılabilirse
de on yıldan sonra bu nedenlere dayanarak itiraz edilemez ve dava açılamaz.
Belirtilen on yıllık süre dava konusu kurallar uyarınca; otuz günlük ilan
süresinin geçmesinden sonra haklarında dava açılmayan tutanak ve haritaların
kesinleşmesi ile başlayacaktır. Otuz günlük süre içerisinde dava açılması
durumunda tutanak ve haritalar kesinleşmeyecek, kesinleşme için açılan davanın
sonucu beklenecektir.
9. Yasama yetkisinin genelliği ilkesi uyarınca kanun
koyucunun Anayasa'ya aykırı olmamak kaydıyla her konuyu kanunla
düzenleyebileceği kuşkusuzdur. Dava konusu ibarelerle öngörülen dava açma
süresini belirleme yetkisi, Anayasa'da belirlenen kurallara bağlı kalmak
koşuluyla kanun koyucuya aittir.
10. Kanun'un genel gerekçesinden, düzenlemenin, Anayasa
Mahkemesinin 22.5.2012 tarihli ve E. 2012/108 K. 2013/64 sayılı kararı ile
verilen iptal hükmünün boşluğunun doldurulması ve 3402 sayılı Kadastro
Kanununun benzer hükümleri ile uyumluluk sağlanması amacıyla; içeriğinden
ise kadastro çalışmalarının hızlandırılarak, ivedi bir şekilde
sonuçlandırılması ve taşınmazların tapuya bağlanmasının, böylece hak
sahiplerinin haklarına bir an önce kavuşmalarının sağlanması dolayısıylakamu
yararı amacıyla yapıldığı sonucuna ulaşılmaktadır. Ne var ki, bir
düzenlemenin kamu yararına yönelik olarak yapılmış olması, onun Anayasa'ya
uygunluğu bakımından tek başına yeterli değildir. Temel hak ve hürriyetler
bakımından meşru amaçla getirilen sınırlamalar Anayasa'nın 13. maddesinde ifade
edilen kriterlere aykırı olamaz. Bu anlamda dava konusu kuralların da
Anayasa'nın 13. maddesine aykırılık taşımaması gerektiği açıktır.
11. Mülkiyet hakkı, kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve
kanunların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla, sahibi olduğu şeyi dilediği
gibi kullanma, ürünlerinden yararlanma ve tasarruf olanağı veren temel bir
haktır. Anayasa'nın 35. maddesinde, herkesin mülkiyet hakkına sahip olduğu
belirtildikten sonra, bu hakkın sadece kamu yararı amacıyla, kanunla
sınırlanabileceği, mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı
olamayacağı hükme bağlanmıştır. Mülkiyet hakkının sınırlandırılabilmesi için
belirtilen nedenlerden birinin varlığı yeterli olmayıp temel hak ve
hürriyetlerin sınırlandırılması rejimini belirleyen Anayasa'nın 13. maddesine
de uyulması gerekmektedir.
12. Anayasa'nın hak arama özgürlüğüne ilişkin 36. maddesiyle
güvence altına alınan dava yoluyla hak arama özgürlüğü ise bir temel hak
niteliği taşımasının ötesinde, diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken
şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili
güvencelerden birini oluşturmaktadır. Kişinin uğradığı bir haksızlığa veya
zarara karşı kendisini savunabilmesinin ya da maruz kaldığı haksız bir uygulama
veya işleme karşı haklılığını ileri sürüp kanıtlayabilmesinin, zararını
giderebilmesinin en etkili ve güvenceli yolu, yargı mercileri önünde dava
hakkını kullanabilmesidir. Kişilere yargı mercileri önünde dava hakkı tanınması
adil yargılamanın ön koşulunu oluşturur. Mahkemeye erişim hakkı, hukuki bir
uyuşmazlığın bu konuda karar verme yetkisine sahip bir mahkeme önüne
götürülmesi hakkını da kapsar.
13. Anayasa'nın 36. maddesinde, hak arama özgürlüğü için herhangi
bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte, bunun hiçbir şekilde
sınırlandırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Özel
sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı
sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca hakkı düzenleyen maddede
herhangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş olsa da, Anayasa'nın başka
maddelerinde yer alan kurallara dayanarak bu hakların sınırlandırılması da
mümkün olabilir. Dava açma hakkının kapsamına ve kullanım koşullarına ilişkin
bir kısım düzenlemelerin hak arama özgürlüğünün doğasından kaynaklanan
sınırları ortaya koyan ve hakkın norm alanını belirleyen kurallar olduğu
açıktır. Ancak, bu sınırlamalar Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan güvencelere
aykırı olamaz. Her temel hak ve özgürlüğün doğasından kaynaklanan
sınırları da bulunmaktadır.
14. Temel hak ve özgürlükler özlerine dokunulmaksızın yalnızca
Anayasa'da öngörülen sebeplerle ve ancak kanunla sınırlanabilir.
Dokunulamayacak "öz", her temel hak ve özgürlük açısından
farklılık göstermekle birlikte kanunla getirilen sınırlamanın hakkın özüne
dokunmadığının kabulü için temel hakların kullanılmasını ciddî surette
güçleştirip, amacına ulaşmasına engel olmaması ve etkisini ortadan kaldırıcı
bir nitelik taşımaması gerekir. Temel hak ve özgürlüklerin özlerine
dokunulmaksızın yapılan sınırlamalar yönünden ise bu sınırlamaların, demokratik
toplum düzeninin gerekleri ile ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı
belirtilmiştir.
15. Hak arama özgürlüğü demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez
unsurlarından biri olup tüm bireyler açısından mümkün olan en geniş şekilde
güvence altına alınmalıdır. Diğer taraftan, hukuki işlem ve kuralların sürekli
dava tehdidi altında bulunması hukuk devletinin unsurları olan hukuki istikrar
ve hukuki güvenlik ilkeleriyle bağdaşmaz. Bu nedenle hak arama özgürlüğü ile
hukuki istikrar ve hukuki güvenlik gerekleri arasında makul bir denge
gözetilmelidir.
16. Orman kadastro komisyonlarınca alınan kararlara ilişkin tutanak
ve haritaların kesinleşmesi ile gerek orman gerekse diğer vasıflardaki
taşınmazların sınırları belirlenmiş olacak ve tapu kütüğüne kayıt
edilebilecektir. Kesinleşme ne kadar erken olursa hak sahiplerinin haklarına
kavuşmalarının da o kadar hızlı olacağı kuşkusuzdur. Ayrıca sürenin uzamasının
tereddütler oluşmasına, işlemler kesinleşmediğinden sürekli itiraz
edilebileceğinden hukuki belirsizliklerin yaşanmasına, hak sahiplerinin
haklarına geç ulaşmalarına dolayısıyla da kamu hizmetinin aksamasına neden olacağı
açıktır. Kanun koyucu belirtilen olumsuzlukların yaşanmaması için kesinleşme
süresini otuz gün olarak öngörmüştür. Anılan süre sınırlamaları kamu düzeniyle
doğrudan ilgili olan kadastro işlemlerinin hızlandırılması ve düzenli bir tapu
sicilinin oluşturulması bakımından gereklidir. Dava konusu ibarelerle öngörülen
süreler, hak sahiplerinin haklarına bir an önce ulaşmalarını, belirsizlik
içerisinde kalmamalarını ve hukuki işlem ve kuralların sürekli dava tehdidi
altında kalmamalarını sağlayacağından hukuki istikrar ve hukuki güvenlik
ilkelerine dolayısıyla da hukuk devleti ilkesine aykırı olarak
değerlendirilemez.
17. Öte yandan belli bir hakkın mahkemede ileri sürülebilmesi ya
da hak arama hürriyeti kapsamında bir davanın açılabilmesi için öngörülecek
süreler hukuk güvenliği ilkesi gereği olup, adil yargılama hakkının ihlali
olarak değerlendirilemez. Dava ya da hukuki işlemler için tanınan süreler,
mahkemelerin zamanın geçmesi nedeniyle güvenilirliği kalmayan, eksik ya da
ulaşılması zor kanıtlara dayanarak uzak geçmişte meydana gelmiş olaylar
hakkında karar vermelerini istemekle oluşabilecek adaletsizliklerin önüne geçmek
ve hukuk güvenliğini sağlamak gibi önemli ve meşru amaçlara hizmet ederler.
Süre sınırlaması getiren bu müdahaleler, devletin takdir yetkisi içinde olup,
ulaşılmak istenen meşru amaçla orantılı oldukça ve hakkın özünü zedelemedikçe
Anayasa'da yer alan hak arama hürriyetini engellemiş sayılmazlar.
18. Dava konusu ibarelerin de yer aldığı 6831 sayılı Kanun'un 11.
maddesi uyarınca orman kadastro komisyonları tarafından alınan kararlara
ilişkin tutanak ve haritalar askı suretiyle otuz gün boyunca ilan edilirler. Bu
şekilde yapılan ilan ilgililere şahsen gerçekleştirilmiş tebligat hükmündedir.
İlan edilen bu tutanak ve haritalara karşı hak sahibi gerçek ya da tüzel kişi
tarafından askı tarihinden itibaren otuz gün içerisinde kadastro
mahkemelerinde, bu mahkemenin olmadığı yerlerde ise kadastro davalarına
bakmakla görevlendirilmiş mahkemelerde dava açılabilecektir. Otuz günlük ilan
süresi geçtikten sonra dava açılmayan kararlara ilişkin tutanak ve haritalar
kesinleşecektir. Kesinleşme tarihinden itibaren on yıl geçmesi ile artık Hazine
dışında kadastrodan önceki nedenlere dayanılarak itiraz edilemeyecek, dava
açılamayacaktır. Ayrıca düzenlemede tapulu ve tapusuz taşınmaz ayrımı da
bulunmamaktadır. Kadastrodan önceki nedenlere dayalı olarak açılacak davalarda
hak düşürücü süre on yıldır. Böylece kadastro komisyonlarınca alınan kararlara
ilişkin düzenlenen tutanak ve haritalarına karşı kadastrodan önceki nedenlere
dayalı olarak otuz günlük ilan süresi içerisinde dava açılmaz ise bu süre
geçtikten sonra tutanak ve haritaların kesinleşmesinden itibaren on yıl içinde
de aynı nedenlere dayanılarak dava açılabilecektir.
19. Kadastro çalışmalarının hızlanmasını ve bir an önce sonuca
bağlanmasını sağlamak gibi kamu yararı taşıyan meşru bir amaçla ilan ve buna
bağlı olarak dava açma sürelerinin sınırlanması ulaşılmak istenilen amaca
gerçekleştirmek için hem gerekli hem de elverişlidir. Kaldı ki kadastro
mahkemelerinde açılacak davalar için otuz gün, genel yetkili mahkemelerde on
yıl içerisinde dava açma zorunluluğu mahkemeye ulaşmayı aşırı derecede
zorlaştıracak ya da imkânsız hale getirecek kadar da kısa değildir. Bu nedenle
hak sahiplerinin dava açma haklarını kullanabilmeleri bakımından ölçülü ve bir
an önce haklarına kavuşmasını ve uzun süre dava tehdidi altında kalmasını
önlemeye, bu kişilerin haklarının ve hukuki güvenliklerinin korunmasını
sağlamaya elverişlidir. Bunun yanında ilan süresi geçtikten sonra kesinleşen
tutanak ve haritalara karşı hak sahiplerinin kadastrodan önceki hukuki
sebeplere dayanarak dava açma hakkını tamamen ortadan kaldırmadığı gibi on yıl
gibi makul ve uzun bir süreye bağlamaktadır. Bu nedenle dava konusu ibarelerin,
kişilerin mülkiyet haklarının sona ermesine ya da ölçüsüz bir şekilde
sınırlandırılmasına sebebiyet verdiği, bireyin hakları ile kamu yararı arasında
açık bir dengesizlik yarattığı ve ulaşılmak istenen meşru amaç ile de orantılı
olmadığından söz edilemeyeceği gibi hak arama ve mahkemeye erişim haklarının
özüne dokunacak boyutta bir sınırlandırma, temel hakkın kullanımını ortadan
kaldıran ya da güçleştiren, demokratik toplum düzeninin gerekleriyle çelişen ve
ölçülü olmayan bir müdahale içerdiği de söylenemez. Dolayısıyla belirtilen
ibarelerin hak arama hürriyetine, mahkemeye erişim hakkına ve mülkiyet hakkına
aykırı bir yönü bulunmamaktadır.
20. Açıklanan nedenlerle kurallar, Anayasa'nın 2., 13., 35.
ve 36. maddelerine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.
B- Kanun'un 3. Maddesiyle 6831 Sayılı Kanun'un Ek 9. Maddesine
Eklenen Beşinci Fıkranın İkinci Cümlesinde Yer Alan "...bu
tesislerden herhangi bir bedel alınmaz." İbaresinin İncelenmesi
a- İptal Talebinin Gerekçesi
21. Dava dilekçesinde özetle, orman sayılan alanlarda
üniversitelerin eğitim ve araştırma tesisleri ile öğrenci yurdu yapılmak üzere
verilen izinlerde ağaçlandırma bedeli, ağaçlandırma ve erozyon kontrolü geliri,
arazi izin bedelinden bir ya da bir kaçının alındığı halde erişme kontrollü
karayollarının (otoyolların) karayolu sınır çizgisi içinde yapılan veya
yapılacak olan ticari amaçlı otel, motel, lokanta, akaryakıt istasyonu ve diğer
tesisler yapımı ve işletmesi için verilen izinlerden bu bedellerin hiç birinin
dava konusu kural uyarınca alınmayacağı, kanun koyucunun hukuki düzenlemelerde
kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet
ve kamu yararı ölçütlerini göz önünde tutarak kullanması gerektiği, bazı
tesislerden herhangi bir bedel alınmamasının kamu yararıyla bağdaşmamasının
yanında adalet ve hakkaniyete de uygun düşmediği, bunun yanında Anayasa'nın
Devlete verdiği ormanların korunması ve orman sahalarının genişletilmesi görevi
verilmesine rağmen herhangi bir bedel alınmamasının mali kaynak yokluğu
nedeniyle muadil ormanlık alanın yetiştirilememesi ve dolayısıyla orman
alanlarının daralmasıyla sonuçlanacağı, kar amaçlı tesisler için izne konu
alanın Devlet bütçesinin kaynaklarıyla oluşturulmasının da adalet ve
hakkaniyetle bağdaşmayacağı belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 5. ve 169.
maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
b- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
22. Kanun'un ek 9. maddesi, Devlet ormanlarına yapılacak
tesisleri, bu tesisler için bedel alınıp alınmamasını, tesisleri yapabilecek
kurum ve kuruluşları, köye ve bağlı yerleşim birimlerine yönelik yapılabilecek
tesisleri, bu ormanlara bina ve tesislerin özel ve hükmi şahsiyeti haiz amme
müesseselerine ait ormanlarda yapılmak istenmesi hâlinde izin verecek kurumu,
erişme kontrolü uygulanan karayollarındaki tesisler ile demiryolu, otoyol,
Devlet ve il yolları ile su isale hatlarının yapımında zorunlu olarak ortaya
çıkan kazı fazlası malzemenin depolanacağı alanları düzenlemektedir.
23. Maddenin beşinci fıkrası ise, Devlet ormanlarında, erişme
kontrolü uygulanan karayollarındaki ulaştırma yapıları ve müştemilatı olan
hizmet tesisleri ile bakım işletme tesislerine karayolu sınır çizgisi
içerisinde kalması şartıyla izin verilmesini, Devlet idareleri ile kamu kurum
ve kuruluşlarınca yapılan, işletilen, işlettirilen veya yap-işlet-devret modeli
esas alınarak yaptırılan ve işlettirilen bu tesislerden herhangi bir bedel
alınmamasını öngörmekte olup ".bu tesislerden herhangi bir bedel
alınmaz." ibaresi dava konusu kuralı oluşturmaktadır.
24. Hukuk devleti ilkesinin gereklerinden biri kanunların kamu
yararı amacını gerçekleştirmek üzere çıkarılmasıdır. Ayrıca bir kanun hükmünün
ülke gereksinimlerine uygun olup olmadığı ve hangi araç ve yöntemlerle kamu
yararının sağlanabileceği bir siyasî tercih sorunu olarak kanun koyucunun
takdirinde olduğundan, bu kapsamda kamu yararı değerlendirmesi yapmak anayasa
yargısıyla bağdaşmaz. Bununla birlikte kamu otoritelerinin hak, yetki, görev ve
sorumluluklarının ne şekilde düzenleneceği de kanun koyucunun takdirindedir.
Kanun koyucu bu takdir hakkını anayasal ilkelere aykırı olmamak üzere istediği
gibi kullanabilecektir.
25. Anayasa'nın 5. maddesinde, "Devletin temel amaç ve
görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin
bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun
refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini,
sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan
siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî
varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır."
denilmektedir. Buna göre, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu
sağlamak Devletin temel amaç ve görevlerindendir.
26. Anayasanın 169. maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü
fıkralarında "Devlet, ormanların korunması ve sahalarının
genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan
ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve
hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir. Devlet
ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe
yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu
yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz. Ormanlara zarar
verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip
edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için
genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak
amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz." denilmektedir.
27. Anayasa'nın 169. maddesinin birinci fıkrasında, ormanların
korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli yasaların çıkarılması
görevi Devlete verilmiştir. Keza, maddenin üçüncü fıkrasında, ormanlara zarar
verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemeyeceğine dair hüküm yer
almaktadır. Ayrıca 169. maddenin ikinci fıkrasında, kamu yararının bulunması
halinde Devlet ormanlarının irtifak hakkına konu olabileceği belirtilmektedir.
Buna göre, Devlet ormanlarının irtifak hakkına konu olması için kamu yararının
bulunması mutlaktır. Anayasa'da bu konuyla ilgili olarak başkaca bir sınırlama
veya düzenleme bulunmamaktadır. Anayasa, Devlet ormanları üzerinde özel
mülkiyete izin vermemekte, sadece, kamu yararının bulunması halinde irtifak
hakkı tesis edilmesine olanak tanımaktadır. Önemli olan husus, bu hizmetlere
ilişkin bina ve tesislerin Devlet ormanları üzerinde bulunması veya
yapılmasındaki kamu yararının orman arazisinin bu hizmetlere tahsisini zorunlu
hale getirmesidir. Bu çerçevede, kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde erişme
kontrolü uygulanan karayolu ve bu karayolu için gerekli bina ve tesislerin
yapımı için de Devlet ormanları üzerinde irtifak hakkı tesis edilebileceği
kuşkusuzdur. Bu bağlamda ek 9. maddenin beşinci fıkrası ile erişme
kontrolü uygulanan yol yapımı için gereken ulaştırma yapılarına, bunların
müştemilatı olan hizmet tesisleri ile bakım işletme tesislerinin yapılmasına
izin verilmiştir. Kuralda öngörülen tesislerin yapılmasının erişme kontrolü
uygulanan yollar açısından zorunluluk taşıdığı belirgindir. Bunun yanında,
Devlet ormanlarında, erişme kontrolü uygulanan karayollarının karayolu sınır
çizgisi içinde kalan ve Devlet idareleri ile kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılan,
işletilen, işlettirilen veya yap-işlet-devret modeli esas alınarak yaptırılan
ve işlettirilen tesislerden bedel alınmaması öngörülmektedir. Devlet idareleri
ile kamu kurum ve kuruluşlarının yapacağı erişme kontrolü uygulanan
karayollarının karayolu sınır çizgisi içinde yer alan yapı ve tesislere izin
verilmesi sonucu bedel alınıp alınmaması konusu Anayasal sınırlar içinde kanun
koyucunun takdirindedir. Bu nedenle kuralın Anayasa'nın 2. maddesine aykırı
yönü bulunmamaktadır.
28. Öte yandan söz konusu yapı ve tesisler, 6001 sayılı
Karayolları Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun'un 2.
maddesinin (1) numaralı fıkrasının (j) bendine göre kamulaştırılmış, kamuya
terk veya tahsis edilmiş karayolunda mülk ile olan sınır çizgisini; diğer karayollarında,
yarmada şevden sonra hendek varsa hendek dış kenarı, hendek yoksa şev üstü
kenarı, dolguda şev etek çizgisini; yaya yolu ile ayrılmış karayolunda yaya
yolunun mülkle birleştiği çizgiyi ifade eden ve daha önce sınırları belirlenen
ve orman alanı ile arasında engel olan karayolu sınır çizgisi içerisinde
bulunacak, diğer anlatımla daha önce izin verilen mevcut sınırın ötesinde orman
alanına yeni bir müdahaleye neden olmayacaktır. Dolayısıyla ormanlık alanların
korunmasına ya da genişlemesine engel olmayacak düzenlemenin Anayasa'nın 5. ve
169. maddelerine de aykırı olduğu söylenemez.
29. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa'nın 2., 5. ve 169.
maddelerine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.
30. Engin YILDIRIM, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh KALELİ ile Osman
Alifeyyaz PAKSÜT bu görüşe katılmamışlardır.
C- Kanun'un 8. Maddesiyle 2886 Sayılı Kanun'un 84. Maddesine
Eklenen Dördüncü Fıkra ile Kanun'un 9. Maddesi ile 2886 Sayılı Kanun'a Eklenen
Geçici 4. Maddenin İncelenmesi
a- İptal Taleplerinin Gerekçeleri
31. Dava dilekçesinde özetle, şube kavramının tanımının 6102
sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda yapılmayarak öğreti ve yargı içtihatlarına
bırakıldığı, Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre üçüncü kişilerle merkez
adına hukuki işlemler yapabilmenin şube olmak için yeterli olduğu, şubenin ve
şube personelinin yaptığı hukuki işlemlerden merkezin de sorumlu olduğu, şube
personelinin şahsi kusurunun bu sorumluluğu ortadan kaldırmadığı, ticari vekil,
ticari temsilci (mümessil) gibi yetkili temsilcilerin temsil ettikleri tüzel
kişi adına üçüncü kişilerle yaptıkları hukuki işlemlerden ve şahsi
kusurlarından kaynaklanan fiil ve davranışlarından tüzel kişinin de sorumlu
olduğu halde Kanun'un 84. maddesine eklenen dördüncü fıkra ile idarelerin
belirsiz gerekçelerle haklarında ihaleye katılmaktan yasaklama kararı vermesi
gereken tüzel kişiler hakkında ihale bedelinin üç katı tutarındaki tazminatın
peşin olarak ödenmesi koşuluyla ihaleden yasaklama kararı vermemesinin
kurallaştırıldığı, ayrıca Kanun'a eklenen geçici 4. maddeyle bu kuralın geçmişe
de uygulanmasının öngörüldüğü, böylece kurallarla hukuk devletinin temel
ilkelerinden olan hukuki belirlilik ve yasamanın genelliği ilkelerinin de ihlal
edildiği, bununla birlikte dava konusu kuralların sadece Türkiye genelinde
faaliyet gösteren tüzel kişiler için getirilerek diğer gerçek ya da tüzel
kişilerin kapsam dışında tutulmasının eşitlik ilkesine uygun olmadığı
belirtilerek kuralların, Anayasa'nın 2. ve 10. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
b- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
32. Kanun'un 84. maddesinde, idarelerce ihalelere katılmaktan
geçici yasaklamaya ilişkin hükümler düzenlenmiştir. Kanun'un 84. maddesinin
birinci fıkrasında, 83. madde öngörülen ihale işlemlerinin hazırlanması,
yürütülmesi ve sonuçlandırılması sırasında; hile, desise, vait, tehdit, nüfuz
kullanma ve çıkar sağlama suretiyle veya başka yollarla ihaleye ilişkin
işlemlere fesat karıştırmak veya buna teşebbüs etmek, açık teklif ve pazarlık
usulü ile yapılan ihalelerde isteklileri tereddüde düşürecek veya rağbeti
kıracak söz söylemek ve istekliler arasında anlaşmaya çağrıyı ima edecek işaret
ve davranışlarda bulunmak veya ihalenin doğruluğunu bozacak biçimde görüşme ve
tartışma yapmak, ihale işlemlerinde sahte belge veya sahte teminat kullanmak
veya kullanmaya teşebbüs etmek, taahhüdünü kötü niyetle yerine getirmemek,
taahhüdünü yerine getirirken idareye zarar verecek işler yapmak veya işin
yapılması veya teslimi sırasında hileli malzeme, araç veya usuller kullanmak olarak
ifade edilen yasak fiil ve davranışların ihale safhasında vaki olmuşsa bu fiil
ve davranışları gerçekleştirenlerin idarelerce o ihaleye iştirak
ettirilmemeleri ve fiil veya davranışlarının özelliğine göre ihaleyi yapan
bakanlık veya ilgili bakanlık tarafından, haklarında bir yıla kadar bütün
ihalelere katılmaktan yasaklama kararı verilmesi, ikinci fıkrasında, yasaklama
kararının haklarında yasaklama kararı verilenlerin sermayesinin çoğunluğuna
sahip oldukları tüzel kişilere de uygulanması, üçüncü fıkrasında, ihalenin
yapılmasından sonra usulüne göre sözleşme yapmayanlar, sözleşme yapılmasına
rağmen taahhüdünden vazgeçenler ile mücbir sebep dışında taahhüdünü sözleşme ve
şartname hükümlerine göre yerine getirmeyenler hakkında yasaklama kararı
uygulanması hükmedilmektedir.
33. Kanun'un 84. maddesinin dava konusu dördüncü fıkrasında aynı
Kanun'un 83. maddesinde belirtilen fiil ve davranışlarda bulunanların dışında
Türkiye genelinde faaliyet gösteren tüzel kişilerin şube personeli, vekil,
mümessil gibi yetkili temsilcilerinin şahsi kusurlarından kaynaklanan ve 83.
maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen fiil ve davranışları sebebiyle haklarında
ihalelere katılmaktan yasaklama kararı verilmesi gerektiği tespit edilenlere,
verilecek bir ay içerisinde ihale bedelinin üç katı tazminatı peşin ödemeleri
durumunda haklarında yasaklama kararı verilmemesi öngörülmektedir.
34. Kanun'un dava konusu geçici 4. maddesinde ise, bu maddenin
yürürlüğe girdiği tarihten önce haklarında 84. maddenin üçüncü fıkrası uyarınca
yasaklama kararı verilebilecekken henüz verilmemiş olanlar hakkında da 84.
maddenin dördüncü fıkrasının uygulanacağı belirtilmektedir.
35. Hukuk devletinde, ceza hukukuna ilişkin düzenlemelerde olduğu
gibi idari yaptırımlar açısından da Anayasa'ya ve ceza hukukunun temel
ilkelerine bağlı kalmak koşuluyla hangi eylemlerin kabahat sayılacağı, bunlara
uygulanacak yaptırımın türü ve ölçüsü gibi konularda kanun koyucu takdir
yetkisine sahip olmakla birlikte, bu yetkisini kullanırken kabahat ve yaptırım
arasındaki adil dengenin korunmasını da dikkate almak zorundadır. Ancak sadece
kabahatin konusunu esas alarak ve benzer eylemler için öngörülen yaptırım
miktarlarını kıyaslayarak haksızlık ve yaptırım arasında adil denge bulunup
bulunmadığı konusunda bir karar vermek sorunu tek yönlü ya da eksik olarak ele
almak anlamına gelir. Haksızlığa konu eylem ile yaptırım arasında adalete uygun
bir oranın bulunup bulunmadığının saptanmasında benzer bir fiil için konulmuş
yaptırım ile yapılacak bir kıyaslamanın değil, o fiilin yarattığı etkinin ve
sonuçlarının dikkate alınması gerekir.
36. Zaman içinde toplum gereksinimlerinin değişmesi yeni
ihtiyaçlara uygun önlemlerin alınmasını, var olanların güçlendirilmesini,
geliştirilmesini ya da gereksiz olanların kaldırılmasını zorunlu kıldığından,
izlenen suç ve ceza politikasına uygun olarak gerekli yasal önlemleri almak
kanun koyucunun görevidir. Hukuk devletinde, ülkenin sosyal, kültürel yapısı,
etik değerleri ve ekonomik hayatın gerekleri dikkate alınarak ceza siyasetini,
idari yaptırımları, kamu düzeninin sağlanması için alınacak idari önlemleri
belirleme yetkisi de kanun koyucuya aittir. Kanun koyucu, kendisine tanınan
takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet ve kamu yararı
ölçütlerini göz önünde tutarak çeşitli düzenlemeler yapabilir.
37. Dava konusu kuralların gerekçelerinde, Türkiye genelinde
faaliyet gösteren ve bir çok il ve ilçede çok sayıda şubesi olan bazı
bankaların para çekme makineleri (ATM) ile bazı telekomünikasyon şirketleri,
GSM operatörleri ve medya kuruluşlarının baz istasyonları, radyo ve televizyon
vericileri için kullanılmak üzere ihtiyaç duyulan başta Hazineye ait olanlar
olmak üzere diğer kamu idarelerinin mülkiyetinde bulunan taşınmazlar hakkında,
2886 sayılı Devlet İhale Kanunu hükümleri uyarınca yapılan kiralama ihaleleri
sonucunda kiralama işlemi yapıldığı, Türkiye genelinde faaliyet gösteren bu
tüzel kişilerin sadece bir il veya ilçede faaliyette bulunan şubelerinin veya
temsilciliklerinin şahsi kusurlarından kaynaklanan ve yasaklamayı gerektiren
fiil ve davranışlarından dolayı haklarında bir yıla kadar bütün ihalelere
katılmaktan yasaklanma kararı verilmesinin kamu hizmeti niteliği de olan
faaliyetlerinde önemli ölçüde aksamalara, az sayıda tüzel kişiliğin faaliyette
bulunduğu sektörlerde rekabetin engellenmesine ve vatandaşların hizmet alma
kalitesinin olumsuz yönde etkilenmesine neden olduğu belirtilmektedir. Bu bağlamda
kamu ihalelerinde serbest rekabet ortamının sağlanması, toplumsal ihtiyaçların
gecikmeksizin ivedi bir şekilde giderilmesi, bu yapılırken de kamusal
kaynakların en etkili ve verimli biçimde kullanılması, kamu hizmeti niteliği de
olan faaliyetlerinde önemli ölçüde aksamalar olmaması, az sayıda tüzel kişinin
faaliyette bulunduğu sektörlerde rekabetin engellenmemesi ve vatandaşların
hizmet alma kalitesinin olumsuz yönde etkilenmemesi ve kamu zararının önlenmesi
için öngörülen kurallarla ihaleye katılmaktan yasaklamanın kapsamının,
süresinin ve bu yaptırımdan ne şartlarla vazgeçilebileceğinin belirlenmesinin
kanun koyucunun takdirinde olduğu açıktır.
38. Anayasa'nın 2. maddesinde düzenlenen hukuk devletinin temel
ilkelerinden biri de "belirlilik"tir. Belirlilik ilkesi ise
yalnızca yasal belirliliği değil, daha geniş anlamda hukuki belirliliği ifade
etmektedir. Yasal düzenlemeye dayanarak erişilebilir, bilinebilir ve
öngörülebilir gibi niteliksel gereklilikleri karşılaması koşuluyla, mahkeme
içtihatları ve yürütmenin düzenleyici işlemleri ile de hukuki belirlilik
sağlanabilir. Hukuki belirlilik ilkesinde
asıl olan, bir hukuk normunun uygulanmasıyla ortaya çıkacak sonuçların o hukuk
düzeninde öngörülebilir olmasıdır.
39. Dava konusu kuralda, ihaleden yasaklama kararı verilmeyecek
haller ve bunun şartları açık, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olarak
belirlenmiştir. Kanun koyucu, ihaleden yasaklama kararı verilmemesinin
koşullarını ve kuralın içeriğinin çerçevesini belirlemiştir. Yasaklama
kararının verilmemesinin şartları şunlardır:
1- Aynı Kanun'un 83. maddesinde yer alan fiil ve davranışlarda
bulunulmaması,
2- Türkiye genelinde faaliyet gösteren tüzel kişi olunması,
3- Tüzel kişilerden şube personeli, vekil, mümessil gibi yetkili
temsilcilerin şahsi kusurlarından dolayı 84. maddenin üçüncü fıkrasındaki
belirtilen fiil ve davranışların gerçekleşmesi,
4- Verilecek bir aylık süre içerisinde ihale bedelinin üç katı
tutarında tazminatın peşin ödenmesi.
40. Bunun yanında kuralda geçen şube personeli, vekil, mümessil ya
da şahsi kusur gibi bazı kavramlar diğer kanunlara, genel hükümlere, yargı
kararlarına ve öğretiye göre belirlenebilir niteliktedir. Kaldı ki bu
kavramların kanun koyucu tarafından önceden tek tek tanımlanarak kanun metninde
ifade edilmesi olanaksızdır. Bunun yanında kuralın muhataplarının mevcut
şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini
öngörmelerini mümkündür. Dolayısıyla belirtilen kavramları içermesi nedeniyle
dava konusu kuralların da öngörülemez ya da
belirsiz olduğundan söz edilemez.
41. Dava konusu kural ile ihaleden yasaklamaya neden olacak fiil
veya davranış nedeniyle doğabilecek kamu zararının ihale bedelinin üç katı
tazminat alınması suretiyle karşılanmasını öngörmüştür. Böylece kanun koyucu,
bir yandan ihaleden yasaklamaya neden olabilecek fiil ve davranışların
önlenmesi için yaptırım öngörürken diğer taraftan da belirli şartları taşımak
ve muhtemel kamu zararını tazminatla karşılamak koşuluyla yasaklama yaptırımı
uygulanmamasını hükme bağlamıştır. Böylelikle kanun koyucu kurallarda
belirlenen şartları yerine getiren kişiler açısından yaptırım uygulama
yetkisinden feragat etmiştir. Dolayısıyla kanun koyucunun takdir yetkisine
dayanarak kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla düzenlediği kuralın hukuk
devleti ilkesiyle bağdaşmayan bir yönü bulunmamaktadır.
42. Dava konusu geçici 4. madde ile maddenin yürürlüğe girdiği
tarihte 83. maddede belirtilenler dışında 84. maddenin üçüncü fıkrasında yer
alan fiil ve davranışları gerçekleştirenlere bu fıkra uyarınca henüz yasaklama
kararı verilmemiş ise, 84. maddenin dördüncü fıkrasının onların hakkında da
uygulanması hükmedilmektedir. Böylece 84. maddenin dördüncü fıkrası geçmiş
dönemlere de uygulanabilecektir. İhaleye katılmaktan yasaklamanın kapsamının,
süresinin ve bu yaptırımdan ne şartlarla vazgeçilebileceğinin belirlenmesinin
kanun koyucunun takdirinde ise henüz uygulanmamış bu yasaklamadan belirli
koşullarla vazgeçmek de kanun koyucunun takdirindedir. Kanun koyucunun
belirtilen takdir hakkı kapsamında ihaleden yasaklama yaptırımının kapsamını
daraltması mümkün olduğu gibi koşulları ve çerçevesi önceden belirlenmek
şartıyla ihaleye katılmaktan yasaklama kararından da vazgeçebileceği açıktır.
Dolayısıyla dava konusu kural hukuk devleti ilkesine aykırılık
oluşturmaz.
43. Öte yandan Anayasa'nın 10. maddesinde öngörülen "kanun
önünde eşitlik" ilkesi, hukuksal durumları aynı olanlar için söz
konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik
ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işleme
bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını
önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı
kurallar uygulanarak kanun karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır.
Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı
anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için
değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı,
ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa'da öngörülen
eşitlik ilkesi zedelenmez.
44. Dava konusu kurallar kamu ihalelerine katılmaktan yasaklamanın
belirli şartların gerçekleşmesi durumunda uygulanmamasını öngörmektedir.
Haklarında ihaleden yasaklama kararı uygulananlar ya da uygulanması ihtimali
bulunanlar ile diğer isteklilerin aynı konumda oldukları kabul
edilemeyeceğinden aralarında eşitlik karşılaştırması yapılmasına olanak
bulunmamaktadır. Bununla birlikte Türkiye genelinde faaliyet gösteren tüzel
kişilerle yerel faaliyet gösteren diğer gerçek ya da tüzel kişilerin hukuksal
durumları aynı değildir. Bu nedenlerle, farklı konumlardaki kişilere farklı
yaptırımlar belirlemek ya da yaptırımların uygulanma koşullarını değiştirmek
kanun koyucunun takdirinde olup eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz.
45. Açıklanan nedenlerle kurallar, Anayasa'nın 2. ve 10.
maddelerine aykırı değildir. İptal taleplerinin reddi gerekir.
D- Kanun'un 17. Maddesiyle 5651 sayılı Kanun'un 8. Maddesine
Eklenen (15) Numaralı Fıkranın İncelenmesi
a- İptal Talebinin Gerekçesi
46. Dava dilekçesinde özetle, düzenlenme nedenine ilişkin gerekçe
bulunmayan kuralın saklı gerekçesinin erişimin engellenmesi kararının Hâkimler
ve Savcılar Yüksek Kurulunun yapısında ve işleyişinde yapılan son düzenlemeler
ile Adalet Bakanlığına dolayısıyla yürütme organına yakın hâkimlerin vermesini
sağlamak olduğu, düzenleme ile taraflı bir yargı yaratılmak istenildiği,
tarafsız ve bağımsız olması gereken yargı organına gölge düşürüldüğü, böylesi
bir düzenlemenin mahkemelerin bağımsızlığı ve bağımsız yargı ilkeleri ile
bağdaşmadığı, hakimlik teminatına ve kanunî hâkim güvencesine aykırılık teşkil
ettiği, bu ilkeleri ihlal eden düzenlemenin kuvvetler ayrığı ilkesini de ihlal
etmesinin kaçınılmaz olduğu, kural ile yeni özel yetkili mahkemeler ihdas
edildiği, bu durumun yürütme ve yasama organının yargılama faaliyetlerine
müdahalesini önlemeye yarayan tabii (kanuni, olağan) hâkim ilkesiyle çeliştiği,
yürütme ve hatta yasama organının yargılama faaliyetine müdahalesine neden
olacak ve bu haliyle sulh ceza mahkemelerinin çalışma ve karar verme yöntemine
açık bir müdahale niteliği taşıyan düzenlemenin diğer ilkelerin yanında hukuk
devleti ilkesini de ihlal ettiği belirtilerek kuralın Anayasa'nın Başlangıç
kısmı ile 2., 37., 138. ve 140. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
b- Kuralın Anlam ve Kapsamı
47. 5651 sayılı Kanun'un 8. maddesi, erişimin engellenmesi kararı
verilebilecek suçları, kimlerin karar verebileceğini, bu kararın usul ve
esaslarını, kararlara itirazı, verilen kararların yerine getirilmesi
usullerini, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) tarafından
erişimin engellenmesi kararı verilebilecek hâlleri, engelleme kararının
kaldırılmasını, erişimin engellenmesi kararını yerine getirmeyenlere
uygulanacak yaptırımları ve bu yaptırımlara karşı başvurulabilecek kanun
yollarını, erişimin engellenmesine ilişkin kararları vermeye yetkili
mahkemelerin belirlenmesi usulünü düzenlemektedir.
48. 5651 sayılı Kanun'un (1) numaralı fıkrası uyarınca, internet
ortamında gerçekleştirilen ve içeriği aynı fıkranın bentlerinde belirtilen
suçları oluşturduğu konusunda yeterli şüphe olan eylemlerde erişimin
engellenmesi kararı verilebilecektir. Aynı maddenin (2) numaralı fıkrasına göre
erişimin engellenmesi kararı soruşturma evresinde hâkim, kovuşturma evresinde
mahkeme tarafından verilebilir. Ancak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde
yirmi dört saat içerisinde hâkim onayına sunulmak üzere Cumhuriyet savcısı
tarafından da karar verilebilmektedir. Cumhuriyet savcısı kararını yirmi dört
saat içerisinde hâkim onayına sunar, hâkim kararını yirmi dört saat içerisinde
verir. Kararın onaylanmaması durumunda tedbir Cumhuriyet savcısı tarafından
derhal kaldırılır. Bunun yanında (4) numaralı fıkra uyarınca erişimin
engellenmesi kararı birinci fıkranın (a) bendinin (2), (5) ve (6) numaralı alt
bentlerinde yazılı olan çocukların cinsel istismarı, müstehcenlik ve fuhuş
suçlarında Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından da verilebilir.
İlgili suçtan dolayı kovuşturmaya yer olmadığı ya da beraat kararı verilmesi
durumunda karar kendiliğinden hükümsüz hale gelecektir.
49. 5651 sayılı Kanun'un 9. maddesinin (1) numaralı fıkrası
uyarınca internet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının
ihlal edildiğini iddia eden gerçek ve tüzel kişiler ile kurum ve kuruluşlar,
içerik sağlayıcısına, buna ulaşamaması hâlinde yer sağlayıcısına başvurarak
uyarı yöntemi ile içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebileceği gibi doğrudan
sulh ceza hâkimine başvurarak da erişimin engellenmesini isteyebilirler. Bu
talebin yirmi dört saat içerisinde değerlendirilmesi gerekir. İnternet
ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini
iddia edenlerin talebi ile hâkim erişimin engellenmesi kararı verebilir. Hâkim
yapılan başvuruyu yirmi dört saat içerisinde karara bağlamalıdır. Bu karara
karşı CMK hükümleri uyarınca itiraz edilmesi mümkündür. Karara konu içerik
yayından kaldırılır ise karar kendiliğinden hükümsüz kalacaktır. Erişim
sağlayıcı kendisine gönderilen kararı derhal, en geç dört saat içerisinde
yerine getirmelidir. Kararın yerine getirilmemesi halinde sorumlu kişi hakkında
adli para cezası uygulanacaktır.
50. Kanun'un 9/A maddesi uyarınca internet ortamında yapılan yayın
içeriği nedeniyle özel hayatının gizliliğinin ihlal edildiğini iddia eden
kişilerin başvurusu üzerine Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından
erişimin engellenmesi tedbiri uygulanabilir. Bunun yanında aynı maddesinin (5)
numaralı fıkrasına göre (1) numaralı fıkra uyarınca erişimin engellenmesini
Telekomünikasyon İletişim Başkanlığından talep eden kişiler, internet ortamında
yapılan yayın içeriği nedeniyle özel hayatın gizliliğinin ihlal edildiğinden
bahisle erişimin engellenmesi talebini talepte bulunduğu saatten itibaren yirmi
dört saat içinde sulh ceza hâkiminin kararına sunarlar. Bunun yanında aynı
maddenin (8) numaralı fıkrası uyarınca özel hayatın gizliliğinin ihlaline bağlı
olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde doğrudan Başkanın emri üzerine
Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı tarafından erişimin engellenmesi kararı
(9) numaralı fıkraya göre yirmi dört saat içerisinde sulh ceza hâkiminin
onayına sunulması gerekmektedir.
51. Kanun'un 8. maddesinin dava konusu (15) numaralı fıkrasında,
8. maddeye göre soruşturma aşamasında verilen hâkim kararı ile 9. ve 9/A
maddesine göre verilen hâkim kararının birden fazla sulh ceza mahkemesi bulunan
yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenen sulh ceza
mahkemeleri tarafından verilmesi öngörülmektedir.
c- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
52. 6216 sayılı Anayasa Mahkemesi'nin Kuruluşu ve Yargılama
Usulleri Hakkında Kanun'un 43. maddesi uyarınca, kural ilgisi nedeniyle
Anayasa'nın 142. maddesi yönünden de incelenmiştir.
53. Hukuk devletinde, ceza yargılamasına ilişkin kurallar, ceza
hukukunun ana ilkeleri ile Anayasa'nın konuya ilişkin kuralları başta olmak
üzere, ülkenin sosyal, kültürel yapısı, etik değerleri ve ekonomik hayatın
gereksinmeleri göz önüne alınarak saptanacak ceza siyasetine göre belirlenir.
Kanun koyucu, ceza yargılamasına ilişkin kuralları belirleme ve bu çerçevede
mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi, yargılama usulleri ve
yapısı hakkında Anayasa kurallarına bağlı olmak koşuluyla ihtiyaç duyduğu
düzenlemeyi yapma yetkisine sahiptir. Nitekim Anayasa'nın 142. maddesinde,
"Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama
usulleri kanunla düzenlenir." denilmiştir.
54. Dava dilekçesinde Kanun'un farklı gerekçelerle çıkarıldığı
iddiası anayasallık denetimi açısından sınırlı bir işleve sahiptir. Anayasa'nın
açıkça amaç öngörmediği durumlarda Anayasa'nın 2. maddesindeki "hukuk
devleti" ilkesi gereğince, yasama işlemlerinin kişisel yararları değil
kamu yararını gerçekleştirmek amacıyla yapılması zorunludur. Kurala ilişkin
yasama belgelerinin incelenmesinden ve kuralın objektif anlamından kanunun kamu
yararı dışında bir amaç güttüğüne dair bir sonuca ulaşılamamaktadır. Bununla
birlikte kanun koyucunun mahkemelerin görev, yetki ve yargılama usullerini
belirleme yetkisi kapsamında, erişimin engellenmesi kararını vermek üzere
birden fazla sulh ceza mahkemesi olan yerlerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulu tarafından belirlenmesini öngörmesi takdir yetkisi kapsamındadır.
Dolayısıyla dava konusu kuralda hukuk devleti ilkesiyle çelişen bir yön
bulunmamaktadır.
55. Anayasa'nın 37. maddesinde, "Hiç kimse kanunen tâbi
olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz. Bir kimseyi kanunen tâbi
olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı
yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz." denilmektedir.
56. Anayasa'nın 138. maddesinin birinci fıkrasında, hâkimlerin
görevlerinde bağımsız oldukları ve Anayasa'ya, kanuna ve hukuka uygun olarak
vicdanî kanaatlerine göre hüküm verecekleri, ikinci fıkrasında ise hiç bir
organ, makam, merci veya kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere
ve hâkimlere emir ve talimat veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve
telkinde bulunamayacağı belirtilerek hukuk devleti olmanın zorunlu bir gereği
olan mahkemelerin bağımsızlığı teminat altına alınmıştır.
57. Anayasa'nın 140. maddesinde "Hâkimler ve savcılar adlî
ve idarî yargı hâkim ve savcıları olarak görev yaparlar. Bu görevler meslekten
hâkim ve savcılar eliyle yürütülür. Hâkimler, mahkemelerin bağımsızlığı ve
hâkimlik teminatı esaslarına göre görev ifa ederler. Hâkim ve savcıların
nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve ödenekleri, meslekte
ilerlemeleri, görevlerinin ve görev yerlerinin geçici veya sürekli olarak
değiştirilmesi, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve disiplin cezası
verilmesi, görevleriyle ilgili veya görevleri sırasında işledikleri suçlarından
dolayı soruşturma yapılması ve yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten
çıkarmayı gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve meslek içi eğitimleri
ile diğer özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı
esaslarına göre kanunla düzenlenir. Hâkimler ve savcılar altmışbeş yaşını
bitirinceye kadar hizmet görürler; Askerî hâkimlerin yaş haddi, yükselme ve
emeklilikleri kanunda gösterilir." denilmiştir.
58. Bir yargı yerinin, kuruluş, görev, işleyiş ve izleyeceği
yargılama usulü itibariyle hukuki yapılanmasının, kanuni (doğal) hâkim ilkesine
uygunluğunun sağlanabilmesi için, bu alana ilişkin belirlemenin kanunla
yapılmış olması tek başına yetmez. Ayrıca sözü edilen belirlemenin,
yargılanacak olan uyuşmazlığın gerçekleşmesinden önce yapılmış olması da
gerekir. Bu nedenle, kanuni hâkim ilkesinin bünyesinde, "kanuniliğin"
yanı sıra "önceden belirlenmiş" olmaya da yer verilmiştir.
Kanuni hâkim ilkesi, suçun işlenmesinden veya uyuşmazlığın doğmasından önce
davayı görecek yargı yerini yasanın belirlemesi şeklinde tanımlanmaktadır.
Kanuni hâkim ilkesi yargılama makamlarının suçun işlenmesinden veya çekişmenin
uyuşmazlığın meydana gelmesinden sonra kurulmasına veya yargıcın atanmasına;
başka bir anlatımla, sanığa veya davanın taraflarına göre hâkim atanmasına
engel oluşturur.
59. Kanun'un gerek 8. maddesinin dava konusu kural dışındaki
fıkralarında gerekse 9. ve 9/A maddelerinde internet erişiminin engellenmesine
ilişkin kararların verilmesi usulü ve kararı verecek makamlar düzenlenmiş,
erişimin engellenmesi kararının verileceği mahkemeler ve hâkimlikler de
belirlenmiştir. Dava konusu kural ile birden fazla sulh ceza mahkemesi
bulunması hâlinde hangisinin yetkili olduğuna Hâkimler ve Savcılar Yüksek
Kurulunun karar vereceği öngörülmektedir. Belirli bir suçun işlenmesinden sonra
buna ilişkin davayı görecek yargı yerini belirlemeyi amaçlamayan kural,
istisnai alanda geçerli olup birden fazla sulh ceza mahkemesinin bulunması
durumuna münhasırdır. Bunun yanında kural, yürürlüğe girmesini müteakip
kapsamına giren tüm davalara ve şüpheli ayrımı olmaksızın herkese
uygulanabilecektir. Diğer anlatımla belirtilen erişim engeline neden olan eylem
ya da eyleme ilişkin başvuru bulunmaksızın bu konulara hangi mahkemenin
bakacağı, yani görevli mahkeme önceden belirlenmiştir. Kaldı ki görevlendirme
Anayasa'nın 159. maddesi ile bir mahkemenin kaldırılması ya da yargı çevresini
değiştirmekle görevlendirilmiş Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından
yapılacaktır. Dolayısıyla dava konusu kuralın kanuni hâkim güvencesine aykırı
bir yönü bulunmamaktadır.
60. Hukuk devleti olmanın ön şartları arasında yargı bağımsızlığı
ve tarafsızlığı olduğu açıktır. Yargı bağımsızlığı, insan hakları ve
özgürlüklerinin başlıca ve en etkin güvencesidir. Mahkemelerin bağımsızlığı,
genellikle hâkimlerin bağımsızlığı kavramı ile eş anlamlı olarak kullanılmakta
ve biri diğerinin nedeni ve doğal sonucu olarak anlaşılmaktadır. Hâkimlerin
görevlerine ilişkin bağımsızlığı konusunda Anayasa ile tanınan teminat, onlara
tanınan bir ayrıcalık olmayıp, bunun amacı adaletin dolaylı dolaysız her türlü
etki, baskı, yönlendirme ve kuşkudan uzak dağıtılacağı yolundaki güven ve
inancı yerleştirmektir. Yargının bir karakteri olan bağımsızlık, hâkimin, çekinmeden
ve endişe duymadan, Anayasa'nın öngördüğü gereklerden başka herhangi bir dış
etki altında kalmadan, yansız tutumla, özgürce karar verebilmesidir. Hâkim
bağımsızlığının yalnız yürütme organına karşı değil, demokratik bir toplumda,
devlet yapısı içinde tüm kurum ve kuruluşlar ile kişilere karşı da sağlanması
gerekir.
61. Yargı bağımsızlığı konusunda düzenlemeler yapılırken,
hâkimlerin yargı içi ve dışı her türlü etki ve kuşkudan uzak karar vermeleri
koşullarının hazırlanması kadar, tarafların ve toplumun yargıya olan güveninin
sağlanmasına da özen gösterilmelidir. Hâkimler, hâkimliğin gerektirdiği her
türlü yüksek nitelikleri taşısalar bile kamu vicdanında tarafsızlıkları
konusunda kuşku uyandıracak düzenlemelerden kaçınılmalıdır. Herhangi bir baskının,
etkinin yapılması kadar yapılabilme olasılığı da yargı bağımsızlığını zedeler.
62. Dava konusu kuralda geçen sulh ceza hâkimleri diğer tüm
hâkimler gibi HSYK tarafından atanmakta ve Anayasa'nın 139. maddesinde
öngörülen hâkimlik teminatına sahip bulunmaktadır. Bu çerçevede, sulh ceza
hâkiminin, internete erişime ilişkin kararlarının etkisiz veya yürütmenin
etkisi altında kalabileceğine yönelik iddiaların anayasal bir dayanağı
bulunmamaktadır. Ayrıca sulh ceza mahkemelerinin bağımsızlığı yönünden diğer mahkemelerden
farklı bir konuma yerleştirildikleri ve bağımsızlık güvencelerinin
zayıflatıldığı kanaatini oluşturacak herhangi bir neden görülmemektedir. Zira
dava konusu kural sadece birden fazla mahkemenin bulunduğu yerler için görevli
mahkemeyi belirleme usulünü öngörmektedir. Dolayısıyla dava konusu kuralın
hâkimlik teminatını, yargı bağımsızlığını ve mahkemelerin tarafsızlığını
olumsuz etkilediği söylenemez.
63. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa'nın 2., 37., 138., 140. ve
142. maddelerine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.
64. Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe katılmamışlardır.
65. Kuralın Anayasa'nın Başlangıç kısmı ile ilgisi görülmemiştir.
F- Kanun'un 18. Maddesiyle 5651 sayılı Kanun'un 9/A Maddesine
Eklenen (9) Numaralı Fıkranın İncelenmesi
a- İptal Talebinin Gerekçesi
66. Dava dilekçesinde özetle, dava konusu kuralda Başkanlığın
verdiği erişimin engellenmesi tedbirinin onaylanmasına ilişkin sulh ceza
hâkiminin kararına karşı içerik sahibi de dâhil olmak üzere hiç kimseye itiraz
hakkı tanınmadığı, itiraz yolunun da gösterilmediği, bu durumun hak arama
hürriyetinin açık bir biçimde ihlâli anlamına geldiği, içeriğin kaldırılması
talebinde bulunan kişiye sulh ceza hâkiminin kararına karşı itiraz hakkının
tanınmamasının da hak arama hürriyetini, yetkili mercilere başvurma hakkını ve
başvurulacak kanun yolları ile süresinin bildirilmesine ilişkin hakları ihlal
ettiği, herhangi bir ihbar, iddia, şikâyet, başvuru ya da herhangi bir talep
bulunmaksızın TİB Başkanının resen erişimin engellemesine ilişkin tedbir
kararına hükmedebilmesinin sansür niteliğinde olduğu ve hukuk devleti ilkesiyle
çeliştiği, ayrıca ifade hürriyetinin, haberleşme hürriyetinin ve basın
hürriyetinin çok açık ve ağır bir biçimde ihlâli anlamına geldiği, ağır
yaptırımlara bağlanmış katalog suçlarda dahi öngörülmediği halde erişimin
engellenmesine ilişkin tedbir sürecinin özel hayatın gizliliğinin ihlâli durumu
için öngörülmüş olmasının ve sıkı bir yargı denetimine tâbi kılınmasının
ölçülülük ilkesiyle ve düzenleme ile korunmak istenen menfaatlerle
bağdaşmadığı, 9/A. maddesinin bütün fıkraları arasında organik bir bağın mevcut
bulunduğundan açılan diğer dava sonucu (8) numaralı fıkranın iptaline karar
verilmesi durumunda varlığının sürdürmesi mümkün olmayan dava konusu kuralın da
6216 sayılı Kanun'un 43. maddesinin (4) numaralı fıkrası uyarınca iptaline
karar verilmesinin gerekeceği belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 13., 22.,
26., 28., 36. ve 40. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
b- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
67. 5651 sayılı Kanun'un 9/A maddesi özel hayatın gizliliği
nedeniyle içeriğe erişimin engellenmesini düzenlemektedir. Bu madde uyarınca
internet ortamında özel hayatının gizliliğinin ihlali edildiğini ileri süren
kişiler doğrudan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığına (TİB) başvurulabileceği
gibi gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Başkanın emri üzerine TİB tarafından
da erişimin engellenmesi tedbiri uygulanabilecektir. Maddenin (8) numaralı
fıkrasında, özel hayatın gizliliğinin ihlaline bağlı olarak gecikmesinde
sakınca bulunan hâllerde doğrudan Başkanın emri üzerine erişimin
engellenmesinin Başkanlık tarafından yapılacağı belirtilmiş, dava konusu (9)
numaralı fıkrasında ise (8) numaralı fıkra kapsamında Başkan tarafından verilen
erişimin engellenmesi kararının, Başkanlık tarafından yirmi dört saat
içerisinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulmasını ve sulh ceza hâkiminin
kararını kırk sekiz saat içerisinde açıklamasını öngörmektedir.
68. Anayasa'nın 22. maddesinde haberleşme hürriyeti düzenlenmekte
olup bu madde uyarınca gecikmesinde sakınca bulunan hallerde kanunla yetkili
kılınmış merciin kararı ile haberleşme engellenmiş ise bu karar yirmi dört saat
içerisinde hâkim onayına sunulmalıdır. Aksi halde bu karar kendiliğinden
kalkmış sayılacaktır. Benzer hüküm basın hürriyetini düzenleyen Anayasa'nın 28.
maddesinin üçüncü fıkrasında da bulunmaktadır. Bu nedenle engelleme kararının
hâkim onayına sunulması Anayasa'nın 22. maddesinin ikinci fıkrasının emrettiği
bir husustur. Dava konusu kural, aynı maddenin 8. fıkrasına göre yapılan
kısıtlamanın hâkim onayına sunulmasına ilişkindir. Bu anlamda dava konusu
kural, Başkanlığın gerçekleştirdiği erişimin engellenmesi işleminin yargısal
denetimini sağladığından temel hak ve özgürlükleri kısıtlamak bir yana
korunmasına katkı sağlamaktadır. Dolayısıyla kuralın Anayasa'nın 26. maddesinde
yer alan düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlaması ya da kısıtlaması
da söz konusu değildir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi, 8.12.2015 tarihli ve E.
2014/87, K. 2015/112 sayılı kararı ile 6518 sayılı Kanun'un 94. maddesiyle 5651
sayılı Kanun'a eklenen 9/A maddesinin (1), (2), (3), (4), (5), (6) (7) ve (8)
numaralı fıkralarını Anayasa'ya aykırı görmemiş ve iptal talebinin reddine
karar vermiştir.
69. Öte yandan, Anayasa'nın 40. maddesi uyarınca Anayasa ile
tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkesin yetkili makama
geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkı bulunmaktadır.
Erişimin engellenmesi kararının hâkimin onayına sunulmaması ya da hâkimin
kararını kırk sekiz saat içerisinde açıklamaması hâlinde kararın kendiliğinden
kalkmış sayılacağına ilişkin bir düzenlemenin kuralda yer almaması kuralı
münhasıran Anayasa'ya aykırı hale getirmez. Nitekim dava konusu kural ile
Başkanlığın, (8) numaralı fıkraya göre takdir yetkisini kullanarak vereceği erişimin
engellenmesi kararı yargı denetimine tâbi kılınmaktadır. Başkanlığın engelleme
kararı sulh ceza hâkimi tarafından incelenerek sonuca bağlanacaktır. Kararın
sulh ceza mahkemesi onayına sunulması ve kuralda belirtilen sürede açıklanması
emredici hüküm içermektedir. Kaldı ki Kanun'a göre üst norm olan
Anayasa'nın 22. maddesinde yetkili merciin kararını yirmi dört saat içerisinde
görevli hâkim onayına sunacağı, hâkimin kırk sekiz saat içerisinde kararını
açıklayacağı, aksi halde kendiliğinden kalkacağı belirtilmektedir. Bununla
birlikte 5271 sayılı CMK'nın 267. maddesi uyarınca, hâkim kararlarına karşı
itiraz yoluna gidilebilir. CMK'nın 268. maddesi uyarınca da, itiraz hakkı
ilgililere tanınmıştır. Mağdurun bu ilgililer kapsamında olduğu açıktır.
Dolayısıyla, mağdurun da CMK hükümleri uyarınca itiraz hakkının bulunması
karşısında hukuk devletinde bulunması zorunlu olan kişilerin temel hak ve
özgürlüklerinin sağlanması ve korunması esasının gerçekleştiği, kişilere etkili
hak arama ve başvurma imkânı sağlayan güvencelerin tanındığı açıktır. Bu
bağlamda kuralda itiraz yolunun öngörülmemesi hak arama hürriyetini, yetkili
mercilere başvurma ve başvurulacak kanun yolları ile süresinin bildirilmesine
ilişkin hakları engellemez. Bu bağlamda temel hak ve özgürlükleri ortadan
kaldırmayan, özüne dokunmayan ya da sınırlandırmayan kuralın Anayasa'nın 13.
maddesine aykırılığından da söz edilemez.
70. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa'nın 2., 13., 22., 26.,
28., 36. ve 40. maddelerine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.
71. Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ bu görüşe katılmamışlardır.
G- Kanun'un 23. Maddesiyle Değiştirilen 6428 Sayılı Kanun'un 4.
Maddesinin (9) Numaralı Fıkrasının İncelenmesi
a- İptal Talebinin Gerekçesi
72. Dava dilekçesinde özetle, özel hukuk hükümlerine tabi kılınan
sözleşmelere ilişkin mücbir sebep ve olağanüstü hallerin neler olduğunun
açıklanmamış olması ve Kanun'da düzenlenmemesinin idareye geniş ve ölçüsüz
takdir yetkisi tanıdığı ve hukuki belirlilik ilkesiyle bağdaşmadığı, hukukun
temel ilkeleri arasında sözleşmeye bağlılık ilkesinin bulunduğu, sözleşmenin
yapıldığında karşılıklı edimler arasında olan dengenin sonradan şartların
olağanüstü şekilde değişmesinin adalet, hakkaniyet ve objektif hüsnüniyet
kaidelerine aykırılık oluşturmaması için sözleşmenin değişen şartlara
uydurulabileceği, bu uyarlamanın Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesinden
yararlanılarak gerçekleştirilebileceği ancak buna hâkimin karar vermesi
gerektiği, öte yandan Kanun'un 5. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yüklenici
lehine düzenlemelerin bulunduğu halde dava konusu kurallarla sözleşme bedelini
doğrudan veya dolaylı olarak değiştirmenin gerekçesinin yaratıldığı ve
ihtilaflara ilişkin düzenlemelerin Kanun'da bulunmasına rağmen dava konusu
kuralın öngörülmesinin genel hukuk kuralları, sözleşmeye bağlılık ve
dolayısıyla da hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmadığı, Anayasa'da ihaleye
ilişkin hükümlerin bulunmaması nedeniyle kanun koyucunun bazı mal ve hizmetler
yönünden farklı usuller benimsemesinde anayasal bir engel bulunmadığı ancak
bunun kanun koyucunun hiç bir anayasal ilkeyle bağlı olmayacağı anlamına
gelmeyeceği, belirlenen usullerin dışına çıkabilmek için kamu yararının
bulunması gerektiği oysa gerekli hazırlıklar yapılmadan ihalenin yapılıp
sözleşmenin imzalanmasından sonra hukuki belirliliği olmayan ve hatta doğrudan
hukuka aykırı olan gerekçelerle yapım işlerinin bedelinin doğrudan, diğer
işlerin bedelinin ise sözleşme kapsamındaki işlerin ifasından vazgeçilmek
suretiyle dolaylı bir şekilde yüklenici lehine değiştirildiği, bunu öngören
yasal düzenlemelerin kamu yararına olmadığı gibi mali anlamda kamu zararına
neden olacağının açık olduğu, bu durumun da hukuk devleti ilkesiyle
bağdaşmadığı, istekli olarak ihaleye giren ve üzerine ihale yapıldıktan sonra
sözleşmeyi imzalayan yüklenicinin basiretli bir iş adamı gibi davranma
yükümlülüğünün olmasına rağmen imzalanan sözleşmede sonradan doğrudan veya
dolaylı yollarla değişiklikler yapılmasına olanak tanınmasına ya da sözleşmenin
taraflarca karşılıklı sona erdirilmesine veya sözleşme değişikliklerine ilişkin
hususların sözleşmede belirlenmesine yönelik kurallar konulmasının ihalede
saydamlık, rekabet ve eşit muamele ilkelerini bütünüyle ortadan kaldıracağı,
düzenlemelerin üzerine ihale yapılan istekliye ihaleden sonra ayrıcalık
tanıdığı için eşitlik ilkesine de aykırı olduğu, bunların yanında düzenlemenin
Devlete verilen mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini
sağlayıcı ve geliştirici önlemleri alma göreviyle de bağdaşmadığı belirtilerek
kuralın, Anayasa'nın 2., 10. ve 167. maddelerine aykırı olduğu ileri
sürülmüştür.
b- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
73. 6428 sayılı Kanun'un 1. maddesinin (1) numaralı fıkrası
uyarınca bu Kanun'un amacı; ihale ile özel hukuk hükümlerine göre, kamu özel iş
birliği modeli çerçevesinde; Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarınca
yapılmasına ihtiyaç duyulan tesislerin ön proje, ön fizibilite raporu ve
belirlenecek temel standartlar çerçevesinde, Hazinenin özel mülkiyetindeki
taşınmazlar üzerinde sözleşmede belirtilen sabit yatırım dönemi hariç otuz yılı
geçmemek üzere bağımsız ve sürekli nitelikte üst hakkı tesis edilmek suretiyle
yaptırılması, mevcut tesislerin yenilenmesinin sağlanması ve bu projeler için
alınacak danışmanlık, araştırma-geliştirme hizmetleri ile ileri teknoloji ya da
yüksek mali kaynak gerektiren bazı hizmetlerin gördürülmesine ilişkin usul ve
esasları belirlemektir. Kanun uyarınca gerçekleştirilecek kamu özel işbirliği
(KÖİ) sözleşmeleri aynı maddenin (2) numaralı fıkrasının (ö) bendinde
tanımlanmaktadır. Buna göre sözleşme: Yapım işlerinde özel amaçlı şirketle
idare arasında; yenileme işleri ile bu Kanun çerçevesinde ihtiyaç duyulan
araştırma, geliştirme, danışmanlık hizmetleri veya ileri teknoloji ya da yüksek
mali kaynak gerektiren bazı hizmetlerin gördürülmesi için yüklenici ile idare
arasında özel hukuk hükümlerine göre yapılan sözleşme ve eklerini ifade
etmektedir.
74. Kanun'un 4. maddesinde, "sözleşme" ile ilgili
düzenlemeler yer almaktadır. Bu maddenin dava konusu (9) numaralı fıkrasında
ise genel olarak, KÖİ modeli ile gerçekleştirilecek projelere ilişkin olarak
yapılan sözleşme ve eklerinde taraflarca değişiklik yapılması, bedelin
güncellenmesi ve sözleşmenin taraflarca karşılıklı anlaşma ile sona erdirilmesi
düzenlenmektedir.
75. Maddenin dava konusu (9) numaralı fıkrasının birinci cümlesi,
sözleşme bedeli değişmemek üzere mücbir sebep, olağanüstü hal ya da sözleşme ve
eklerinin uygulanmasını etkileyen bir durumun ortaya çıkması ile sözleşme ve
eklerindeki hükümlerin ihtilaf içermesi hallerinde sağlık bakanının onayı ile
sözleşme ve eklerinde taraflarca değişiklik yapılabilmesini, ikinci cümlesi,
yapım işlerinde mücbir sebep, olağanüstü hal veya yüklenicinin kusurundan
kaynaklanmayan sebeplerle sözleşmeden öngörülen işin tamamlanmayacağının
anlaşılması durumunda bedelin bakan onayı ile güncellenmesini ve buna bağlı
düzenlemelerin yapılmasını, üçüncü cümlesi, Yüksek Planlama Kurulunun (YPK)
yetkilendirme kararından sonra yapım işlerine ilişkin ön fizibilite raporu veya
projelerde, ihale dokümanındaki yatırım maliyetinde öngörülen sınırları aşan
bir değişiklik olması hâlinde yeni fizibilite raporu veya diğer belgelerin
Yüksek Planlama Kuruluna yeniden sunularak, Kuruldan yeni yetki almak suretiyle
sözleşme taslağı ve eklerinde tadilat yapılmasını, dördüncü cümlesi,
sözleşmenin taraflarca karşılıklı sona erdirilmesi ile sözleşmedeki
değişikliklerin sözleşmede öngörülmesini, beşinci cümle ise, sözleşmenin
taraflarca karşılıklı sona erdirilmesi hâlinde kesin teminat mektubunun iade edilmesini
ve sözleşme konusu işlerin hesabının genel hükümlere göre yapılmasını
öngörmektedir.
76. Hukuk devletinin önemli bir unsuru olan belirlilik ilkesi,
bireylerin hukuk kurallarını önceden bilmeleri, davranış ve tutumlarını bu
kurallara göre güvenle düzene sokabilmelerini gerektirmekte olup hukuk
kurallarının belirliliğinin sağlanması yalnızca kanunla düzenleme yapılması
anlamına gelmemektedir. Belirlilik ilkesi, yalnızca yasal belirliliği değil,
daha geniş anlamda hukuki belirliliği de ifade etmektedir. Yasal dayanağının
bulunması ve erişilebilir, bilinebilir ve öngörülebilir olması gibi
gereklilikleri karşılaması koşuluyla, mahkeme içtihatları ve yürütmenin
düzenleyici işlemleri ile de hukuki belirlilik sağlanabilir. Asıl olan muhtemel
muhataplarının mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar
doğurabileceğini öngörmelerini mümkün kılacak bir normun varlığıdır.
77. Kanunların, ilke olarak genel ve nesnel nitelikte bulunmaları
gerekir. Kanunun genelliği, onun belli bir kişiyi hedef almayan, özel, aktüel,
geçici bir durumu gözetmeyen, fakat önceden saptanmış olup soyut şekilde
uygulanabileceği bütün kişilere hitap eden hükümler içermesi demektir. Kanunun
genel olması, yalnızca kanunun belli bir kişiyi veya kişileri göz önünde
tutmaksızın genel hükümler koymasını, hukuki durumları soyut olarak
düzenlemesini gerektirmektedir.
78. Belirtildiği üzere Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk
devleti ilkesi gereği kanunların kamu yararı gözetilerek çıkarılması
zorunludur. Kanun koyucu, Anayasa'ya ve hukukun genel ilkelerine aykırı olmamak
kaydıyla her türlü düzenlemeyi yapma yetkisine sahip olup düzenlemenin kamu
yararına, başka bir anlatımla ülke koşullarına uygun olup olmadığının takdiri
kanun koyucuya aittir. Anayasa'ya uygunluk denetiminde, kanun koyucunun kamu
yararı anlayışının isabetli olup olmadığı değil, kuralın kamu yararı dışında
belli bireylerin ya da grupların çıkarları gözetilerek çıkarılıp çıkarılmadığı
incelenebilir.
79. Sağlık hizmetleri, nitelikleri gereği diğer kamu hizmetlerinden
farklıdır. Devletin, sağlık hizmetinin önemi ve ivediliği nedeniyle çeşitli
tedbirler alması doğal ve zorunludur. Anayasa'nın 56. maddesinin üçüncü
fıkrasında, Devlete, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde
sürdürmesini sağlama ödevi verilmiştir. Sağlık hizmetinin sunumunu engelleyecek
ya da zorlaştıracak engelleri gidermek üzere tedbir alınması Anayasa'nın
Devlete verdiği yükümlülüklerin yerine getirilmesi zorunluluğunun bir
gereğidir. Sağlık hizmetinin temel hedefi olan insan sağlığı sorunu
geciktirilemez ve ikame edilemez. Bu yönüyle sağlık hizmetleri, kendi iç
dinamikleri ve nitelikleri gereği üretilmesi ve halk yararına sunulmasında özel
sektörün kazanç, rekabet ve büyüme dinamiklerinden yararlanılacak türdeki
hizmetlerdendir.
80. Bilime dayalı olması gereken tanı ve tedavi metotlarının insan
yararına sürekli yenilik ve gelişme göstermesi, hizmet kalite ve beklentilerini
çağın koşullarına yaklaştırmayı gerektirmektedir. Bu çerçevede, artan sağlık
hizmeti talebini en doğru şekilde karşılamak, yüksek sermaye grubuna dâhil
sürekli yenilenen teknoloji elde etmek ve cihaz-ekipman-sigorta-bakım-yenileme
maliyetlerini minimize etmek, birden çok kuruma ortak hizmet alanı yaratmak,
yetersiz ve kısıtlı kalifiye insan gücü kaynağını değerlendirerek hizmette
etkinlik ve verimlilik sağlamak, değişen şartlara ve ihtiyaca göre hizmet
planlama ve sunumunu yapmak, yerinde sağlık hizmeti sunarak gereksiz hasta
transferi ve beraberinde getireceği sosyal sorunlara son vermek, kaynak
kullanımı kontrollü, kaliteyi yükselten, maliyeti düşüren etkin, süratli,
kesintisiz bir sağlık hizmeti sunmak, gereksiz bina ve cihaz alımının önüne
geçmek, kurumlar arası işbirliği ve halkın sosyal memnuniyetini arttırmak
sağlık hizmetleri yönünden Devlet için bir kamusal zorunluluk ve sosyal devlet
olmanın gereğidir.
81. Anayasa Mahkemesinin 1.4.2015 tarihli ve E. 2013/50, K.
2015/38 sayılı kararında ayrıntılı olarak açıklandığı üzere "Kamu Özel
İş Birliği" modeli esas itibarıyla, Sağlık Bakanlığı ve bağlı
kuruluşlarının projelerinin gerçekleştirilmesinde kullanılmak üzere
geliştirilen özel bir finansman modelidir. KÖİ modeli, Sağlık Bakanlığı ve
bağlı kuruluşlarının ihtiyaç duyduğu tesislerin idare ile projeyi yürütecek
kişiler arasında karşılıklı hak ve yükümlülükleri içeren özel hukuk hükümlerine
tabi sözleşme ile Hazinenin özel mülkiyetindeki taşınmazlar üzerinde mülkiyet
yükleniciye devredilmeksizin sadece yüklenici lehine sabit yatırım dönemi hariç
otuz yılı geçmemek üzere üst hakkı tesis edilerek gerçekleştirilen, hastane
binası inşası, bakımı ve işletilmesi gibi tıbbi hizmetler dışında kalan
yardımcı hizmetlerin yüklenici, kamu hizmetinin bizzat kendisini oluşturan
tıbbi hizmetlerin ise idarenin sorumluluğunda olduğu kamu yatırım finansmanı
çeşididir. Geleneksel kamu hizmeti sunumundaki dinamizm eksikliğine çare olarak
öngörülen bu model, hem çok sayıda hizmet unsurunu içermesi nedeniyle karmaşık
hem de uzun süreli bir ilişki barındırmaktadır. Çünkü sağlık hizmetlerinin
geliştirilmesi için gerekli finansmanın sağlanması uzun süreli ve esneklik
içeren sözleşmeler yoluyla yapılmaktadır. Uzun vadeye yayılan bu model aynı
zamanda büyük bir finansman gerektirmektedir. Bu modelde yüklenici, sözleşmede
belirtilen sabit yatırım dönemi hariç 30 yılı geçmemek üzere idarece belirlenen
süre boyunca tesisi kiralayacak ve kiralama süresinin sonunda tesisi, her türlü
borç ve taahhütten ari, bakımlı, çalışır ve kullanılabilir durumda ilgili kamu
idaresine bedelsiz olarak devredecektir. Dolayısıyla gerçekleştirilecek yatırım
özel sektör tarafından yapılsa da mülkiyeti kamuya ait bir tesis söz konusudur.
Anayasa Mahkemesinin anılan kararında, 6428 sayılı Kanun'un genel
gerekçesinden, yatırımlar için gerekli olan harcamaları uzun döneme yayması,
hizmeti kısa dönemde sunma fırsatı tanıması gibi avantajları dikkate alınarak
sağlık hizmetlerinin sunumunda KÖİ modelinin benimsendiği ve bu amacın kamu
yararına dönük olduğu belirtilmiştir.
82. Kuralda geçen "sözleşme eklerinin uygulanmasını
etkileyen sebeplerin ortaya çıkması" ya da "sözleşme ve eklerindeki
hükümlerin ihtilaf içermesi" ibarelerinin düzenlenme amacının, mücbir
sebep ya da olağanüstü hal kavramlarının dışında zaman içerisinde
gerçekleşebilecek muhtemel sorunları çözerek sağlık hizmeti sunumunun sorunsuz
devamını sağlayarak ihtiyaçları karşılamak olduğu anlaşılmaktadır. KÖİ
modelinin uygulandığı hastanelerde ne zaman, hangi alanlarda ya da hangi
nedenle ihtiyaç olacağının, bu ihtiyacın boyutunun ve ne zaman doğacağının
önceden kanunla belirlenmesi olanağı yoktur. Sağlık hizmetinin önemi, ivediliği
ve ertelenemez oluşu da dikkate alındığında bir an önce ihtiyaçların
giderilmesi gerektiği de açıktır. Nitekim Kanun'un madde gerekçesinde özetle,
sağlık hizmetlerinin niteliği ve yatırıma ayrılabilen kaynaklar göz önüne
alınarak, sağlık hizmetlerinin kaliteli şekilde sürdürülebilmesi için finansman
ihtiyaçlarının alternatif kaynaklardan karşılanması zorunluluğu nedeniyle
geliştirilen KÖİ modelinin hayata geçmesi ve sorunsuz çalışabilmesi için
oldukça karmaşık ve geniş kapsamlı olarak yapılan sözleşmelerin sürekli
değişmesi ve güncellenmesi amacıyla düzenlendiği belirtilmiştir. Mücbir sebep
niteliği taşımayan ancak sağlık hizmetinin yerine getirilmesini zorlaştıran
nedenlerin gerçekleşebileceğinin önceden öngörülmesi mümkün olmadığından hastanelerde
bulunması gereken yatak sayısını, tıbbi malzeme ihtiyacını belirlemek de
olanaksızdır. Bunun yanında zaman içerisinde tıbbi teknolojinin değişmesi
ve/veya gelişmesi yepyeni ihtiyaçlar ortaya çıkaracaktır. Böylece her yeni
teknolojik gelişme ya da değişme sonucu sözleşme koşullarında değişiklik
doğması olasıdır. Dolayısıyla sağlık hizmeti sunumunun eksiksiz yapılabilmesi
için önceden belirlenmesi mümkün olmayan ihtiyacın ortaya çıktığı döneme göre
sözleşme ve eklerinde değişiklik yapılabilmesi için idareye takdir hakkı
tanınmasında kamu yararı olduğu anlaşılmaktadır. Üstelik KÖİ modelinde özel
sektör ile karmaşık ve uzun süreli ortaklık yapılmaktadır. Bu ortaklık kamu
kaynaklarının ve bütçesinin sınırlı olması nedeniyle tercih edilmektedir.
Yapılan yatırımlar oldukça büyük boyutlu ve kolay vazgeçilemeyecek
niteliktedir. Kaldı ki yatırımın gerçekleşmesinden, özellikle kamu hizmeti
sunumunun başlamasından sonra geri dönülmesi büyük kamusal zararlara neden
olabilecektir. Finansmanın özel sektör tarafından karşılandığı düşünüldüğünde
karşılıklı hükümler içeren sözleşmelerin yerine getirilmesinde kamu yararı
olduğu açıktır.
83. Diğer taraftan dava dilekçesinde ahde vefa yani söze bağlılık
ilkesinden bahsedilmektedir. Bu ilke uyarınca sözleşme geçerli olarak kurulduktan
sonra koşullar ne kadar değişirse değişsin, taraflar sözleşmenin gereğini aynen
yerine getirmek zorundadırlar. Ancak bu ilke mutlak ve sınırsız değildir.
Sözleşmenin değişen koşullar karşısında feshi ya da yeni koşullara uyarlanması,
kanunda özel olarak öngörülmüş olduğu gibi, genel olarak doğruluk ve dürüstlük
kuralları gereği kabul edilen haller vardır. Bu haller her zaman sayılmak
suretiyle belirtilemez. Bu durumda kanunlara genel hükümler konulabileceği gibi
kanuna dayanmak üzere belirleme düzenleyici işlemlere bırakılabilmektedir.
Sözleşmenin devamı sırasında ortaya çıkan nedenlerle sözleşmenin uygulanması
taraf ya da taraflar için artık imkânsız hale gelmiş ya da sözleşmenin
sürdürülmesi dürüstlük kuralına aykırı hâli gelmiş ise hâkimden uyarlama
yapılmasını istemek mümkündür. Kanun koyucu, KÖİ modeli uygulamasında bu
hususları kanun maddesi olarak ancak genel hüküm olarak düzenlemiştir. Diğer
bir anlatımla kanun koyucu, sözleşmenin taraflarca kolaylıkla sona erdirilmesi
yerine olabildiğince tadil edilmesi yoluyla devamını öngörmektedir. Bunu
yaparken de uyarlama için hâkime başvurmak yerine tarafların aralarında anlaşma
yoluna gitmelerini ve buna göre değişiklik yapılmasını uygun görmektedir. Zira
uyarlamanın yargı kararı ile yapılması hem zaman alacak hem de taraflar
açısından daha külfetli olacağı tartışmasızdır. Bu şekilde hem sözleşmenin
devam etmesi sağlanırken ahde vefa ilkesinin istisnasını oluşturan sözleşmenin
değişen koşullara uyarlanması yine tarafların karşılıklı iradeleri ile gerçekleştirilmektedir.
Aralarındaki sorununun yargı kararına gerek kalmaksızın karşılıklı irade ile
çözülmesinin kamu menfaatini zedeleyen herhangi bir yön olmadığı gibi hem ivedi
hem de daha etkili ve yararlı olacağından sağlık hizmetinin sorunsuz devamı açısından
kamu yararına olduğu tartışmasızdır.
84. Bu bağlamda dava konusu kural, belli bir kişiyi veya kişileri
göz önünde tutmaksızın genel hükümler içermekte ve hukuki durumu soyut olarak
düzenlemektedir. Ayrıca sözleşme ve sözleşme taslağında değişiklik ile
sözleşmenin karşılıklı anlaşma ile sona erdirilmesi usulünü düzenleyen ve kamu
yararı amacı dışında bir amaç güttüğü saptanamayan kural, belirtilen yönleri
itibarıyla hukuk devleti ilkesine aykırı değildir.
85. Anayasa koyucunun açıkça kanunla düzenlenmesini öngördüğü
konularda, yasama organının temel kuralları saptadıktan sonra, uzmanlık isteyen
ve teknik konulara ilişkin hususları yürütmeye bırakması, yasama yetkisinin
devri olarak yorumlanamaz. 6428 sayılı Kanun'un 4. maddesinin diğer fıkralarında
gerek sözleşme içeriğinde yer alacak hususlar gerek sözleşmeye riayet
edilmemesi halinde gerçekleştirilecek yaptırımlar ayrıntılı olarak
düzenlenmiştir. Nitekim belirtilen maddenin (2), (7), (8) ve (10) numaralı
fıkralarında sözleşmeye riayet edilmemesi, taahhütlerin yerine getirilmemesi
durumunda idarenin yapması gerekenleri ve uygulanacak yaptırımları
içermektedir. Bunun yanında dava konusu kuralda sözleşme taslağında ve
imzalanan sözleşmelerde değişiklik yapılmasına ilişkin genel esaslar ve
koşullar belirlenmiştir. Buna göre fıkranın birinci cümlesinde sözleşme bedeli
değişmemek üzere mücbir sebep, olağanüstü hal ya da sözleşme ve eklerinin
uygulanmasını etkileyen bir durumun ortaya çıkması ile sözleşme ve eklerindeki
hükümlerin ihtilaf içermesi hallerinde sağlık bakanının onayı ile sözleşme ve
eklerinde taraflarca değişiklik yapılabilmesi, ikinci cümlede, yapım işlerinde
mücbir sebep, olağanüstü hal veya yüklenicinin kusurundan kaynaklanmayan
sebeplerle sözleşmeden öngörülen işin tamamlanmayacağının anlaşılması durumunda
bedelin bakan onayı ile ihalede nihai teklifin verildiği tarih esas alınarak
güncellenmesi, üçüncü cümlede ise Yüksek Planlama Kurulunun yetkilendirme
kararından sonra yapım işlerine ilişkin ön fizibilite raporu veya projelerde,
ihale dokümanındaki yatırım maliyetinde öngörülen sınırları aşan bir değişiklik
olması hâlinde yeni fizibilite raporu veya diğer belgelerin Yüksek Planlama
Kuruluna yeniden sunularak Kuruldan yeni yetki almak suretiyle sözleşme taslağı
ve eklerinde tadilat yapılması öngörülmektedir. Kural uyarınca belirlenmeyen
sadece önceden tespiti mümkün olmayan değişiklik nedenleridir. Belirtildiği
üzere bu nedenlerin önceden belirlenmesi ve tek tek sayılması olanaklı
değildir. Kuralın düzenlenme amacı bunun gerçekleştirilmesinin mümkün olmaması
ve ortaya çıktıktan sonra giderilmesi için gerekli değişikliklerin
yapılabilmesidir. Kural farklı aşamalara ve durumlara göre düzenlenmiş ve
değişiklik yapmanın sınırları belirlenmiştir. Nitekim kuralın ilk üç cümlesi
sözleşme ve eklerinde değişikliğe ilişkin farklı hususları düzenlemiştir. Bu
hususlar;
1- Sözleşmenin uygulanabilirliğini ve anlaşılabilirliğini sağlamak
amacıyla, bedel değişikliği yapmaksızın, sözleşme ve eklerinde değişiklik,
2- Sözleşmede yer alan bedelin güncellenmesi,
3- YPK'nın yetkilendirme kararından sonra ön fizibilete raporu ve
projelerde değişiklik yapılmasıdır.
86. Bununla birlikte kuralda sözleşmenin taraflarca karşılıklı
sona erdirilmesine ilişkin hususların da sözleşmede belirleneceği hükme
bağlanmıştır. Ayrıca kuralda geçen kavramların genel hükümlere, yargı
kararlarına ve öğretiye göre belirlenmesi de mümkündür. Bununla birlikte gerek
mücbir sebep gerek olağanüstü hal gerektiren olayların tek tek belirlenerek
bunlara hukuki sonuç atfedilmesi olanaklı değildir. Kaldı ki belirtilen
hususların yönetmelik gibi idari düzenleyici işlemlerle de tespit edilmesi mümkündür.
Nitekim 6428 sayılı Kanun'un 4. maddesinin (13) numaralı fıkrasında "Bu
maddenin uygulanmasına ve sözleşmede yer alacak diğer konulara ilişkin hususlar
yönetmelikle belirlenir." denilerek bazı hususların yönetmelikte
açıklanacağı belirtilmiş, 9.5.2014 tarihli ve 28995 No.lu Resmi Gazete'de
yayımlanarak yürürlüğe giren Sağlık Bakanlığınca Kamu Özel İş Birliği Modeli
İle Tesis Yaptırılması, Yenilenmesi ve Hizmet Alınmasına Dair Uygulama
Yönetmeliği'nin 59. maddesinde mücbir sebep halleri sayılmıştır. Dolayısıyla
gelişen koşul ve durumlara göre sık sık değişik önlemler alma, bunları kaldırma
ve süratli biçimde hareket etme zorunluluğunun bulunduğu alanlarda, idareye
yasama organı tarafından çerçevesi çizilmiş alanda ve değişen koşullara uyum
sağlayabilecek esnekliğe sahip kriterlere uygun olarak kullanabileceği takdir
alanı tanınmasının hukuki belirsizlik oluşturduğu söylenemez.
87. Anayasa'nın "Piyasaların denetimi ve dış ticaretin
düzenlenmesi" başlıklı 167. maddesinin birinci fıkrasında, "Devlet,
para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli
işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alır; piyasalarda fiili veya
anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önler."
denilmektedir. Maddenin gerekçesinde de belirtildiği üzere, bu hükümle Devlete,
piyasada fiilen veya anlaşma sonucu oluşabilecek tekelleşmeleri önleme ödevi
yüklenmektedir.
88. Dava konusu kurallarla öngörülen sözleşme veya sözleşme taslağında
gerekli değişikliklerin yapılması ile sözleşmenin karşılıklı anlaşma ile sona
erdirilmesi durumu tekelleşmeye neden olmayacaktır. Zira sözleşmenin feshi
nedenleri 6428 sayılı Kanun'da aynen devam etmektedir. Dava kurallar ile mücbir
sebep, olağanüstü hal ve sözleşme ve eklerinin uygulanmasını etkileyen
nedenlerin gerçekleşmesi durumunda sadece sözleşme ve ekleri ile sözleşme
taslağında tadilat yapılması söz konusudur. Sözleşmede değişikliğe neden olacak
hususların neler olacağı konusunda idarenin de takdir hakkının olduğu, uygun
görülmeyen hususların kabul edilmeyebileceği, bu durumda da yargı yoluna
başvurulması gerektiği açıktır. Ayrıca konuyla ilgili kişilerin sonradan ortaya
çıkan ve tadilata neden olan eylemlerin kanundaki şartları taşımadığını
belirterek yine yargı yoluna gidilmesi de olanaklıdır. Dolayısıyla kuralın
Anayasa'nın 167. maddesine aykırılığından da söz edilemez.
89. Öte yandan dava dilekçesinde dava konusu kuralların
Anayasa'nın 10. maddesine aykırı olduğu ileri sürülmektedir. İhaleyi kazanan ve
idare ile sözleşme taslağını görüşen ya da bu aşamayı geçerek sözleşme
imzalayan yüklenici ile diğer istekliler aynı hukuki durumda değildir. Eşitlik
karşılaştırması yapılabilmesi için karşılaştırmaya esas alınacak kişi ya da
grupların aynı veya benzer durumda bulunmaları gerekir. Yüklenici ile sadece
ihaleye katılmış olan isteklilerin aynı durumda olmamaları nedeniyle eşitlik
karşılaştırmasına tabi tutulamazlar. Bunun yanında ihalenin gerçekleşmesinden
önce ya da sonra gerekli koşullar oluştuğu takdirde sözleşme ve eklerinde
değişiklik yapılabilmesi ilişkin hususları belirleme kanun koyucunun takdir
yetkisi kapsamında olup nitekim 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu'nda
da sözleşmede değişiklik yapılması, devri ve feshine ilişkin çeşitli hükümler
bulunmaktadır. Kanun koyucu, dava konusu kural ile sözleşme ve eklerinde
değişiklik yapılabilmesinin genel çerçevesini belirlemiştir. Kanun'da
belirtilen hallerin gerçekleşmemesi durumunda sözleşme şartlarında değişiklik
yapılamayacağı açıktır. KÖİ modeli sözleşmelerinin niteliği ve süreleri dikkate
alındığında ihalenin gerçekleşmesinden sonra değişen ve gelişen koşullara uygun
olarak sözleşme ve eklerinde değişiklik yapılamaması bu modelin işlememesine ve
dolayısıyla da sağlık hizmeti sunumunu olumsuz etkilenmesine neden
olabilecektir. Kaldı ki belirtilen aşamalarda bulunan tüm yüklenicilerin aynı
hukuki kurallara tabi olacağı kuşkusuzdur. Yüklenici ile herhangi bir nedenle
sözleşmenin yapılmaması ya da feshedilmesi durumunda diğer istekliler ile aynı
işlemler yapılabilecek ve onların da aynı kurallara muhatap olabilecekleri
açıktır. Dolayısıyla dava konusu kuralın eşitlik ilkesine aykırılığından söz
edilemez.
90. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa'nın 2., 10. ve 167.
maddelerine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.
91. Engin YILDIRIM, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Alparslan ALTAN, Celal
Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, M. Emin KUZ ile Hasan Tahsin GÖKCAN bu görüşe
katılmamışlardır.
H- Kanun'un 24. Maddesiyle 6428 Sayılı Kanun'un Geçici 1.
Maddesinin Birinci Fıkrasının Değiştirilen İkinci Cümlesinde Yer Alan ".üst
hakkı tesisine yönelik hükümleri ile." ve ".ve 4 üncü
maddesinin dokuzuncu fıkrası." İbarelerinin İncelenmesi
a- İptal Talebinin Gerekçesi
92. Dava dilekçesinde Kanun'un geçici 1. maddenin
birinci fıkrasının ikinci cümlesindeki;
a- ".üst hakkı tesisine yönelik hükümleri ile ."
ibaresine ilişkin olarak özetle; 3359 sayılı Kanun'un ek 7. maddesi ile
öngörülen üst hakkı tesisine ilişkin kurallar ile 6428 sayılı Kanun'daki kuralların
birbirinden farklı olduğu, kırk dokuz yıl olan üst hakkı tesisine yönelik
sürenin otuz yıla indirildiği ve değişiklik ile üst hakkı sözleşmesinin
Hazinenin özel mülkiyetindeki taşınmazlar üzerinde sağlık tesisi yanında hizmet
alanları için de tesis edilebildiği, üst hakkı tesisinin süresinin ve ayrıca
hizmet tesislerini de içerecek şekilde kapsamının değişmesi ile yapım ve
işletme maliyetlerinin değişmesinin ihale yapıldıktan ve sözleşme imzalandıktan
sonra ihale şartlarının da değişmesi sonucunu doğurduğu, oysa her ihalenin
kendi şartları içinde değerlendirilmesi gerektiği, ihale yapıldıktan sonra
ihalede teklif edilen bedeli değiştirecek değişiklikler yapılmasının ihalede
rekabeti ortadan kaldıran ve üzerine ihale yapılan istekliye ayrıcalık tanıyan
bir işlev gördüğü, sözleşmede üst hakkı sözleşmesi üzerinden değişiklikler
yapılmasının sözleşmeye bağlılık ilkesi ile bağdaşmamasının yanında adil ve
hakkaniyetli olmadığı ayrıca hukuki güvenlik, doğruluk, dürüstlük kuralına da
uygun olmadığı, bu uygulamanın kamu yararı ölçütüyle örtüşmediğinden hukuk
devleti ilkesine de aykırılık teşkil ettiği, bunların yanında ihalede rekabeti
ortadan kaldırdığı ve ihale yapılan istekli lehine ayrıcalık tanıyan bir işlev
gördüğü için eşitlik ilkesiyle bağdaşmadığı belirtilerek kuralın, Anayasa'nın
2. ve 10. maddelerine aykırı olduğu,
b- ".ve 4 üncü maddesinin dokuzuncu fıkrası." ibaresine
ilişkin olarak özetle; hukuki uyuşmazlıkların, uyuşmazlığa konu işlemin
yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan hukuk kurallarına göre çözülmesi
gerektiği, bu ilkenin ihale ve sözleşme hukukunun temelini oluşturduğu, dava
konusu kural uyarınca ihale işlerin sonradan yürürlüğe giren yasal kurallara
göre sonuçlandırılmasının ihalelerde rekabeti ortadan kaldıran bir işlev
görmesi nedeniyle hukuk devleti ilkesine aykırılık teşkil ettiği, idari yargı
mercileri nezdinde davaların olduğu ve bunlardan bir kısmı için yürütmeyi
durdurma kararı verildiği halde Kanun'un 4. maddesinin dokuzuncu fıkrasının
süreci devam eden ihaleler ile sözleşmesi imzalanmış işlere de uygulanacağı, bu
davaların kimleri ilgilendirdiğinin belli olduğu, kanunların genelliği ilkesi
uyarınca kuralların belli bir kişiyi hedef almayan, özel, aktüel, geçici bir
durumu gözetmeyen, fakat önceden saptanmış olup soyut şekilde uygulanabileceği
bütün kişilere hitap eden hükümler içermesi gerektiği öte yandan hukuki
güvenliğin sadece bireylerin devlet faaliyetlerine duyduğu güveni değil, aynı
zamanda yürürlükteki hukuk düzeninin süreceğine duyulan güveni de içermesi
nedeniyle yürürlükte bulunan yasal düzenlemelere göre verilmiş yargı
kararlarını geçersiz kılan yasal düzenlemelerin yapılmasının bu ilkeyle
bağdaşmayacağı, ayrıca bu durumun kamu yararı ilkesiyle de örtüşmediği,
Kanun'un 4. maddesinin dokuzuncu fıkrasına ilişkin olarak yer verilen iptal
gerekçelerinin dava konusu kural yönünden de geçerli olduğu belirtilerek
kuralın, Anayasa'nın 2., 10., 138. ve 167. maddelerine aykırı olduğu,
ileri sürülmüştür.
b- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
93. Kanun'un geçici 1. maddesi, 3359 sayılı Kanun'un ek 7.
maddesinin yürürlükte olduğu dönemde bu madde çerçevesinde gerçekleştirilen
ihalelerin nasıl sonuçlandırılacağını, uygulanacak kuralları, sözleşmelerin
geçerliliğini, yapılan ihalelere karşı açılan davalarda verilen kararların
nasıl yerine getirileceğini düzenlemektedir. Dava konusu ibareleri de içeren
(1) numaralı fıkra; "Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 3359
sayılı Kanunun bu Kanunla yürürlükten kaldırılan ek 7 nci maddesi çerçevesinde
ilana çıkılarak ihale süreci başlatılmış olan işler mevcut ihale şartnamelerine
göre sonuçlandırılır. (Değişik ikinci cümle: 26/2/2014-6527/24 md.) Ancak bu
Kanunun üst hakkı tesisine yönelik hükümleri ile 3 üncü
maddesinin yedinci fıkrası ve 4 üncü maddesinin dokuzuncu fıkrası,
süreci devam eden ihalelere ve sözleşmesi imzalanmış işlere de uygulanır."
şeklinde olup fıkranın birinci cümlesi, 6428 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği
tarihten önce 3359 sayılı Kanun'un ek 7. maddesi gereğince ilana çıkılarak ihale
süreci başlatılmış olan işlerin mevcut ihale şartnameleri doğrultusunda
gerçekleştirilmesini hükmederken üst hakkı ve sözleşme ya da sözleşme
taslaklarında değişiklik yapılmasına ilişkin 4. maddenin (9) numaralı
fıkrasının bu uygulamadan istisna tutularak süreci devam eden ihalelere ve
sözleşmesi imzalanmış işlere de uygulanmasını öngörmektedir. Buna göre üst
hakkı ile sözleşme ve eklerinde yapılacak değişiklikler ve sözleşmenin sona
erdirilmesine ilişkin işlemlere 6428 sayılı Kanun hükümleri uygulanacaktır.
94. Kişilere hukuk güvenliğinin sağlanması, hukuk devletinin ön
koşullarındandır. Hukuk devleti, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını,
bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de
yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını
gerektirir. Hukuk güvenliğinin sağlanması, bu doğrultuda kanunların geleceğe
yönelik öngörülebilir belirlemeler yapılabilmesine olanak verecek kurallar
içermesini gerekli kılar. Geriye dönük düzenlemelerle kişilerin haklarının
hukuki istikrar ve güvenlik ilkesi gözetilmeden kısıtlanması hukuk devleti
ilkesiyle bağdaşmaz. Hukuk devletinin sağlamakla yükümlü olduğu hukuk
güvenliği, kural olarak kanunların geriye yürütülmemesini gerekli kılar.
Kanunların geriye yürümezliği ilkesi uyarınca, kanunlar kamu yararı ve kamu
düzeninin gerektirdiği, kazanılmış hakların korunması, mali haklarda
iyileştirme gibi kimi ayrıksı durumlar dışında ilke olarak yürürlük tarihinden
sonraki olay, işlem ve eylemlere uygulanmak üzere çıkarılırlar; geçmiş, yeni
çıkarılan bir kanunun etki alanı dışında kalır. Bu nedenle, sonradan yürürlüğe
giren kanunların geçmişe ve kesin nitelik kazanmış hukuksal durumlara etkili
olmaması hukukun genel ilkelerindendir.
95. Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında, kanunların geriye
yürümezliği ilkesi ile ilgili olarak gerçek geriye yürüme ve gerçek olmayan
geriye yürüme ayrımı yapılmaktadır. Gerçek geriye yürüme, yeni getirilen
kuralın eski kural döneminde tamamlanmış ve hukuki sonuçlarını doğurmuş
hukuksal durum, ilişki ve olaylara uygulanmasıdır. Gerçek olmayan geriye yürüme
ise yeni getirilen kuralın eski kural yürürlükte iken başlamakla beraber henüz
sonuçlanmamış hukuksal durum, ilişki ve olaylara uygulanması anlamına
gelmektedir.
96. 6428 sayılı Kanun'un 4. maddesinin (1) numaralı fıkrası
uyarınca KÖİ modeli yatırımlarda sözleşmeler belirtilen sabit yatırım dönemi
hariç en fazla otuz yıl olmak üzere yapılabilmektedir. Aynı Kanun'un 1. maddesi
uyarınca sabit yatırım dönemi hariç otuz yılı geçmemek üzere üst hakkı tesis
edilebilmektedir. İdare ile yüklenici arasındaki hukuki ilişki belirtilen
sürelerin sonuna kadar devam etmektedir. Dolayısıyla aralarındaki hukuki ilişki
devam eder niteliktedir. Bu nedenle kazanılmış haktan ya da kesinleşmiş
işlemlerden söz edilemez.
97. Diğer yandan KÖİ modelinin ilk uygulamaları 3359 sayılı
Kanun'un ek 7. maddesine göre gerçekleştirilmekte iken 6428 sayılı Kanun'un
yürürlüğe girmesi ile bu Kanun hükümleri uygulanmaya başlanmıştır. Ek 7.
maddeye göre ihaleyi kazanan gerçek veya tüzel kişilere tanınan üst hakkı en
fazla kırk dokuz yıl olarak saptanmışken 6428 sayılı Kanun'un 1. maddesi ile bu
süre otuz yıla indirilmiştir. Ayrıca KÖİ modelinde sürekli ve bağımsız üst
hakkı tanınması benimsenmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 826.
maddesi üst hakkının sürekli ve bağımsız olması için en az otuz yıl olarak
kurulması gerekmektedir. Dava konusu kural ile üst hakkına ilişkin süre otuz
yıl olarak öngörülerek 6428 sayılı Kanun hükümleriyle uyumlu hale
getirilmiştir. Bunun yanında Kanun'un 4. maddesinin (9) numaralı fıkrası
sözleşme ve ekleri ile sözleşme taslağında değişiklik yapılması ve sözleşmenin
karşılıklı anlaşma ile sona erdirilmesine ilişkindir. Yeni koşulların ortaya
çıkması durumunda ancak tarafların ortak iradeleri ile sözleşmede değişiklik
yapabilmeleri ya da sözleşmeyi sona erdirmeleri söz konusudur. Böylece
kişilerin iradelerinin tek taraflı etkisiz kılınması söz konusu değildir.
Böylece dava konusu ibareler ile gerek TMK ve 6428 sayılı Kanun arasında gerekse
sözleşmeler arasında eşgüdüm sağlanmasının amaçlandığı ve bu amacın kamu
yararını gerçekleştirmeye yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Kaldı ki dava konusu
ibareler ile 3359 sayılı Kanun döneminde yapılan sözleşmeler ile 6428 sayılı
Kanun döneminde yapılan sözleşmeler aynı hükümlere tabi olabilecektir. Böylece
yapılan değişiklik ile eski ve yeni kuralların geçerli olduğu dönemde yapılan
üst hakkı ve sözleşmelere ilişkin uygulamalar ortak hükümlere tabi kılınmakta,
kurallar arasındaki farklar giderilerek eşgüdüm sağlanmakta ve aynı hukuki
durumdaki yükleniciler aynı hükümlere tabi olmaktadır. Bu anlamda yapılan
değişikliklerin hukuki güvenlik ve istikrarı engellediği ve eşitlik ilkesine
aykırı olduğu söylenemez.
98. Öte taraftan dava dilekçesinde ".ve 4 üncü maddesinin
dokuzuncu fıkrası." ibaresinin Anayasa'nın 138. maddesine
de aykırı olduğu ileri sürülmüştür. 138. maddede hâkimlerin görevlerinde
bağımsız oldukları, Anayasa, kanun ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine
göre hüküm verecekleri, hiç bir organ, makam, merci veya kişinin yargı
yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat
veremeyeceği, genelge gönderemeyeceği, tavsiye ve telkinde bulunamayacağı,
görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması
ile ilgili soru sorulamayacağı, görüşme yapılamayacağı veya herhangi bir
beyanda bulunulamayacağı, yasama ve yürütme organları ile idarenin mahkeme
kararlarına uymak zorunda bulundukları, bu organlar ve idarenin mahkeme
kararlarını hiçbir suretle değiştiremeyeceği ve bunların yerine getirilmesini
geciktiremeyeceği hükme bağlanmıştır.
99. Yasama organının mahkeme kararlarını değiştirememesi ilkesi
yasama organının kanun yoluyla kesinleşmiş olan kararları ortadan kaldıramaması
anlamına gelir. Mahkeme kararının kanun yoluyla değiştirilememesi ilkesi, maddi
hukukta herhangi bir değişiklik yapmaksızın sadece somut mahkeme kararlarının
kanun yoluyla değiştirilmesi ya da uygulanmasının engellenmesi hâlleri için söz
konusu olacaktır.
100. Dava konusu ibare ile mevcut ihaleler yönünden ile sözleşme
ve eklerinin değiştirilmesi ve sona erdirilmesi konularına yönelik olup
sözleşmeden doğan ihtilaflara ilişkin değildir. Zira kuralda devam eden
yargılamalara uygulanacağına ilişkin hüküm olmadığı gibi bu konuda etkilediği
açılmış bir dava olup olmadığının belirlenmesi ya da var ise kurala göre karar
verilmesi de olanaklı değildir. Ayrıca kuralın yargılaması devam eden davalara
uygulanmasına ilişkin bir Kanun'da ifade de yer almamaktadır. Daha önce tesis
edilmiş bulunan işlemlerin doğurduğu hukuki sonuçları ortadan kaldıracak
şekilde yasama tasarrufunda bulunulması da söz konusu değildir. Dolayısıyla
yargı mercilerince verilecek kararların uygulanmasını öngören kural Anayasa'nın
138. maddesine aykırı değildir.
101. Açıklanan nedenlerle, dava konusu ".üst hakkı
tesisine yönelik hükümleri ile." ibaresi Anayasa'nın 2. ve 10.
maddelerine, ".ve 4 üncü maddesinin dokuzuncu fıkrası." ibaresi
Anayasa'nın 2., 10. ve 138. maddelerine aykırı değildir. İptal taleplerinin
reddi gerekir.
102. Engin YILDIRIM, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Alparslan ALTAN,
Celal Mümtaz AKINCI ile Erdal TERCAN 6428 sayılı Kanun'un geçici 1.
maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".ve 4 üncü
maddesinin dokuzuncu fıkrası." ibaresi yönünden, M. Emin
KUZ ile Hasan Tahsin GÖKCAN ise her iki ibare yönünden bu görüşe
katılmamışlardır.
103. 6428 sayılı Kanun'un geçici 1. maddesinin birinci
fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".ve 4 üncü maddesinin dokuzuncu
fıkrası." ibaresinin Anayasa'nın 167. maddesi ile ilgisi
görülmemiştir.
I- Kanun'un 24. Maddesiyle 6428 Sayılı Kanun'un Geçici 1.
Maddesine Eklenen (3) Numaralı Fıkranın İncelenmesi
a- İptal Talebinin Gerekçesi
104. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kural ile mevcut ihale
dokümanlarında ve sözleşmelerde geçmiş ve geleceği kapsayacak şekilde düzenleme
yapılmasının tüm ihalelerin temelinde yatan rekabet, eşit muamele ve
güvenilirlik ilkelerini askıya alacağı, yolsuzluk ve usulsüzlükleri
yasallaştıracağı, somut ihaleler hakkında verilmiş yargı kararlarını etkisiz
hâle getireceği, mevcut ihale dokümanlarına göre ihale yapıldığı ve sözleşmeye
bağlanarak hukuksal işlemin tamamlandığı halde ihaleden sonra değişiklik
yapılması sonucu ihale dokümanına göre teklifte bulunan isteklilerin tekliflerini
değiştirebilmelerinin engellendiği, bu durumun yapılmış ihalede saydamlığın,
rekabetin, eşit muamelenin ve güvenirliliğin ortadan kalkması ve dolayısıyla
yapılmış ihalenin hukuken sakatlanması sonucunu doğuracağı, uygulamanın adil ve
hakkaniyete uygun olmamasının yanında kamu yararı ölçütüyle, hukuk devleti ve
sözleşmeye bağlılık ilkeleri ile üzerine ihale yapılan istekliye ayrıcalık
tanınması sonucunu doğurması nedeniyle de kanun önünde eşitlik ilkesiyle
bağdaşmadığı, bununla birlikte idari yargı mercilerinde görülmekte olan hukuki
uyuşmazlıklar için her aşamada verilecek her türlü yargı kararının gereğinin,
yargı kararı doğrultusunda değil, mevcut ihale dokümanında ve sözleşmelerde
gerekli düzenlemeler yapılarak yerine getirilmesi ile hukuk yollarının
kapatılmış olduğu belirtilerek kuralın, Anayasa'nın 2., 10. ve 138. maddelerine
aykırı olduğu ileri sürülmüştür.
b- Anayasa'ya Aykırılık Sorunu
105. 6216 sayılı Kanun'un 43. maddesi uyarınca, kural ilgisi
nedeniyle Anayasa'nın 36. maddesi yönünden de incelenmiştir.
106. Dava konusu kural, 6428 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği
tarihinden önce 3359 sayılı Kanun'un ek 7. maddesine göre yapılan ihalelere
karşı açılan davalarda idari yargı mercilerince verilen kararların gereklerinin
ihale dokümanı ve sözleşmelerde gerekli düzenlemeler yapılarak yerine
getirilmesini öngörmektedir.
107. Hukuk devletinde kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin sağlanması
ve korunması esas olduğundan, kişilere etkili hak arama imkânı sağlayan
güvencelerin de tanınması gerekmektedir. Bu çerçevede Anayasa'nın "Hak
arama hürriyeti" başlıklı 36. maddesinin birinci
fıkrasında, "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak
suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve
savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir." denilerek,
herkese, adaleti bulma, hakkı olanı elde etme ve haksızlığı giderme imkânı
sağlanmıştır. Böylece kişilerin hukuki güvenlikleri etkin bir koruma
mekanizmasına kavuşturulmuştur. Mahkeme kararlarının değiştirilememesi,
yasamanın ve yürütmenin kesinleşmiş yargı kararlarıyla oluşmuş hukuksal
durumlara dokunamaması ya da bunları ortadan kaldıramaması hukuk devletinin
temel ilkelerindendir. Nitekim Anayasa'nın 138. maddesinin son fıkrasında da
"Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak
zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararını hiçbir suretle değiştiremez
ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez." hükmüne yer
verilmiştir. Bu nedenle, davaya taraf olan kişinin anayasal güvencelerinin
etkin olarak korunması ve hukuka uygunluğun sağlanması için, idarenin kendisi
hakkında verilen nihai yargı kararlarına uyması gerekmektedir.
108. Adalete olan inancın ve güven duygusunun sarsılması,
Devletin temeli sayılan adaleti koruyan ve sağlamakla görevli yargı organını
işlevsiz hâle getirecek, yargı kararının bağlayıcılık ifade etmemesi algısı
yaratıldığında ise idareye keyfi davranış sergileme imkânı verilmiş olacaktır.
109. Bir uyuşmazlığı mahkeme önüne götürme, mahkemece verilen
kararın uygulanmasını isteme, yargılamanın sonuç doğurmasını sağlayan hak arama
hürriyetinin olmazsa olmaz koşuludur. Hak arama özgürlüğünün bir gereği olan
mahkemeye erişim hakkı, yargılama sonunda verilen kararın etkili bir şekilde
aynen ve gecikmeksizin uygulanmasını da gerektirmektedir. Mahkeme kararlarını
uygulanamaz hâle getiren düzenlemeler, mahkemeye erişim hakkını da anlamsız
kılacaktır.
110. Kişilerin, Devlete güven duymaları, maddi ve manevi
varlıklarını geliştirebilmeleri, temel hak ve özgürlüklerden yararlanabilmeleri
ancak hukuk güvenliği ve üstünlüğünün sağlandığı bir hukuk düzeninde
gerçekleşebilir. Hukuk güvenliğinin ve hukukun üstünlüğünün sağlanması için
Devletin işlem ve eylemlerine karşı yargı yolunun açık tutulması yeterli
olmayıp yargı mercileri tarafından verilen kararların gecikmeksizin uygulanması
da gerekir. Bir işlemin hukuka aykırı olduğu yapılan yargısal denetim
neticesinde tespit edilmesine rağmen işlemin iptali yönündeki yargısal kararın
uygulanmaması, Devletin işlem ve eylemlerine karşı yargı yolunun açık
tutulmasını anlamsız hâle getirir. Zira hukuk güvenliği ve hukukun üstünlüğü
sadece hukuka aykırılıkların tespit edilmesiyle değil, bunların tüm sonuçlarıyla
ortadan kaldırılmasıyla sağlanabilir. Mahkeme kararlarının bağlayıcılığını ve
gecikmeksizin uygulanmasını sağlayacak etkili tedbirlerin alınması hukuk
devletinin asgari gereklerindendir.
111. Kamu bütçesini aşacak boyutta finansman gerektiren KÖİ modeliyle
yapılan yatırımların kapsamı, boyutu, ekonomik değeri ve sağlık hizmetine
yapacağı katkılar düşünülerek ihale sürecine ilişkin işlemlerin ve sonrasında
imzalanan sözleşmelerin mümkün olduğu ölçüde sürdürülmesinin hedeflenmesinde
kamu yararı olduğu açıktır. Gerekçesine bakıldığında dava konusu kuralın, 6428
sayılı Kanun kapsamında kapsamda yapılan işlerin önemi ve yüksek maliyeti ve
uluslararası finans kuruluşlarının uzun süreli ve hukuki anlamda güven içeren
yatırımlara destek vermeleri nedeniyle ihalenin tümüyle iptal edilmeksizin bazı
tadilatlarla düzeltilebilmesi, hukuka dolayısıyla da mahkeme kararlarına uygun
hâle getirilebilmesi için idari yargı mercilerince verilecek kararlar
çerçevesinde ihale dokümanı ve sözleşmelerde gereken düzenlemelerin yapılması
suretiyle işlerin yürütülmesi amacıyla düzenlendiği anlaşılmaktadır.
112. Kural uyarınca sözleşmeler ve ihale dokümanları iptal
edilmeyecek, mahkeme kararlarının gerekleri yönünde değiştirilecektir. Böylece
hem mahkeme kararlarının gerekleri yerine getirilecek hem de sözleşme ve ihale
süreci devam edebilecektir. Dolayısıyla dava konusu kural uyarınca idari yargı
organları tarafından verilen kararların uygulanmamasını ya da geciktirilmesini
öngörmemekte, sadece bu kararların uygulanma şeklini göstermektedir. Diğer
anlatımla kural, yargının verdiği ve bağlayıcı olan kesin hüküm niteliğini
almış yargı kararlarının etkili bir şekilde aynen ve gecikmeksizin
uygulanmasına engel teşkil etmemektedir. Doküman ya da sözleşmelerde kararlar
doğrultusunda değişiklik yapılması, kararların yerine getirilmemesi anlamını da
taşımaz. Kural, idarenin mahkeme kararını değiştirebilmesine değil sadece karar
doğrultusunda doküman ya da sözleşmenin değiştirilmesini hükmetmektedir. Kaldı
ki yargı organı tarafından ihalenin tamamen iptal edilmesi ya da ana
unsurlarının iptal edilmesi durumunda doküman ya da sözleşmelerde değişiklik
yapılması olanağının da ortadan kalkacağı kuşkusuzdur. Bu nedenle kural,
doküman ya da sözleşmede değişiklik yapılarak uygulanması mümkün haller için
geçerlidir. Tüm bunlara rağmen kararın yerine getirilmediğinin düşünülmesi
durumunda yeniden yargı yoluna gidilmesi de mümkündür. Dolayısıyla dava konusu
kural hak arama özgürlüğüne, hukuki güvenlik ve hukuk devleti ile mahkeme
kararlarının bağlayıcılığı ilkelerine aykırılık teşkil ettiği söylenemez.
113. Öte yandan dava dilekçesinde kuralın eşitlik ilkesine de
aykırı olduğu ileri sürülmüştür. İhaleyi kazanan ve idare ile sözleşme
taslağını görüşen ya da bu aşamayı geçerek sözleşme imzalayan yüklenici ile
diğer istekliler aynı hukuki durumda değildirler. Eşitlik karşılaştırması
yapılabilmesi için karşılaştırmaya esas alınacak kişi ya da grupların aynı veya
benzer hukuki durumda bulunmaları gerekir. Yüklenici ile sadece ihaleye
katılmış olan diğer isteklilerin aynı durumda olmamaları nedeniyle eşitlik
karşılaştırmasına tabi tutulamazlar. Üstelik belirtilen aşamalarda bulunan
tüm yüklenicilerin aynı hukuki kurallara tabi olacağı kuşkusuzdur. Haklarında
verilmiş yargı kararı bulunan yüklenicilerin dava konusu kurala tabi olacakları
kuşkusuzdur. Yüklenici ile herhangi bir nedenle sözleşmenin yapılmaması ya da
feshedilmesi durumunda diğer istekliler ile aynı işlemler yapılabilecek ve
onların da aynı kurallara muhatap olabilecekleri açıktır. Dolayısıyla dava konusu
kuralın eşitlik ilkesine aykırılığından söz edilemez.
114. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa'nın 2., 10., 36. ve 138.
maddelerine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.
115. M. Emin KUZ ile Hasan Tahsin GÖKCAN bu görüşe
katılmamışlardır.
IV- YÜRÜRLÜĞÜN
DURDURULMASI TALEBİ
116. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kuralların
uygulanmasının insanların maddi ve manevi zararlarının doğmasına yol açacağı,
hukuk devleti sayılmanın gereği olarak anayasal düzenin en kısa sürede hukuka
aykırı kurallardan arındırılması gerektiği, aykırılıkların sürdürülmesinin,
hukukun üstünlüğü ilkesini zedeleyeceği ve bu durumda kişi hak ve özgürlükleri
güvence altında sayılamayacağından hukuk devleti yönünden de giderilmesi
olanaksız durum ve zararlara yol açılacağı belirtilerek yürürlüklerinin durdurulması
talep edilmiştir.
26.2.2014 tarihli ve 6527 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanun'un;
A- 1. maddesiyle değiştirilen, 31.8.1956 tarihli ve 6831 sayılı
Orman Kanunu'nun 11. maddesinin birinci fıkrasının üçüncü cümlesinde yer
alan ".otuz gün içinde." ibaresi ile dördüncü
cümlesinde yer alan "İlan süresi geçtikten sonra." ibaresine,
B- 3. maddesiyle 6831 sayılı Kanun'un ek 9. maddesine eklenen
beşinci fıkranın ikinci cümlesinde yer alan "...bu tesislerden
herhangi bir bedel alınmaz." ibaresine,
C- 8. maddesiyle 8.9.1983 tarihli ve 2886 sayılı Devlet İhale
Kanunu'nun 84. maddesine eklenen dördüncü fıkraya,
D- 9. maddesiyle 2886 sayılı Kanun'a eklenen geçici 4. maddeye,
E- 17. maddesiyle 4.5.2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet
Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen
Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'un 8. maddesine eklenen (15) numaralı
fıkraya,
F- 18. maddesiyle 5651 sayılı Kanun'un 9/A maddesine eklenen
(9) numaralı fıkraya,
G- 23. maddesiyle değiştirilen, 21.2.2013 tarihli ve 6428
sayılı Sağlık Bakanlığınca Kamu Özel İş Birliği Modeli ile Tesis Yaptırılması,
Yenilenmesi ve Hizmet Alınması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un 4. maddesinin (9) numaralı fıkrasına,
H- 24. maddesiyle 6428 sayılı Kanun'un geçici 1. maddesinin;
1- Birinci fıkrasının değiştirilen ikinci cümlesinde yer
alan ".üst hakkı tesisine yönelik hükümleri ile."
ve ".ve 4 üncü maddesinin dokuzuncu fıkrası." ibaresine,
2- Eklenen (3) numaralı fıkrasına,
yönelik iptal talepleri, 28.1.2016 tarihli ve E.2014/92, K.2016/6
sayılı kararla reddedildiğinden, bu madde, fıkra ve ibarelere ilişkin
yürürlüğün durdurulması taleplerinin REDDİNE, 28.1.2016 tarihinde
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
V- HÜKÜM
26.2.2014 tarihli ve 6527 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanun'un;
A- 1. maddesiyle değiştirilen, 31.8.1956 tarihli ve 6831 sayılı
Orman Kanunu'nun 11. maddesinin birinci fıkrasının üçüncü cümlesinde yer
alan ".otuz gün içinde." ibaresi ile dördüncü
cümlesinde yer alan "İlan süresi geçtikten sonra."
ibaresinin Anayasa'ya aykırı olmadıklarına ve iptal taleplerinin REDDİNE,
OYBİRLİĞİYLE,
B- 3. maddesiyle 6831 sayılı Kanun'un ek 9. maddesine eklenen
beşinci fıkranın ikinci cümlesinde yer alan "...bu tesislerden
herhangi bir bedel alınmaz." ibaresinin Anayasa'ya aykırı
olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE, Engin YILDIRIM, Serdar ÖZGÜLDÜR, Serruh
KALELİ ile Osman Alifeyyaz PAKSÜT'ün karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
C- 8. maddesiyle 8.9.1983 tarihli ve 2886 sayılı Devlet İhale
Kanunu'nun 84. maddesine eklenen dördüncü fıkranın Anayasa'ya aykırı
olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
D- 9. maddesiyle 2886 sayılı Kanun'a eklenen geçici 4. maddenin Anayasa'ya
aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE, OYBİRLİĞİYLE,
E- 17. maddesiyle 4.5.2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet
Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen
Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'un 8. maddesine eklenen (15) numaralı
fıkranın Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE, Serdar
ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ'nin karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
F- 18. maddesiyle 5651 sayılı Kanun'un 9/A maddesine eklenen
(9) numaralı fıkranın Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin
REDDİNE, Serdar ÖZGÜLDÜR ile Serruh KALELİ'nin karşıoyları ve
OYÇOKLUĞUYLA,
G- 23. maddesiyle değiştirilen, 21.2.2013 tarihli ve 6428
sayılı Sağlık Bakanlığınca Kamu Özel İş Birliği Modeli ile Tesis Yaptırılması,
Yenilenmesi ve Hizmet Alınması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un 4. maddesinin (9) numaralı
fıkrasının Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE, Engin
YILDIRIM, Osman Alifeyyaz PAKSÜT, Alparslan ALTAN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal
TERCAN, M. Emin KUZ ile Hasan Tahsin GÖKCAN'ın karşıoyları ve 6216 sayılı
Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 65.
maddesinin (1) numaralı fıkrası gereğince OYÇOKLUĞUYLA,
H- 24. maddesiyle 6428 sayılı Kanun'un geçici 1. maddesinin;
1- Birinci fıkrasının değiştirilen ikinci cümlesinde yer alan;
a- ".üst hakkı tesisine yönelik hükümleri ile."
ibaresinin Anayasa'ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE, M.
Emin KUZ ile Hasan Tahsin GÖKCAN'ın karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
b- ".ve 4 üncü maddesinin dokuzuncu fıkrası." ibaresinin Anayasa'ya
aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE, Engin YILDIRIM, Osman Alifeyyaz
PAKSÜT, Alparslan ALTAN, Celal Mümtaz AKINCI, Erdal TERCAN, M. Emin KUZ ile
Hasan Tahsin GÖKCAN'ın karşıoyları ve 6216 sayılı Kanun'un 65. maddesinin (1)
numaralı fıkrası gereğince OYÇOKLUĞUYLA,
2- Eklenen (3) numaralı fıkrasının Anayasa'ya aykırı
olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE, M. Emin KUZ ile Hasan Tahsin GÖKCAN'ın
karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
28.1.2016 tarihinde karar verildi.
Başkanvekili
Burhan ÜSTÜN
Başkanvekili
Engin YILDIRIM
Üye
Serdar
ÖZGÜLDÜR
Üye
Serruh KALELİ
Üye
Osman
Alifeyyaz PAKSÜT
Üye
Recep
KÖMÜRCÜ
Üye
Alparslan
ALTAN
Üye
Nuri
NECİPOĞLU
Üye
Celal Mümtaz
AKINCI
Üye
Erdal TERCAN
Üye
M. Emin KUZ
Üye
Hasan Tahsin
GÖKCAN
Üye
Kadir ÖZKAYA
Üye
Rıdvan GÜLEÇ
KARŞIOY GEREKÇESİ
1. 6527 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında
Kanun'un 3. maddesiyle, 6831 sayılı Kanun'un ek 9. maddesine eklenen beşinci
fıkranın ikinci cümlesinde yer alan ".bu tesislerden herhangi bir
bedel alınmaz" ibaresinin iptali isteminin reddine ilişkin
çoğunluk kararına aşağıdaki nedenlerle katılmıyoruz:
2. İptali istenen kuralla, Devlet ormanlarında, erişme kontrolü
uygulanan karayollarındaki ulaştırma yapıları ve müştemilatı olan hizmet
tesisleri ile bakım işletme tesislerine, karayolu sınır çizgisi içinde kalmak
kaydıyla izin verilmesini öngören beşinci fıkranın kapsamındaki bu tesislerden,
Devlet idareleri ile kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılan, işletilen,
işlettirilen veya yap-işlet-devret modeli esas alınarak yaptırılan ve
işlettirilenlerden herhangi bir bedel alınmayacağı öngörülmektedir.
3. Kural kapsamındaki yerlerin "karayolu sınır
çizgisi içinde" olanları ifade ettiği açıktır. Dolayısıyla, hangi
tesislerden bedel alınmayacağı, karayolu sınır çizgisine göre
belirlenecektir. "Karayolu sınır çizgisi"nin 6001 sayılı
Karayolları Genel Müdürlüğünün Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun'un 2.
maddesindeki tanımına göre "kamulaştırılmış, kamuya terk veya
tahsis edilmiş karayolunda mülk ile olan sınır çizgisini; diğer karayollarında
yarmada şevden sonra hendek varsa hendek dış kenarı, hendek yoksa şev üstü
kenarı, dolguda şev etek çizgisini; yaya yolu ile ayrılmış karayolunda yolun
mülkle birleştiği çizgiyi" ifade etmektedir. Yine 2918 sayılı
Karayolları Trafik Kanunu'na göre karayolu sınır çizgisi aynı ölçütlere göre
tanımlanmaktadır. Anılan Kanun'da, otoyollarda karayolu sınır çizgisi
belirlenirken sadece üzerinden trafik akan yol gövdesi değil, otoyol hizmet
tesisleri, bakımevleri gibi zorunlu tesis ve güvenlik alanlarının da
gözetileceği öngörülmektedir.
4. İlgili yasalarda yapılan bu tanımlamalara göre karayolu sınır
çizgisinin mülkle birleştiği durumlar dışında somut ve önceden belirlenebilir
bir sınır çizgisi mevcut olmayıp, bu çizginin otoyol projesi yapılırken idare
ve/veya müteahhit tarafından serbestçe belirlenebileceği anlaşılmaktadır. Buna
göre, orman içinden geçen otoyollarda zorunlu olarak müdahale edilecek orman
alanı, özel bir mülke temas etmedikçe, idare tarafından istenildiği ölçüde
orman sahasına girebilecektir.
5. Anayasa, birçok ülke anayasasından farklı olarak, ormanların
korunmasını özel ve sıkı bir rejime bağlamıştır. Tarihsel olarak Fatih Sultan
Mehmet'le başlayan ancak Osmanlı döneminde gereğince uygulanamayan, ormanların
gerekirse en sert tedbirlerle korunması kaygısı, Cumhuriyet döneminde ormanlara
tekrar verilen öneme rağmen orman alanlarının kaybının önlenemeyişi, anayasa
koyucuyu, 1961 ve 1982 Anayasalarında özel hükümler vazetmeye yöneltmiştir.
Anayasa'nın 169. maddesi, ormanların korunması ve orman sahalarının
genişletilmesi için Devlete görev vermiş; devlet ormanlarının mülkiyetinin
devrolunamayacağını, kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamayacağını,
yanan ormanların yerine yenisinin yetiştirileceğini hükme bağlamıştır. Anayasa
Mahkemesinin 17.2.2002 tarihli ve E:2000/75, K:2002/200 sayılı kararında şu
husus vurgulanmaktadır:
"Devlet ormanlarının gerçek ve tüzelkişilere tahsisinin,
karayolları, telefon, elektrik, su, gaz, petrol boru isale hatları, savunma
tesisleri, sanatoryum gibi öncelikli kamu hizmetlerinin ormandan geçmesi ya da
anılan bina ve tesislerin orman arazileri üzerinde yapılması zorunluluğu
bulunduğu hallerle sınırlı olması gerekir. Başka bir anlatımla, kamu yararının
bulunması ve zorunluluk hallerinde Devlet ormanları üzerinde ancak irtifak
hakkı tesisine olanak tanınabilir."
Öte yandan, Anayasa Mahkemesinin daha sonraki kararlarında, orman
arazileri üzerinde Devletçe yapılan ve işletilen tesisler için bedel
alınmamasını Anayasa'ya aykırı bulmadığı; orman arazisinde madencilik faaliyeti
yapılması halinde ise devlet hakkının %30 fazlasıyla alınacak olmasını, zorunlu
olarak yapılacak madencilik faaliyeti ile ormanın aynen korunması arasındaki
kamu yararını makul bir dengeye kavuşturduğu gözetilerek, orman alanındaki
madencilik faaliyetlerini Anayasa'ya aykırı bulmadığı anlaşılmaktadır.
6. İptali istenen kuralla, yap-işlet-devret modeliyle yapılacak ve
işletilecek tesislerden, kamu idareleri tarafından yapılanlar gibi, herhangi
bir bedel alınmaması esası getirilmiştir. Bu durum, daha önce Anayasa
Mahkemesince incelenen ve Anayasa'ya aykırı bulunmayan düzenlemelerden de
oldukça ileri gitmektedir. Çünkü bu durumda madencilik faaliyetlerinde olduğu
gibi dengeleyici bir unsur (devlet hakkı) söz konusu olmadığı gibi, herhangi
bir bedel veya ücret ödemeyecek olan girişimci, aynı oranda yüksek kar elde
edecek ancak eksilen orman arazisinin telafisi için ayrılması gereken kamu
kaynakları karşılanmayacaktır. Anayasa Mahkemesinin önceki içtihatlarıyla
oluşan ve ormanların aynen korunması gereği ile zorunlu hallerde kamu yararını
gerçekleştirmek amacıyla orman alanlarına belli ölçülerde müdahaleyi olanaklı
kılan irtifak hakkı kullanımı arasında sağlanan adil denge, bu kez iptali
istenen kuralla bozulmaktadır.
Açıklanan nedenlerle kuralın, Anayasa'nın 169. maddesine aykırı
olduğu düşüncesindeyiz.
Başkanvekili
Engin YILDIRIM
Üye
Osman
Alifeyyaz PAKSÜT
KARŞIOY GEREKÇESİ
Muhtelif kanunlarda değişiklik yapılması amacıyla
milletvekillerince verilen 4 ayrı kanun teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi
(TBMM) Plân ve Bütçe Komisyonunda birleştirilerek görüşülmüş ve TBMM Genel
Kuruluna sevkedilmiş ve 26.2.2014 tarih ve 6527 sayılı "Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun" olarak kabul edilerek 1.3.2014 tarih
ve 28928 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Bu Kanun'un 3. maddesi ile 6831 sayılı Kanun'un Ek 9. maddesine
eklenen beşinci fıkranın 2. cümlesinde yer alan "...bu tesislerden
herhangi bir bedel alınmaz..." ibaresi ile Kanun'un 17. maddesi ile 5651
sayılı Kanun'un 8. maddesine eklenen (15) numaralı fıkranın ve Kanun'un 18.
maddesi ile 5651 sayılı Kanun'un 9/A maddesine eklenen (9) numaralı fıkranın
anılan kanun tekliflerinde yer almadığı ve bu kuralların TBMM Plân ve Bütçe
Komisyonunca birleştirilen metne eklendiği anlaşılmaktadır.
Anayasa'nın 88. maddesinde "Kanun teklif etmeye Bakanlar
Kurulu ve milletvekilleri yetkilidir.
Kanun tasarı ve tekliflerinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde
görüşülme usul ve esasları İçtüzükle düzenlenir." denilmektedir.
Anayasa'nın 88. maddesinin birinci fıkrasının ihlâli sonucu bir yasalaştırma
söz konusuysa, bu konudaki ihlâl Anayasa'nın 148. maddesi anlamında bir
"şekil sakatlığı"na değil, doğrudan 88. maddesine aykırı düşer ve
yapılacak anayasal denetimin, "şekil bakımından" değil, "esas
bakımından" söz konusu olması gerekir. 88. maddenin ikinci fıkrasındaki
"Kanun tasarı ve tekliflerinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülme
usul ve esasları İçtüzükle düzenlenir" hükmünün de, bu açıklama
çerçevesinde yorumlanması ve bu düzenlemenin aynı maddenin birinci fıkrasındaki
anayasal hüküm doğrultusunda anlaşılması ve hüküm ifade etmesi gerekir. Yani,
birinci fıkraya aykırı bir durum söz konusu ise artık ortada doğrudan bir
Anayasa ihlâli söz konusu olacak ve Anayasa'nın bu hükmünün bir tekrarından
ibaret olan TBMM İçzüğü'nün 35. maddesinin ihlâli nedeniyle, Anayasa'nın
148. maddesinde belirtilen (ve son oylamaya ilişkin olmadığından kanunun
iptalini gerektirmeyen) bir şekil sakatlığından ve şekil denetiminden değil;
88. maddenin birinci fıkrasının ihlâli sonucu esası ilgilendiren bir
sakatlıktan ve esas denetimden söz edilebilecektir.
Davanın somutu ile ilgili olarak düzenleme öngören TBMM
İçtüzüğü'nün "Komisyonların yetkisi, toplantı yeri ve zamanı"
başlıklı 35. maddesinin ilgili bölümleri şöyledir: "Komisyonlar,
kendilerine havale edilen kanun tasarı ve/veya tekliflerini aynen veya değiştirerek
kabul veya reddedebilirler; birbirleriyle ilgili gördüklerini birleştirerek
görüşebilirler ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca kendilerine
ayrılan salonlarda toplanırlar.
Ancak, komisyonlar, 92 nci maddedeki özel durum dışında kanun teklif
edemezler, kendilerine havale edilenler dışında kalan işlerle uğraşamazlar.
Başkanlık Divanının kararı olmaksızın Genel Kurulun toplantı saatlerinde
görüşme yapamazlar ve kanun tasarı ve tekliflerini bölerek ayrı ayrı metinler
halinde Genel Kurula sunamazlar."
İçtüzüğün 35. maddesinin yukarıdaki açık metninden de açıkça
anlaşılacağı üzere, komisyonların kendilerine havale edilen Kanun tasarı ve
tekliflerini görüşme yetkileri sınırlandırılmış olup, Komisyonların İçtüzüğün
92. maddesindeki özel durum dışında (genel veya özel af ilanını içeren kanun
tasarı ve teklifleri) kanun teklif etme yetkileri yoktur. Yukarıda belirtilen
yasa değişiklikleri önerilen teklif metinlerinde olmadığı halde Plân ve Bütçe
Komisyonu tarafından birleştirilen metne ilave edilerek kanunlaştırıldığından,
bu durum Anayasa'nın 88. maddesinin birinci fıkrasına (dolayısiyle de bu hükmün
açıklaması mahiyetinde bulunan TBMM İçtüzüğü'nün 35. maddesine) açıkça aykırı
düşmektedir.
Anayasa'nın 88. maddesinin birinci fıkrasının açık âmir hükmü
karşısında, TBMM İçtüzüğü'nün 87 nci maddesi gerekçe gösterilerek, görüşülmekte
olan bir tasarı veya teklifin konusu olmayan "başka" kanunlarda ek ve
değişiklik getiren "yeni bir kanun teklifi mahiyetindeki"
değişikliklerin "Genel Kurul" tarafından da yapılamayacağı açıktır.
Anayasa'nın 148. maddesindeki "Kanunların şekil bakımından
denetlenmesi, son oylamanın, öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı.
hususları ile sınırlıdır." hükmünün de bu belirlemeye etkisinin
olamayacağı kuşkusuzdur. Gerçekten, 88 nci maddenin birinci fıkrasına açıkça
aykırı bir yasama faaliyeti sözkonusu olduğundan, Genel Kurulca öngörülen
çoğunlukla yapılacak bir "son oylama"nın belirtilen Anayasa'ya
aykırılığı düzelteceği kabul edilemez. Ancak 88 inci maddenin birinci fıkrasına
uygun bir yasama faaliyeti içerisinde 148 inci maddedeki "şekil
denetimi" kuralı işletilebilir. Davanın somutunda ise yukarıda açıklandığı
üzere, aksi yönde bir yasama faaliyeti bulunduğu görüldüğünden; 148 inci maddenin
bu davanın somutunda uygulama kabiliyeti bulunmamaktadır. (Bu konudaki bir
inceleme için bkz.: Torba Yasalar ve Yasama sürecindeki İçtüzük Hükümlerinin
Şekil Denetimi Sorunu, Hıfzı DEVECİ, TBB Dergisi, 2015 (117) s. 55-90)
Esasen Anayasa Mahkemesinin 25.12.2008 tarih ve E.2008/71,
K.2008/183 sayılı kararına (RG 9.4.2009, Sayı:27195) konu iptal davası
başvurusunun içeriğinden de, bu şekildeki bir uygulamanın TBMM İçtüzüğü'nün 35.
maddesine aykırı düştüğünün TBMM Başkanlığınca saptandığı ve ilgili komisyona
kabul edilen tasarı metninin iade edilmesine karşılık, ilgili komisyonca iade
edilen tasarı metninin yeniden bir üst yazı ile Genel Kurulun onayına sunulmak
üzere TBMM Başkanlığına geri gönderildiği ve akabinde yasalaştığı
anlaşılmaktadır.
Açıklanan nedenlerle; yukarıda işaret edilen kuralların
Anayasa'nın 88. maddesine aykırı düşmesi nedeniyle iptaline karar verilmesi
gerektiği kanaatine ulaştığımızdan; çoğunluğun aksi yöndeki kararına
katılmıyoruz.
Üye
Serdar
ÖZGÜLDÜR
Üye
Serruh KALELİ
KARŞIOY GEREKÇESİ
26.2.2014 tarihli ve 6527 sayılı, Bazı Kanunlarda Değişiklik
Yapılması Hakkında Kanun'un bazı maddelerinin iptallerine karar verilmesi
istenmiştir. Bu kapsamda aşağıdaki kuralların da iptali istenmiş, ancak
Mahkememiz çoğunluğu tarafından kurallar Anayasaya aykırı bulunmayarak iptal
talebi reddedilmiştir.
Aşağıda belirtilen kuralların, açıklanan nedenlerle Anayasa'ya
aykırı olduğu ve iptali gerektiği kanaatinde olduğumuzdan, Mahkememiz
çoğunluğunun görüşüne katılmamız mümkün olmamıştır.
I- Kanun'un 23. Maddesiyle Değiştirilen 6428 Sayılı Kanun'un 4.
Maddesinin (9) Numaralı Fıkrası
6428 sayılı Sağlık Bakanlığınca Kamu Özel İş Birliği Modeli
İle Tesis Yaptırılması, Yenilenmesi Ve Hizmet Alınması İle Bazı Kanun Ve Kanun
Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un iptali
istenen, 4. maddesinin 9 numaralı fıkrası şu şekildedir:
"(9) Mücbir sebepler, olağanüstü hâller veya sözleşme ve
eklerinin uygulanmasını etkileyen bir durumun ortaya çıkması veya sözleşme ve
eklerindeki hükümlerin ihtilaf içermesi hâllerinde sözleşmenin
uygulanabilirliğini veya anlaşılabilirliğini sağlamak amacıyla, sözleşme
bedelini değiştirmemek kaydıyla Sağlık Bakanı onayı ile sözleşme ve eklerinde
taraflarca değişiklik yapılabilir. Yapım işlerinde mücbir sebepler, olağanüstü
hâller veya yüklenicinin kusurundan kaynaklanmayan sebeplerle, sözleşmede
öngörülen şartlarda işin tamamlanamayacağının anlaşılması hâlinde bedel,
ihalede nihai teklifin verildiği tarih esas alınarak güncellenir ve buna bağlı
olarak Bakan onayı ile sözleşmede gerekli düzenlemeler yapılır. Yüksek Planlama
Kurulunun yetkilendirme kararından sonra yapım işlerine ilişkin ön fizibilite
raporu veya projelerde, ihale dokümanındaki yatırım maliyetinde öngörülen
sınırları aşan bir değişiklik olması hâlinde; değişen fizibilite raporu veya
projeler ve ilgili diğer belgeler Yüksek Planlama Kuruluna yeniden sunulur,
Yüksek Planlama Kurulunun yeni yetkilendirmesine istinaden sözleşme taslağında
ve eklerinde gerekli tadiller yapılır. Sözleşmenin taraflarca karşılıklı sona
erdirilmesine veya sözleşme değişikliklerine ilişkin hususlar sözleşmede
belirlenir. Sözleşmenin sona erdirilmesi hâlinde kesin teminat mektubu iade
edilir ve sözleşme konusu işlerin hesabı genel hükümlere göre yapılır."
Kural, Mahkememiz çoğunluğu tarafından, uzun süreli bir sözleşmede
bu gibi değişikliklerin yapılması ihtiyacının olabileceği, kanun koyucunun
mümkün olduğunca sözleşmeyi sona erdirmeden devam ettirme amacında olduğu, bu
açıdan bu gibi düzenlemeleri yapma konusunda takdir yetkisine sahip olduğu
gerekçeleriyle Anayasaya aykırı bulunmamıştır.
İptali istenen fıkrada, kamu özel ortaklığı kapsamında yapılan
ihaleler ve imzalanan sözleşmelerde daha sonra değişiklik yapılması
ihtiyacı ortaya çıkarsa bunların ne şekilde yapılacağına ilişkin olarak çeşitli
durumlar öngörülmüş ve bu durumlara ilişkin olarak çözüm getirilmeye
çalışılmıştır.
Getirilen düzenlemenin genel gerekçesi kapsamında şu hususlara yer
verilmiştir: ".Kamu Özel İşbirliği projelerinin ülkemizde yeni
uygulanmaya başlanması, yüksek bütçeli olup uzun vadeye dayanması sebebiyle
projelerin temelini oluşturan karmaşık sözleşmelerin gelişen hal ve durumlar
için gözden geçirilip güncellenmesi gerekmektedir. Aksi takdirde projelerin
kolaylıkla sona erdirilmesi gündeme gelecektir ki; bu durumda ortaya çıkacak
zarar kamuya, hem hizmetlerin aksaması hem de maddi kayıp olarak yansıyacaktır.
Ayrıca yapısı gereği uluslararası nitelikte ve büyük ölçekli olan bu projelerin
sona erdirilmesi hizmetler ve maliyette ortaya çıkan zararın yanı sıra
uluslararası piyasada; ülkemiz adına güven ve yatırımcı kaybına da sebebiyet
verecektir. Bu sebeplerden dolayı Teklif ile sözleşmelerde değişiklik yapılması
ve bu değişikliklere ilişkin hükmün Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten önce
yapılmış sözleşmelere de uygulanması amaçlanmıştır. Ayrıca bu kapsamda yapılan işlerin
önemi ve yüksek maliyeti dikkate alınarak idari yargı mercilerince verilecek
kararlar çerçevesinde ihale tümüyle iptal edilmeksizin, ihale dokümanı ve
sözleşmelerde kararların gerektirdiği düzenlemeler yapılarak işlerin
yürütülmesi öngörülmüştür."
Kanun koyucu, yüksek maliyet gerektiren ve uzun süreli yapılması
gereken yatırımların özel sektör tarafından yapılıp, sağlık hizmeti verilmesini
sağlamak amacıyla kamu özel işbirliği (KÖİ) usulünü kabul etmiştir.
Anayasa Mahkemesinin 14.2.2013 tarih ve E. 2011/150, K. 2013/30 sayılı
kararında KÖİ, "özel sektörle kamu idaresi arasında, bir hizmetin
tasarlanması, yapımı, kiralanması, ortaklık kurulması ve finansmanının
sağlanması, işletilmesi gibi unsurların bileşiminden oluşan ve özel hukuk
hükümlerine tabi sözleşmeler üzerinden uygulanan bir işbirliği
modelidir." şeklinde tanımlamıştır. Buna göre, KÖİ
modeli, Sağlık Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarının ihtiyaç duyduğu tesislerin
idare ile projeyi yürütecek kişiler arasında karşılıklı hak ve yükümlülükleri içeren
özel hukuk hükümlerine tabi sözleşme ile Hazinenin özel mülkiyetindeki
taşınmazlar üzerinde mülkiyet yükleniciye devredilmeksizin sadece yüklenici
lehine sabit yatırım dönemi hariç otuz yılı geçmemek üzere üst hakkı tesis
edilerek gerçekleştirilen, hastane binası inşası, bakımı ve işletilmesi gibi
tıbbi hizmetler dışında kalan yardımcı hizmetlerin yüklenici, kamu hizmetinin
bizzat kendisini oluşturan tıbbi hizmetlerin ise idarenin sorumluluğunda olduğu
kamu yatırım finansmanı çeşididir.
KÖİ'ne ilişkin sözleşme, 6428 sayılı Kanun'un 4. maddesine
göre özel hukuk hükümlerine tabi olmakla beraber, sözleşmenin kurulması
özel hukuk hükümlerine göre tarafların bir araya gelerek akit serbestisi
çerçevesinde sözleşmenin şartlarını belirlemeleri şeklinde olmamakta;
öncesinde, kiminle sözleşme yapılacağının ve sözleşmenin şartlarının
belirlenmesi için, söz konusu Kanun'un 3. maddesi gereğince ayrıca bir de ihale
yapılması gerekmektedir. Nitekim, Kanun'un 3. maddesinin 1. fıkrasında "İhalelerde
saydamlığı, rekabeti, eşit muameleyi, güvenilirliği, gizliliği, kamuoyu
denetimini, kaynakların verimli kullanılmasını, ihtiyaçların uygun şartlarda ve
zamanında karşılanmasını sağlamak esastır", denilmiş, maddenin
müteakip fıkralarında ihalenin ne şekilde yapılacağı açıklanmış, arkasından 4.
maddede de sözleşmenin yapılması düzenlenmiştir.
Buna göre idare, yapılan ihalelerde saydamlığı, rekabeti eşit
muameleyi, güvenilirliği, gizliliği, kamuoyu denetimini, ihtiyaçların uygun
zamanda ve şartlarda karşılanmasını ve kaynakların verimli kullanılmasını
sağlamakla sorumludur. Özel hukuk sözleşmelerinde iki taraf karşılıklı ve
birbirine uygun suretle rızalarını beyan ettikleri takdirde akit tamam olur.
Özel hukuk sözleşmelerinde uyulması gereken kurallar kamu hukuku için yeterli
değildir. İdarenin özel hukuka göre yapacağı sözleşmelerde uyacağı birçok kural
vardır. Bu kuralların başında ekonomik açıdan en avantajlı teklifi
değerlendirmek vardır. Ayrıca idare sözleşme yapacağı kişiyi ve yeri serbestçe
seçememektedir. Kanun koyucu, bu şekilde sözleşme öncesinde ihale süreci
öngörerek, kamu yararının daha iyi gerçekleşmesini sağlamaya çalışmaktadır.
KÖİ'ne ilişkin sözleşmeler uzun süreli olduklarından, zamanla
değişen şartlara sözleşmenin uyarlanması, öngörülmeyen durumlara göre gözden
geçirilmesi gerekebilir. Ancak, kamu yararı gereği, ihale sürecinden sonra
kurulan sözleşmenin, ihale sonucuna göre yapılması gerekli olduğu gibi, daha
sonraki değişikliklerin de bu esas çerçevesinde gerçekleştirilmesi, ihaleyi
anlamsız hale getirecek şekilde yapılmaması gerekir.
Anayasa Mahkemesi'nin pek çok kararında belirtildiği üzere,
Anayasa'nın 2. maddesi gereğince hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka
uygun olan, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup
güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren,
Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukukun üstün kurallarıyla
kendini bağlı sayan ve yargı denetimine açık olan devlettir.
Hukuk devletinin önemli bir unsuru olan belirlilik ilkesi,
bireylerin hukuk kurallarını önceden bilmeleri, davranış ve tutumlarını bu
kurallara göre güvenle düzene sokabilmelerini gerektirmekte olup hukuk
kurallarının belirliliğinin sağlanması yalnızca kanunla düzenleme yapılması
anlamına gelmemektedir. Belirlilik ilkesi, yalnızca yasal belirliliği değil,
daha geniş anlamda hukuki belirliliği de ifade etmektedir. Yasal dayanağının
bulunması ve erişilebilir, bilinebilir ve öngörülebilir olması gibi gereklilikleri
karşılaması koşuluyla, mahkeme içtihatları ve yürütmenin düzenleyici işlemleri
ile de hukuki belirlilik sağlanabilir. Asıl olan muhtemel muhataplarının mevcut
şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini
öngörmelerini mümkün kılacak bir normun varlığıdır.
İptali istenen fıkranın birinci cümlesinde, "Mücbir
sebepler, olağanüstü hâller veya sözleşme ve eklerinin uygulanmasını etkileyen
bir durumun ortaya çıkması veya sözleşme ve eklerindeki hükümlerin ihtilaf
içermesi hâllerinde sözleşmenin uygulanabilirliğini veya anlaşılabilirliğini
sağlamak amacıyla, sözleşme bedelini değiştirmemek kaydıyla Sağlık Bakanı onayı
ile sözleşme ve eklerinde taraflarca değişiklik yapılabilir" denilmiştir.
Buna göre, sözleşme bedeli değişmemek üzere mücbir sebep,
olağanüstü hal ya da sözleşme ve eklerinin uygulanmasını etkileyen bir durumun
ortaya çıkması ile sözleşme ve eklerindeki hükümlerin ihtilaf içermesi
hallerinde Sağlık Bakanının onayı ile sözleşme ve eklerinde taraflarca
değişiklik yapılabilmesi öngörülmektedir. Bu cümle, ihalenin yapılıp
sözleşmenin imzalanmasından sonra, sözleşmenin uygulanma aşamasına
ilişkindir.
Kuralda geçen, "mücbir sebepler, olağanüstü
haller" ibareleri, geniş bir anlama sahip olmakla beraber, anlamı
ve kapsamı gerek kanunlarda gerekse uygulamada açıklığa kavuşturulduğundan bu
konularda bir belirsizlik olduğunu söylemek uygun değildir. Keza, söz konusu
hallerde, sözleşmenin yeni şartlara göre uyarlanması da bir gerekliliktir.
Ancak, cümlenin devamındaki, "..veya sözleşme ve eklerinin
uygulanmasını etkileyen bir durumun ortaya çıkması veya sözleşme ve eklerindeki
hükümlerin ihtilaf içermesi hâllerinde." ibareleri, son derece
geniş olup, mücbir sebep veya olağanüstü hal dışında bir başka nedenden dolayı
da sözleşmenin değiştirilmesine izin vermektedir. Bu hükme göre, bedel aynı
kalmak kaydıyla sözleşmenin diğer unsurları değiştirilebilecektir. Bu kapsamda
bedel değiştirilmeden, örneğin yüklenicinin borçları hafifletilebilecek
yahut ağırlaştırılabilecektir. Bu şekilde bedel değişmese de, edim
değiştirilebildiğinden, bedelin de bundan dolaylı olarak etkilenmesi
kaçınılmazdır. Bu şekilde taraflar, ihale sürecinin tamamlanmasından sonra,
sözleşmenin önemli unsurlarında değişiklik yaparak, daha önceki ihale sürecini
anlamsız hale getirebileceklerdir. Kural bu haliyle, belirsiz olup idareye,
keyfiliğe yol açabilecek geniş bir takdir yetkisi tanımaktadır. Bu durumun,
Anayasa'nın 2. maddesinde düzenlenen hukuk devleti ilkesine aykırılık teşkil
edeceği açıktır.
Tarafların sözleşmede yapabilecekleri değişikliklerin geçerli
olmasını, Bakanın onayına tâbi kılmak da, yukarıda belirtilen sakıncayı
gidermek için yeterli bir güvence oluşturmamaktadır.
Fıkranın ikinci cümlesinde sözleşmede değişiklik
yapılmasını öngören bir diğer durum düzenlenmiş ve "Yapım
işlerinde mücbir sebepler, olağanüstü hâller veya yüklenicinin kusurundan
kaynaklanmayan sebeplerle, sözleşmede öngörülen şartlarda işin
tamamlanamayacağının anlaşılması hâlinde bedel, ihalede nihai teklifin
verildiği tarih esas alınarak güncellenir ve buna bağlı olarak Bakan onayı ile
sözleşmede gerekli düzenlemeler yapılır" denilmiştir.
Bu cümlede de, yapım işlerinde mücbir sebep, olağanüstü hal veya
yüklenicinin kusurundan kaynaklanmayan sebeplerle, sözleşmede öngörülen işin
tamamlanmayacağının anlaşılması durumunda bedelin Bakan onayı ile güncellenmesi
ve buna bağlı düzenlemelerin yapılması öngörülmektedir. Güncelleme ihalede
nihai teklifin verildiği tarih esas alınarak yapılacaktır. Bu cümle, birinci
cümle gibi yapım aşamasına ilişkindir; ancak ondan farklı olarak bedel
değişikliği yapılabilmektedir; burada bedelin de güncellenmesi, çok yüksek
ihtimalle artırılması kabul edilmiştir.
Şu halde yukarıda incelenen birinci cümledeki duruma benzer
şekilde, bu cümlede düzenlenen duruma göre de, "mücbir sebepler
ve olağanüstü hâller" dışında, "yüklenicinin
kusurundan kaynaklanmayan sebeplerle, sözleşmede öngörülen şartlarda işin
tamamlanamayacağının anlaşılması hâli" son derece geniş ve
belirsiz olup, idareye çok geniş bir takdir yetkisi tanınmaktadır. Ayrıca,
yukarıda birinci cümle açısından ifade edildiği üzere, ihale yapılıp
tamamlandıktan sonra, sözleşmede değişiklik yapılarak, daha önce yapılan
ihalenin anlamsız ve etkisiz hale getirilmesi mümkündür.
İptali istenen fıkranın üçüncü cümlesinde ise
"Yüksek Planlama Kurulunun yetkilendirme kararından sonra yapım
işlerine ilişkin ön fizibilite raporu veya projelerde, ihale dokümanındaki
yatırım maliyetinde öngörülen sınırları aşan bir değişiklik olması hâlinde;
değişen fizibilite raporu veya projeler ve ilgili diğer belgeler Yüksek
Planlama Kuruluna yeniden sunulur, Yüksek Planlama Kurulunun yeni
yetkilendirmesine istinaden sözleşme taslağında ve eklerinde gerekli tadiller yapılır" şeklinde
bir düzenleme getirilmiştir.
Bu hükme göre de, ihaleden sonra, ancak sözleşmesinin
yapılmasından önceki aşamada, "ön fizibilite raporu veya projelerde,
ihale dokümanındaki yatırım maliyetinde öngörülen sınırları aşan bir değişiklik
olması hâlinde" Yüksek Planlama Kurulundan yeni duruma göre
yetkilendirme alarak, sözleşme taslağında ve eklerinde gerekli değişiklikler
yapılabilecektir. Burada da yine ihale bedelinin değiştirilmesini gerektiren
bir değişiklik olması halinde, yeni duruma göre, ihale bedelinin
değiştirilmesi, çok yüksek ihtimalle artırılması öngörülmüştür. Ancak burada,
değişikliğin gerçekleşebilmesi, Bakanın onayı ile değil, Yüksek Plânlama
Kurulunun yetkilendirmesi ile gerçekleşebilecektir.
Bu cümle açısından yine, "ön fizibilite raporu veya
projelerde, ihale dokümanındaki yatırım maliyetinde öngörülen sınırları aşan
bir değişiklik olması hâlinde" ibaresi son derece geniş ve
belirsiz olup, idareye çok geniş bir takdir yetkisi tanımaktadır. Ayrıca,
yukarıda incelenen birinci ve ikinci cümleler açısından ifade edildiği üzere,
ihalenin tamamlanmasından sonra, sözleşme şartlarında değişiklik yapılarak,
ihalenin anlamsız ve etkisiz hale getirilmesi mümkündür.
İptali istenen fıkranın dördüncü ve beşinci cümlelerinde Anayasaya
açık bir aykırılık bulunmamakla beraber, Mahkememiz çoğunluğu tarafından,
fıkranın bir bütün olarak Anayasaya uygunluğu oylanıp değerlendirildiğinden,
önceki cümlelere bağlı olarak bu cümlelerin de Anayasaya aykırı olduğu kabul
edilmiştir.
Yukarıda belirtilen gerekçelerle, 6527 sayılı Kanun'un 23.
maddesiyle değiştirilen, 6428 sayılı Kanun'un 4. maddesinin (9) numaralı
fıkrasının Anayasa'nın 2. maddesine aykırı olduğu ve iptali gerektiği
kanaatinde olduğumuzdan, çoğunluğun görüşüne katılmamız mümkün olmamıştır.
II- Kanun'un 24. Maddesiyle Değiştirilen 6428 Sayılı Kanun'un
Geçici 1. Maddesinin Birinci Fıkrasının İkinci Cümlesinde Yer Alan ".ve
4 üncü maddesinin dokuzuncu fıkrası."İbareleri
Dava konusu ibareleri de içeren geçici 1. maddenin 1. fıkrası şu
şekildedir;
(1) Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 3359 sayılı Kanunun
bu Kanunla yürürlükten kaldırılan ek 7 nci maddesi çerçevesinde ilana çıkılarak
ihale süreci başlatılmış olan işler mevcut ihale şartnamelerine göre
sonuçlandırılır. Ancak bu Kanunun üst hakkı tesisine yönelik hükümleri
ile 3 üncü maddesinin yedinci fıkrası ve 4 üncü maddesinin
dokuzuncu fıkrası, süreci devam eden ihalelere ve sözleşmesi
imzalanmış işlere de uygulanır."
Görüldüğü gibi, geçici 1. maddenin 1. fıkrasının birinci
cümlesinde, 3359 sayılı Kanun'un ek 7. maddesinin yürürlükte olduğu dönemde
süreci başlatılan ihalelerin, yeni hükümlerde belirtilen usule göre değil,
mevcut ihale şartlarına göre, yani kaldırılan ek 7. maddede öngörülen
şekilde sonuçlandırılacağı kabul edilmiştir. İptali istenen ibarelerin de
yer aldığı ikinci cümlede ise, süreci başlatıldığı için kaldırılan ek 7.
maddeye tâbi kılınan ihalelerde ve sözleşmesi imzalanmış işlerde, üst hakkı tesisine
ilişkin hükümler, 3. maddenin 7. fıkrası ile 4. maddenin 9. fıkrasındaki
hükümler istisna tutulmuş ve onlara da uygulanması kabul edilmiştir. Buna göre,
süreci başlatıldığı için ek 7. madde kapsamındaki ihalelere ve sözleşmesi
tamamlanmış işlere de, yukarıda (1 numaralı başlıkta) incelenen 4. maddenin 9.
fıkrası hükümleri uygulanacaktır.
İptali istenen ibareler Mahkememiz çoğunluğu tarafından Anayasaya
uygun bulunup, iptal talebi reddedilmiştir.
İptali istenen ibarelerden ".üst hakkı tesisine
yönelik hükümleri ile." kısmına ilişkin ret kararı kanaatimizce
isabetli olmakla beraber; ". ve 4 üncü maddesinin dokuzuncu
fıkrası." ibarelerinin iptali talebinin de reddedilmesi isabetli
olmamıştır.
İptali talep edilen ". ve 4 üncü maddesinin
dokuzuncu fıkrası." ibareleri yukarıda incelediğimiz ve Anayasaya
aykırı olduğunu düşündüğümüz, 4. maddenin 9. fıkrasına atıf yapmaktadır. O
nedenle, yukarıda 1 numaralı başlık altında incelenen 4. maddenin 9. fıkrasına
ilişkin Anayasaya aykırılık nedenleri burada da geçerlidir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle 6428 Sayılı Kanun'un geçici 1.
maddesinin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan ".ve 4
üncü maddesinin dokuzuncu fıkrası." ibarelerinin de Anayasanın 2.
maddesine aykırı olduğu ve iptali gerektiği kanaatinde olduğumuzdan,
çoğunluğun görüşüne katılmamız mümkün olmamıştır.
Üye
Alparslan
ALTAN
Üye
Celal Mümtaz
AKINCI
Üye
Erdal TERCAN
KARŞIOY GEREKÇESİ
1- 6428 sayılı Kanunun 4. maddesinin dokuzuncu fıkrasında, 6527
sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önce mücbir sebep hâllerinde sözleşmenin
sona erdirilmesi düzenlenmekte iken, yapılan değişiklikle mücbir sebeplerin
yanında "olağanüstü hâller veya sözleşme ve eklerinin uygulanmasını
etkileyen bir durumun ortaya çıkması veya sözleşme ve eklerindeki hükümlerin
ihtilaf içermesi hâllerinde sözleşmenin uygulanabilirliğini veya
anlaşılabilirliğini sağlamak amacıyla, sözleşme bedelini değiştirmemek
kaydıyla" Sağlık Bakanının onayı ile sözleşme ve eklerinde taraflarca
değişiklik yapılabileceğinin; ayrıca "yapım işlerinde mücbir sebepler,
olağanüstü hâller veya yüklenicinin kusurundan kaynaklanmayan sebeplerle,
sözleşmede öngörülen şartlarda işin tamamlanamayacağının anlaşılması
hâlinde" bedelin, ihalede nihaî teklifin verildiği tarih esas alınarak
güncelleneceğinin ve buna bağlı olarak Bakan onayı ile sözleşmede gerekli
düzenlemelerin yapılacağının hükme bağlandığı anlaşılmaktadır.
Böylece anılan kural, mücbir sebep hâllerinde "sözleşmenin
sona erdirilmesine" imkân vermekte iken, yapılan değişiklikle mücbir
sebeplerin yanında çok daha geniş bir şekilde sayılan sebeplerle ve
"sözleşmenin sona erdirilmesine" değil, "sözleşme ile eklerinde
ve yapım işlerinde bedelde değişiklik yapılmasına" imkân verecek hâle
getirilmiş bulunmaktadır.
Kararda, 6428 sayılı Kanunun 4. maddesinin dokuzuncu fıkrasında
getirilen bu düzenlemenin kamu yararı amacına yönelik olduğu, idareye yasama
organı tarafından çerçevesi çizilmiş alanda ve değişen şartlara uyum
sağlayabilecek esnekliğe sahip bir takdir yetkisi tanınmasının hukukî
belirsizlik oluşturduğunun söylenemeyeceği, bu sebeple Anayasanın 2. maddesinde
öngörülen hukuk devleti ilkesine aykırılığın söz konusu olmadığı
belirtilmektedir.
Anayasanın 2. maddesinde belirtilen hukuk devletinin gereklerinden
olan belirlilik ilkesi, yasal düzenlemelerin kişiler ve idare yönünden bir
tereddüte ve şüpheye yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve
uygulanabilir olmasını ve keyfî uygulamalara karşı koruyucu tedbirler
içermesini gerektirmektedir.
Mücbir sebep ve olağanüstü hâl sayılabilecek olayların ve
durumların genel hükümlere ve yargı kararlarına göre belirlenmesi mümkün
olmakla birlikte, fıkranın birinci ve ikinci cümlelerinde yer verilen
"sözleşme ve eklerinin uygulanmasını etkileyen bir durumun ortaya çıkması
veya sözleşme ve eklerindeki hükümlerin ihtilaf içermesi hâllerinde" ve
"yüklenicinin kusurundan kaynaklanmayan sebeplerle" ibareleri,
"mücbir sebepler" ve "olağanüstü hâller" ibarelerini
anlamsız ve gereksiz hâle getirdiği gibi sözleşme ve eklerinde veya bedelde
değişiklik yapılmasının şartlarını, hatta bütün fıkra hükmünü belirsiz hâle
getirmekte ve keyfî uygulamalara açık görünmektedir. Söz konusu ibareler, 6428
sayılı Kanuna göre yapılan bütün ihalelerin sözleşmelerinde ve dolaylı veya
dolaysız olarak bedelde değişiklik yapılmasına imkân verecek ve mücbir
sebeplerin veya olağanüstü hâllerin bulunup bulunmadığını incelemeyi gereksiz
kılacak genişlikte ve belirsizliktedir.
Dolayısıyla mezkûr düzenlemenin açık, net, anlaşılır ve
uygulanabilir olduğundan ve keyfî uygulamalara karşı objektif koruyucu
tedbirler içerdiğinden söz edilemez.
Kararın gerekçesinde de belirtildiği gibi, belirlilik ilkesi
yalnızca yasal belirliliği değil, hukukî belirliliği de ifade etmekte;
erişilebilir, bilinebilir ve öngörülebilir olması kaydıyla, mahkeme içtihatları
ve düzenleyici işlemler ile de hukukî belirliliğin sağlanabileceği kabul
edilmektedir. Ne var ki, dava konusu kuralın, gerekçede belirtildiği şekilde
"muhataplarının mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar
doğurabileceğini öngörmelerini mümkün kılacak" açıklıktan ve netlikten
uzak olduğu görülmektedir.
Diğer taraftan, kanunların objektif ve adil kurallar içermesi, hakkaniyet
ölçütlerini gözetmesi ve kamu yararının sağlanması amacına yönelik olması hukuk
devleti olmanın gereğidir. Bu sebeple yasama organının kanunî düzenlemelerde
kendisine tanınan takdir yetkisini anayasal sınırlar içinde adalet, hakkaniyet
ve kamu yararı ölçütlerini gözönünde tutarak kullanması gerekir.
Kamu harcamalarında Kamu İhale Kanununun uygulanmasını zorunlu
kılan bir anayasal norm bulunmamakta ise de, kanun koyucunun, şehir hastaneleri
bakımından Kamu İhale Kanununda yer verilenlerden farklı usul ve esasları
öngördüğü 6428 sayılı Kanunda da yukarıda belirtilen ölçütlere uyması
gerekmektedir.
Yasama organının 6428 sayılı Kanunu da kamu yararı amacıyla
çıkardığı ve Kanunun 3. maddesinin birinci fıkrasında, Mahkememizin önceki
kararlarında vurgulanan şeffaflık, rekabet, eşit muamele, güvenilirlik ve
kamuoyu denetimi gibi ihale esaslarını bu amacın gerçekleştirilmesi için
zorunlu ilkeler olarak belirlediği görülmektedir.
Kararın gerekçesinde dava konusu kuralla getirilen düzenlemenin
kamu yararı amacına dönük olduğu belirtilmekte ve Anayasaya uygunluk
denetiminde kanun koyucunun kamu yararı anlayışının isabetli olup olmadığının
Anayasa Mahkemesince değerlendirilemeyeceği bilinmekte ise de, anılan Kanunda
yapılan değişikliklerde de yukarıda belirtilen esaslara uygun düzenlemeler
getirilmesi ve öngörülen yeni düzenlemelerin de hukuk devleti ilkesinin bir
gereği olarak adalet ve hakkaniyet ölçütlerini zedelememesi gerekmektedir.
6428 sayılı Kanuna göre yapılan sözleşmelerin özel hukuk
hükümlerine tâbi olacağı hükme bağlanmakla birlikte, bu sözleşmeler idare ile
yükleniciler arasında sözleşme serbestisi kapsamında değil, Kanunun 3.
maddesinde belirlenen "İhale ilke, usul ve esasları" çerçevesinde
gerçekleştirilen ihalelerin sonunda yapılmakta ve 4. maddesinde belirlenen
şartlara da tâbi bulunmaktadır.
Bu sebeple, 4. maddenin dokuzuncu fıkrasında yapılan değişikliğin
ihale sürecini ve 3. maddenin birinci fıkrasında belirtilen ihale esaslarını
anlamsız ve etkisiz hâle getirmemesi gerekmektedir. Ancak, ihale süreci
tamamlanmış ve sözleşmesi yapılmış işlerde sözleşme şartlarının
değiştirilmesine ve dolaylı veya dolaysız olarak bedelin artırılmasına imkân
tanıyan mezkûr düzenlemenin taşıdığı yukarıda aktarılan belirsizliğin, adalet
ve hakkaniyet ölçütlerini zedeleyecek sonuçlar doğurmaya da elverişli olduğu
görülmektedir.
Bu itibarla, dava konusu kuralın belirlilik ilkesine uygun
olmaması, adalet ve hakkaniyet ölçütlerini de zedeleyecek sonuçlar doğurmaya
elverişli olması sebebiyle Anayasanın 2. maddesine aykırı olduğu
düşünülmektedir.
2- 6428 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinin birinci fıkrasının ikinci
cümlesinde bu Kanunun yürürlüğe girmesinden (9/3/2013 tarihinden) önce söz
konusu projelerin dayanağını oluşturan 3359 sayılı Kanunun ek 7. maddesine göre
başlatılan ve süreci devam eden ihalelere bulunduğu safhadan itibaren 6428
sayılı Kanunun 3. maddesinin "belli istekliler arasında ihale
esasları"nı belirleyen yedinci fıkrasının uygulanması öngörülmekte iken,
6527 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle, bu hükmün yanında 6428 sayılı Kanunun
üst hakkı tesisine yönelik hükümleri ile 4. maddesinin dokuzuncu fıkrasının da,
üstelik süreci devam eden ihaleler yanında sözleşmesi imzalanmış olan işlere de
uygulanmasına imkân verecek genişlikte bir düzenleme yapıldığı görülmektedir.
Kanunun 4. maddesinin dokuzuncu fıkrasıyla ilgili olarak yukarıda
(1) numaralı şıkta belirtilen gerekçelerle dava konusu ibarelerin de belirlilik
ilkesine uygun olmadığı ve adalet ve hakkaniyet ölçütlerini zedeleyecek
nitelikte olduğu için Anayasanın 2. maddesine aykırı olduğu düşünülmektedir.
Üstelik, ihalenin tamamlanmasından ve sözleşmenin imzalanmasından
sonra yapılan kanun değişikliği ile yükleniciye yeni imkânlar sağlayan dava
konusu kuralın, ihale öncesinde yüklenici ile aynı hukukî durumda bulunan,
ancak Kanunun yürürlükteki hükümlerine, projelere ve diğer ihale şartlarına
göre değerlendirme yaparak teklif veren ve ihaleyi kazanamayan diğer teklif
sahipleri bakımından adalet ve hakkaniyet ölçütlerine aykırılığı, kuralın
geçici hüküm olması ve zaman itibariyle etkisi yönünden anılan teklif sahipleri
için telafi edilemeyecek niteliği sebebiyle çok daha açık olarak ortaya
çıkmaktadır.
3- 6527 sayılı Kanunla 6428 sayılı Kanunun geçici 1. maddesine
eklenen üçüncü fıkrada, bu fıkranın yürürlüğe girdiği tarihten (1/3/2014'ten)
önce 3359 sayılı Kanunun ek 7. maddesi çerçevesinde yapılan ihalelere karşı
açılan davalarda idarî yargı mercilerince verilen kararların gereklerinin
mevcut ihale dokümanında ve sözleşmelerde gerekli düzenlemeler yapılarak yerine
getirileceği ve işlerin buna göre yürütüleceği hükme bağlanmaktadır.
Bu hükmün iptali talebi de, anılan hükmün, ancak yargı
kararlarının mevcut ihale dokümanında ve sözleşmelerde gerekli düzenlemeler
yapılarak yerine getirilmesinin mümkün olduğu işler bakımından uygulanabileceği,
ihalenin tamamen veya ana unsurlarının iptal edilmesi hâlinde bu hükmün
uygulanmasının mümkün olmayacağı, 6428 sayılı Kanun kapsamında yapılan işlerin
önemi, yüksek maliyeti ve uluslararası finans kuruluşlarının uzun süreli ve
hukukî olarak güvenli yatırımlara destek vermelerinden dolayı ihalenin tümüyle
iptal edilmeksizin düzeltilerek işlerin yürütülmesi amacıyla getirildiği
anlaşılan kuralın hak arama özgürlüğüne, hukukî güvenlik ve hukuk devleti ile
mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ilkelerine aykırılık teşkil etmediği
gerekçeleriyle kabul edilmemiştir.
Bilindiği gibi Anayasa Mahkemesi kararlarında hukuk devleti, eylem
ve işlemleri hukuka uygun olan, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri
koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu
geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı tutumlardan kaçınan, hukuku devletin
bütün organlarına hâkim kılan, Anayasa ve hukuk kuralları ile kendini bağlı
sayan ve yargı denetimine açık olan devlet olarak tanımlanmakta ve mahkeme
kararlarının değiştirilememesi, yasama ve yürütmenin kesinleşmiş yargı
kararlarıyla oluşan hukukî durumlara dokunamaması veya ortadan kaldıramamasının
hukuk devletinin temel ilkelerinden olduğu; aksi hâlde yargılama sürecinde
taraflara tanınan anayasal güvencelerin varlık nedenlerinin kaybedildiğinin
kabulünün gerekeceği belirtilmektedir.
Anayasanın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti ilkesi ile
Anayasanın 138. maddesinin son fıkrasındaki "Yasama ve yürütme organları
ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme
kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini
geciktiremez" hükmünün gereği olarak Anayasa Mahkemesince yapılan
yukarıdaki tespitler, yargı kararlarının sonuçsuz kalmasına yol açtığı belirlenen
kanuni düzenlemelerin de iptaline karar verilmesiyle sonuçlanmaktadır.
Anayasa Mahkemesi bu tespitlere dayanarak, bir uyuşmazlığı mahkeme
önüne götürme ve mahkemece verilen kararın uygulanmasını istemenin,
yargılamanın sonuç doğurmasını sağlayan hak arama hürriyetinin olmazsa olmaz
şartı olduğunu; mahkemeye erişim hakkının, yargılama sonucunda verilen kararın
etkili bir şekilde uygulanmasını da gerektirdiğini; mahkeme kararlarını
uygulanamaz hâle getiren düzenlemelerin, mahkemeye erişim hakkını da anlamsız
kılacağını; hukuk güvenliğinin ve hukukun üstünlüğünün sağlanabilmesi için
Devletin her türlü işlem ve eyleminin yargı denetimine açık olması gerektiğini;
yargı mercileri tarafından verilen kararların da, yargı yolunun açık
tutulmasını anlamsız hâle getirmeyecek şekilde gecikmeksizin uygulanması
gerektiğini; zira hukuk güvenliğinin ve hukukun üstünlüğünün sadece hukuka
aykırılıkların tespit edilmesiyle değil, bunların bütün sonuçlarıyla ortadan
kaldırılmasıyla sağlanabileceğini belirtmektedir (3/10/2013 tarihli ve
E.2012/73, K.2013/107 sayılı Karar).
Özetlediğimiz ve katıldığımız bu belirlemelere rağmen iptal
sonucuna katılmadığımız yukarıdaki kararın karşıoy gerekçesinde ifade edildiği
üzere, yargı kararının konusundan kaynaklanan imkânsızlık veya uygulanamazlık
hâlleri, yargı kararlarının uygulanması zorunluluğunun istisnasını
oluşturmaktadır. Hukukî ve fiilî imkânsızlık hâlleri yargı kararlarının
uygulanma kabiliyetini ortadan kaldırabildiğinden, söz konusu durumlarda yargı
kararlarının uygulanmamasında veya idarece belirlenecek şekilde uygulanmasında
hukuka aykırılık bulunmadığını belirten yargı kararları da bulunmaktadır.
Oysa dava konusu kuralda ihale ve sözleşmelerin konusu olan
işlerin tamamlanmış ve sonuç olarak geri dönülemeyecek durumların ortaya çıkmış
olması gibi fiilî ve hukukî imkânsızlık hâllerinden söz edilmeden, hatta hiçbir
şart öngörülmeden, 3359 sayılı Kanunun ek 7. maddesi çerçevesinde yapılan
ihalelere karşı açılan davalarda idarî yargı mercilerince verilen kararların
mevcut ihale dokümanında ve sözleşmelerde gerekli düzenlemeler yapılarak yerine
getirileceği ve işlerin buna göre yürütüleceği hükme bağlanarak, yargı kararına
konu ihalelerin bu kararlardan etkilenmeyeceği ve ihaleyi alan yüklenicilerin
her hâlükârda işe devam edecekleri ortaya konulmuştur.
Dava konusu kuralda yargı kararının kapsamına ilişkin herhangi bir
şart öngörülmediğinden mezkûr hükmün, çoğunluğun red gerekçesinde ifade
edildiği şekilde, ihalenin tamamen veya ana unsurlarının iptali hâlinde
uygulanamayacağı şeklinde anlaşılması da mümkün değildir.
Bu sebeplerle, 3359 sayılı Kanunun ek 7. maddesi çerçevesinde
yapılan ihalelere karşı açılan davalarda verilen yargı kararlarının sonuçsuz
kalmasının yolunu açan dava konusu kuralın Anayasanın 2., 125. ve 138. maddelerine
aykırı olduğu düşünülmektedir.
Yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde anılan hükümlerin iptali
gerektiği düşüncesiyle, çoğunluğun red yönündeki görüşlerine katılmıyoruz.
Üye
M. Emin KUZ
Üye
Hasan Tahsin
GÖKCAN
```