ictihat

AİHM - Songül SAVCI ÇENGEL / TÜRKİYE, Dosya No : 30697/19, Tarih : 2021-06-10

# AİHM - Songül SAVCI ÇENGEL / TÜRKİYE, Dosya No : 30697/19, Tarih : 2021-06-10 AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ İKİNCİ BÖLÜM KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR Başvuru No. 30697/19 Songül SAVCI ÇENGEL / TÜRKİYE Başkan Jon Fridrik Kjølbro, Hâkimler Marko Bošnjak, Aleš Pejchal, Egidijus Kūris, Carlo Ranzoni, Pauliine Koskelo, Saadet Yüksel ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla, 18 Mayıs 2021 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 23 Mayıs 2019 tarihinde yapılan başvuruyu göz önünde bulundurarak, Davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri ve başvuran tarafından bu görüşlere verilen cevapları dikkate alarak, Gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir: OLAY VE OLGULAR .  Başvuran Songül Savcı Çengel, Türk vatandaşı olup, 1968 doğumludur ve Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde Ankara Barosuna bağlı Avukat U.C. Sakarya tarafından temsil edilmektedir. .  Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmektedir. Davanın Koşulları .  Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir. 4.  Başvuran, olayların meydana geldiği dönemde, Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde diş hekimi idi. 1.  Başvuran hakkındaki iddiaların yer aldığı basın makalesi .  22 Eylül 2017 tarihinde, https://www.internethaber.com isimli haber sitesinde “Bu belgeler de mi iftira başhekim bey?” başlıklı bir basın makalesi yayımlanmıştır. Bu yazı, olayların meydana geldiği dönemde başvuranın çalıştığı yukarıda anılan hastanenin başhekimi ile ilgili olup bilhassa başhekim tarafından yapıldığı iddia edilen yasaya aykırılıkları bildirme amacı taşımaktaydı. Başvuran ile ilgili iddiaların yer aldığı yazının bir paragrafı aşağıdaki şekildedir: “Diş hekimi Songül Savcı, 15 Temmuz [2016] sonrası açığa alınıncaya kadar, yaptığınız kurum içi görevlendirme gereği Başhekim yardımcısı olarak görev yapıyordu. Savcı’nın FETÖ ile bağlantısı olduğu bilinmesine rağmen, neden bu görevlendirme devam etti? “FETÖ ile bağlantısı neymiş?” diye soracaksanız, anlatayım.  Songül Savcı’nın kocası, 15 Temmuz kanlı darbe gecesi, direnen halkın üzerine tank süren ve vatandaşları şehit eden 28. Mekanize Tugayında görevli Üsteğmen (...) idi. Kendisi de açıktan açığa 17/25 Aralık'ı savunan biriydi.” 2.  Başvuranın kendisiyle ilgili iddiaları yeniden yayınlayan bazı internet içeriklerine erişimin engellenmesine yönelik talebi .  Başvuran 23 Mayıs 2018 tarihinde, İstanbul 3. Sulh Ceza Hâkimliğine (“3. Sulh Ceza Hâkimliği”) başvurarak, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'un 9. maddesi gereğince, yukarıda anılan yazıyı yeniden yayınlayan https://www.personelsaglikhaber.net, https://www.gazeteoku.com, https://www.kastamonuilkhaber.com ve https://murataltugakp.wordpress.com isimli internet sitelerinin sayfalarına erişimin engellenmesi talebinde bulunmuştur. Bu içeriklerden iki gün önce haberdar olduğunu belirterek, söz konusu yazıda kendisi hakkında yayınlanan iddiaların gerçeğe uygun olmadığını, asılsız olduğunu ve kişilik haklarının ihlalini teşkil ettiğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda, ihtilaf konusu yazıda iddia edilenin aksine, 15 Temmuz 2016 tarihinde Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde çalışmadığını; zira 13 Ocak 2014 tarihinde, Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde görevlendirildiğini ve yukarıda anılan hastanedeki asıl görevine 27 Mart 2017 tarihinde döndüğünü; bu hastanede hiçbir zaman başhekim yardımcısı olarak görev yapmadığını; 24 Aralık 2017 tarihli kararnameyle FETÖ ile bağlantılı olduğu iddiasıyla görevden çıkarılmış olmasına rağmen, söz konusu iddiaların görevden çıkarma işleminden önce yani 22 Eylül 2017 tarihinde yayınlandığını ve S.S. isimli bir üsteğmen ile evli olmadığını; eşinin adının H.T.Ç. olduğunu ve kendisinin 15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye’de dahi olmadığını; hiçbir zaman yasa dışı bir örgütü övmediğini ve bu suç nedeniyle herhangi bir soruşturmaya konu olmadığını ileri sürmüştür.  Eşinin kimliğini ispat etmek amacıyla, dilekçe ekine aile cüzdanını eklemiştir. .  3. Sulh Ceza Hâkimliği 23 Mayıs 2018 tarihinde, ihtilaf konusu yazının, kamuoyunu bilgilendirme amacı taşıyan somut olaylara ilişkin güncel bir basın makalesi olduğu ve Sözleşme’nin 10. maddesiyle öngörülen ifade özgürlüğü bakımından haber ve eleştiri niteliği taşıdığı değerlendirmesinde bulunarak, başvuranın talebinin reddine karar vermiştir. .  Başvuran 6 Haziran 2018 tarihinde, daha öncekilerle aynı iddiaları tekrar ederek, bu karara itiraz etmiştir. Başvuran ayrıca, ihtilaf konusu yazıda, FETÖ ile bağlantısı olduğunu düşündürecek bir algı yaratmak amacıyla, eşiyle ve mesleki hayatıyla ilgili tümüyle yanlış bilgiler verildiğini iddia etmiştir. Bunun yanı sıra, Sözleşme’nin 10. maddesinde öngörüldüğü üzere, ifade özgürlüğünün, bilhassa başkasının itibar veya haklarının korunması amacıyla, sınırları olduğunu ifade etmiştir. Bu nedenle, söz konusu içeriklere erişimin engellenmesinin reddedilmesinin, özel hayatına saygı gösterilmesi hakkının ihlalini teşkil ettiğini ileri sürmüştür. .  4. Sulh Ceza Hâkimliği (“4. Sulh Ceza Hâkimliği”) 20 Haziran 2018 tarihinde, 3. Sulh Ceza Hâkimliğinin karar gerekçesinde herhangi bir isabetsizlik veya hukuka aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle başvuranın itirazının reddine karar vermiştir. 3.  Başvuran tarafından Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuru .  Başvuran 7 Ağustos 2018 tarihinde, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Sulh Ceza Hâkimlikleri önünde ifade etmiş olduğu aynı iddiaları sunduktan sonra, ihtilaf konusu içeriklerde yayımlanan ve nazarında, aldatıcı, aşağılayıcı olan ve basın özgürlüğü sınırlarını aşan iddiaların, iş aramalarını zorlaştırdığını ve kendisini, sosyal çevresinde ve topluma karşı zor bir duruma soktuğunu, ayrıca, bu içeriklere erişimin engellenmesi talebinin reddedilmesi nedeniyle bilhassa Sözleşme’nin 8. maddesiyle korunan özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğini ileri sürmektedir. .  Anayasa Mahkemesi 14 Ocak 2019 tarihinde, başvuranın, hukuk sisteminde mevcut idari ve yargısal yolları tüketmeden bireysel başvuruda bulunduğu kanaatine vararak, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle başvuranın bireysel başvurusunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. İlgili İç Hukuk Kuralları ve Uygulaması 1.  Kişilik hakları ihlallerine karşı hukuk davalarına ilişkin yasal hükümler .  Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve 25. maddeleri (1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren 22 Kasım 2001 tarihli ve 4721 sayılı Kanun) aşağıdaki şekildedir: Madde 24 “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır. ” Madde 25 “Davacı, hâkimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir. Davacının, maddî ve manevî tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekâletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma  hakkı saklıdır. (...) ” .  Borçlar Kanunu’nun 58. maddesi (1 Temmuz 2011 tarihinde yürürlüğe giren 11 Ocak 2011 tarihli ve 6098 sayılı Kanun) aşağıdaki şekildedir: “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” 2.  Türk Ceza Kanunu'nun hakaret suçu ile ilgili hükümleri .  Türk Ceza Kanunu’nun (1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 26 Eylül 2004 tarihli 5237 sayılı Kanun) 125. maddesi aşağıdaki şekildedir: “Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (...) ” 3.  Tekzip hakkı ile ilgili yasal hükümler 15.  5187 sayılı Basın Kanunu’nun (9 Haziran 2004 tarihinde kabul edilen ve 26 Haziran 2004 tarihinde yürürlüğe giren) 14. maddesinin somut olayla ilgili kısımları şunları öngörmektedir: “Süreli yayınlarda kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapılması halinde, bundan zarar gören kişinin yayım tarihinden itibaren iki ay içinde göndereceği suç unsuru içermeyen, üçüncü kişilerin hukuken korunan menfaatlerine aykırı olmayan düzeltme ve cevap yazısını; sorumlu müdür hiçbir düzeltme ve ekleme yapmaksızın, günlük süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren en geç üç gün içinde, diğer süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren üç günden sonraki ilk nüshada, ilgili yayının yer aldığı sayfa ve sütunlarda, aynı puntolarla ve aynı şekilde yayımlamak zorundadır. Düzeltme ve cevapta, buna neden olan eser belirtilir. Düzeltme ve cevap, ilgili yazıdan uzun olamaz.(...) (...) Düzeltme ve cevabın birinci fıkrada belirlenen süreler içinde yayımlanmaması halinde yayım için tanınan sürenin bitiminden itibaren, (...) on beş gün içinde cevap ve düzeltme talep eden kişi, bulunduğu yer sulh ceza hâkiminden yayımın yapılmasına veya bu Kanun hükümlerine uygun olarak yapılmasına karar verilmesini isteyebilir. Sulh ceza hâkimi bu istemi üç gün içerisinde, duruşma yapmaksızın, karara bağlar. Sulh ceza hâkiminin kararına karşı acele itiraz yoluna gidilebilir Yetkili makam üç gün içinde itirazı inceleyerek karar verir. Yetkili makamın kararı kesindir. (...) ” 4.  İnternet içeriklerine erişimin engellenmesi tedbirine ilişkin yasal hükümler .  5651 sayılı ve 4 Mayıs 2007 tarihli İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun 23 Mayıs 2007 tarihinde yürürlüğe girmiştir. .  Bu Kanun'un “İçeriğin yayından çıkarılması ve erişimin engellenmesi” başlıklı 9. maddesi aşağıdaki şekildedir: “1. İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia eden gerçek ve tüzel kişiler ile kurum ve kuruluşlar, içerik sağlayıcısına, buna ulaşamaması hâlinde yer sağlayıcısına başvurarak uyarı yöntemi ile içeriğin yayından çıkarılmasını isteyebileceği gibi doğrudan sulh ceza hâkimine başvurarak içeriğin çıkarılmasını ve/veya erişimin engellenmesini de isteyebilir. 2. İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia eden kişilerin talepleri, içerik ve/veya yer sağlayıcısı tarafından en geç yirmi dört saat içinde cevaplandırılır. 3. İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik hakları ihlal edilenlerin talepleri doğrultusunda hâkim bu maddede belirtilen kapsamda içeriğin çıkarılmasına ve/veya erişimin engellenmesine karar verebilir. 4. Hâkim, bu madde kapsamında vereceği erişimin engellenmesi kararlarını esas olarak, yalnızca kişilik hakkının ihlalinin gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili olarak (URL, vb. şeklinde) içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle verir. Zorunlu olmadıkça internet sitesinde yapılan yayının tümüne yönelik erişimin engellenmesine karar verilemez. Ancak, hâkim URL adresi belirtilerek içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle ihlalin engellenemeyeceğine kanaat getirmesi hâlinde, gerekçesini de belirtmek kaydıyla, internet sitesindeki tüm yayına yönelik olarak erişimin engellenmesine de karar verebilir. 5. Hâkimin bu madde kapsamında verdiği içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararları doğrudan Birliğe gönderilir. 6. Hâkim bu madde kapsamında yapılan başvuruyu en geç yirmi dört saat içinde duruşma yapmaksızın karara bağlar. Bu karara karşı (...) itiraz yoluna gidilebilir. 7. Erişimin engellenmesine konu içeriğin yayından çıkarılmış olması durumunda hâkim kararı kendiliğinden hükümsüz kalır, 8. Birlik tarafından ilgili içerik ve yer sağlayıcılar ile erişim sağlayıcıya gönderilen içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının gereği derhâl, en geç dört saat içinde ilgili içerik ve yer sağlayıcılar ile erişim sağlayıcı tarafından yerine getirilir. 9. Bu madde kapsamında hâkimin verdiği içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararına konu kişilik hakkının ihlaline ilişkin yayının başka internet adreslerinde de yayınlanması durumunda ilgili kişi tarafından Birliğe müracaat edilmesi hâlinde mevcut karar bu adresler için de uygulanır. 10. İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik hakları ihlal edilenlerin talep etmesi durumunda hâkim tarafından, başvuranın adının bu madde kapsamındaki karara konu internet adresleri ile ilişkilendirilmemesine karar verilebilir. (...) 11. Sulh ceza hâkiminin kararını bu maddede belirtilen şartlara uygun olarak ve süresinde yerine getirmeyen içerik, yer ve erişim sağlayıcıların sorumluları, beş yüz günden üç bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. 5.  Anayasa Mahkemesinin, 5651 sayılı Kanun'un 9. maddesinde öngörülen başvuru yoluna ilişkin içtihadı .  Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu tarafından 15 Mart 2018 tarihinde C.K. davasında verilen bir kararla, başvuranın, 5651 sayılı Kanun'un 9. maddesi uyarınca, itibarın korunması hakkını ihlal ettikleri iddiasıyla bazı internet içeriklerine erişimin engellenmesi yönündeki talebinin yetkili makamlarca reddedilmesine ilişkin bireysel başvurunun, hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Bu kararın ilgili bölümleri aşağıdaki şekildedir: “(...) 29. Anayasa Mahkemesi, Ali Kıdık kararında 5651 sayılı Kanun ile getirilen içeriğin yayından çıkarılması ve yayına erişimin engellenmesi kararlarına yönelik usulü ayrıntılı bir şekilde incelemiştir (Başvuru no.2014/5552, §§ 55-63, 26 Ekim 2017). Mahkemeye göre bu usul, kanun koyucunun internet ortamında işlenen suçlarla mücadelenin daha etkin yapılabilmesi, özel hayatın ve kişilik haklarının hızlı ve etkili bir şekilde korunması ihtiyacı nedeniyle öngördüğü özel ve hızlı sonuç alınabilecek bir koruma tedbiri kararıdır; dolayısıyla istisnai bir yoldur (ibid, §55). 30. (...) Kişilik haklarına saldırı nedeniyle erişimin engellenmesi yolunun istisnai bir yol kabul edilmesinin sebebi bu yolun ifade ve basın özgürlükleri önünde orantısız bir müdahale oluşturması ihtimalidir. 31. 5651 sayılı Kanun'da öngörülen erişimin engellenmesi yolu çekişmesiz bir yargı yolu olduğundan, (...) karşı taraf bulunmadığından karardan etkilenecek basın organının temsilcileri ile sorumlu kişiler silahların eşitliği ilkesinden faydalanamamakta; talepte bulunanın iddialarına karşı delil sunmak da dâhil olmak üzere savunmalarını ortaya koymak için makul ve kabul edilebilir olanaklara sahip olamamaktadır. Özet olarak hâkim kararını dosya üzerinden, delil toplamaksızın, sınırlı bir inceleme ile (...) talepte bulunanın sunduğu bilgi ve belgelere göre vermekte; bu yargılamada karşı tarafın görüşleri alınamamaktadır (ibid, §§ 60-62). 32. Dahası 5651 sayılı Kanun'un 9. maddesinde internet erişiminin engellenmesi kararından sonra failler hakkında adli soruşturma açılıp açılmayacağı belirsizdir. Kişilik haklarına müdahale nedeniyle soruşturma açıldığı takdirde soruşturma veya kovuşturmanın sonucuna göre yargı mercileri, erişimin engellenmesi tedbirinin akıbeti hakkında bir karar verebilir. Buna karşılık bir soruşturma açılmadığı takdirde erişimin engellenmesine ilişkin söz konusu tedbir, internet kullanıcılarını engellenen içeriğe belirsiz bir süreyle erişmekten alıkoyacaktır. 33. Bu sebeplerle başvuruya konu internet yayınına erişimin engellenmesi tedbirinin alınmasının haklılığı, ancak bir görünüşte haklılık veya ilk bakışta (prima facia) haklılık olarak nitelendirilebilir. Anayasa Mahkemesi, bu usulün ancak internet yayınının kişilik haklarını apaçık bir şekilde ihlal ettiğinin daha ilk bakışta anlaşıldığı durumlarda işletilebileceğini belirtmiştir. Bir kimsenin çıplak resimlerinin veya video görüntülerinin yayımlanması gibi kişilik haklarının ihlal edildiğinin daha ileri bir inceleme yapılmaya gerek olmaksızın ilk bakışta anlaşılabildiği hâllerde 5651 sayılı Kanun'un 9. maddesinde öngörülmüş olan istisnai usul işletilebilir. Böyle durumlarda "ilk bakışta ihlal doktrini" internet ortamında yapılan yayınlara karşı kişilik haklarının hızlı bir şekilde korunması ihtiyacıyla ifade hürriyeti arasında adil bir denge sağlayacaktır. (...) 40. Çelişmesiz bir dava sonucunda yayın içeriğine erişimin engellenmesi kararı verilebilmesinin ancak hukuka aykırılığın ve kişilik haklarına müdahalenin ilk bakışta anlaşılacak kadar belirgin olduğu ve zararın süratle giderilmesinin zaruri olduğu hâllerde mümkün olduğu hatırlanmalıdır (bk. § 31). Bu yolun amacı; internet faaliyetleri ile kişilik hakları arasında gerekli hassas dengenin kurulmasını sağlamak, kişi ve kuruluşlara haksız zarar veren, onlar hakkında gerçek dışı bilgiler yayan ve şeref ve itibarlarını ihlal eden internet kullanımına karşı bireylerin haklarını korumaktır. O hâlde bu yol, basın özgürlüğünün ve basın mensuplarının haber verme ve eleştiri haklarının özüne dokunmayacak ve aynı zamanda hak sahibinin çıkarlarını koruyacak şekilde kullanılmalıdır. 41. Başvurucunun internetten kaldırılmasını talep ettiği haberler 2004 yılına aittir. Başvurucu 2014 yılında erişimin engellenmesi talebinde bulunmuştur. Başvurucunun kişisel verilerin işlenme amacının dışında kullanıldığına yönelik bir şikâyeti de bulunmamaktadır. Dolayısıyla başvurucu, şeref ve itibarına yapılan müdahalenin çelişmeli bir yargılama yapılmadan, gecikmeksizin ve süratle bertaraf edilmesi ihtiyacını ortaya koyabilmiş değildir. Haber içeriklerinin incelenmesinden de içeriğe erişimin engellenmesi tedbirinin uygulanmasını gerektirecek ağırlıkta bir durum bulunmadığı görülmektedir. 42. Dahası başvurucu, açacağı çelişmeli bir hukuk davasında internet yayınını kaldırma veya hazırlayacağı bir metni yayınlatma imkânına da sahiptir. Dolayısıyla somut davada olduğu gibi hukuka aykırılığın ve gerçek dışılığın çok belirgin olduğu ve zararın süratle giderilmesinin zaruri olduğu hâller dışında diğer ceza veya hukuk yollarının daha yüksek başarı şansı sunabilecek, kullanılabilir ve etkili başvuru yolları olduğu anlaşılmaktadır. 43. Yukarıda yer verilen tespitler çerçevesinde başvurucunun ortaya çıktığını iddia ettiği zararın giderimi için uyuşmazlığın esasına dair ve somut başvuru açısından koşullara göre sulh ceza hâkimliklerinin görevinde bulunan içeriğin yayından çıkarılması dışındaki daha etkili diğer koruma yollarına başvurmadığı anlaşıldığından Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmek için tüm başvuru yollarının tüketilmesi koşulunun yerine getirildiği söylenemez.” ŞİKÂYET .  Başvuran, Sözleşme’nin 8. maddesine dayanarak, ihtilaf konusu internet içeriklerine erişimin engellenmesi yönündeki talebinin yetkili makamlarca reddedilmesi nedeniyle özel ve aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir. Başvuran, bu içeriklerde yer alan ve nazarında aldatıcı olan iddiaların aksine, 15 Temmuz 2016 tarihinde Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde çalışmadığını, bu hastanede hiçbir zaman başhekim yardımcısı olarak görev yapmadığını, söz konusu yazılarda kocası olarak gösterilen Üsteğmen S.S. ile evli olmadığını ve eşi H.T.Ç.’ nin 15 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye’de dahi olmadığını ifade etmektedir. HUKUKİ DEĞERLENDİRME .  Başvuran, onur kırıcı olduğunu iddia ettiği internet içeriklerine erişimin engellenmesi yönündeki talebinin yetkili makamlarca reddedilmesi nedeniyle özel hayatına saygı hakkının ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 8. maddesini ileri sürmektedir. Bu maddenin somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki şekildedir: “1.  Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.” .  Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediği, şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve bireysel başvuru hakkının kötüye kullanılması bağlamlarında üç kabul edilemezlik itirazı ileri sürmektedir. .  Birinci itiraz kapsamında, başvuranı, hakaret suçu nedeniyle Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunmamakla ve hukuk mahkemeleri önünde dava açmamakla suçlamaktadır. Bu bağlamda, Medeni Kanun ile Borçlar Kanunu’nda öngörülen, kişilik haklarının ihlal edildiği iddiasının tespit edilmesinin ve buna son verilmesinin yanı sıra söz konusu zarar nedeniyle tazminat talebinde bulunmaya imkân tanıyan hukuk davası yolunun (yukarıda 12 ve 13. paragraflar) daha uygun ve etkili olduğunu, ayrıca somut olayın koşullarında daha fazla başarı şansı sunduğunu ifade etmektedir. Anayasa Mahkemesinin konuyla ilgili içtihadına atıfta bulunarak (yukarıda 18. paragraf), mevcut durumda başvuran tarafından kullanılan, karşı tarafın katılımı olmadan, dosya üzerinden yürütülen istisnai ve hızlı bir usul kapsamında koruma tedbiri uygulanmasına imkân veren, internet içeriklerine erişimin engellenmesine yönelik başvuru yolunun, davacının kişilik haklarının ihlal edildiği konusunda ilk bakışta (prima facie) herhangi bir şüpheye mahal vermeyen ve bu bağlamda daha derinlemesine bir incelemenin gerekli olmadığı özel koşullarda kullanılabileceğini ileri sürmektedir. Başvuran tarafından iddia edilen ihlalin, Hükümete göre açık ve belirgin olmaması ve talep edilen tazminatın acil olmaması nedeniyle, bu başvuru yolunun somut olayda etkili olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir. Bu bağlamda, başvuranın, orijinal yazının yayımlanmasından hemen sonra değil, yedi ay sonra ihtilaf konusu içeriklere erişimin engellenmesine yönelik talepte bulunduğunu ifade etmektedir. .  Hükümet, ikinci itirazı ile ilgili olarak, ulusal makamların, başvuranın ulusal düzeyde yapmış olduğu başvuruları reddetmek için uygun ve yeterli gerekçeler sunduklarını ve nazarında herhangi bir ihlalin söz konusu olduğu görünmeyen mevcut başvurunun, açıkça dayanaktan yoksun olarak değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. .  Hükümet, başvuranın görüşleri sonrasında sunduğu ek görüşlerinde ileri sürdüğü son itiraz ile ilgili olarak, başvuranın, başvuru formunda, ihtilaf konusu olaylarla ilgili olarak hakaret ve iftira nedeniyle yapmış olduğu şikayet hakkında Mahkemeye bilgi vermediğini, sadece başvurunun kabul edilebilirliği ve esasına ilişkin görüşlerinden bahsettiğini belirtmektedir. İlgilinin, önem arz eden bu bilgiyi Mahkemeyle paylaşmamış olmasının, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında bireysel başvuru yolunun kötüye kullanılmasını teşkil ettiği kanaatine varmaktadır. .  Başvuran, Hükümetin itirazlarına karşı çıkmaktadır. Başvuran ilk olarak, 5651 sayılı Kanun'un 9. maddesinde öngörüldüğü üzere, internet içeriğine erişimin engellenmesinin, ana davayı beklerken kabul edilen bir koruma tedbiri olmadığını, fakat bu hükümle kendiliğinden aranan amaç olduğunu ileri sürmektedir. Başvurana göre, yasa koyucu, bu özel, hızlı ve etkili tedbiri, spesifik durumlara karşılık vermek amacıyla, medeni hukukun genel hükümlerine aykırı olarak uygulamaya koymuştur. Erişimi engelleme tedbirinin, ilk bakışta (prima facie) açık ve teşhis edilebilir bir ihlal söz konusu olduğunda uygulandığı değerlendirmesinde bulunmak için Hükümetle aynı fikirde olduğunu belirterek, mevcut davada durumun bu şekilde olduğunu iddia etmektedir. Bu nedenle, nazarında, kendi durumunda en etkili ve uygun başvuru yolu olan erişimi engelleme tedbirine ilişkin tüm başvuru yollarını tükettiğini belirtmektedir. İhtilaf konusu yazının yazarı hakkında, Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunduğunu da eklemektedir. .  Mahkeme, başvurunun aşağıda belirtilen nedenlerden ötürü her halükarda kabul edilemez olması nedeniyle, Hükümet tarafından ileri sürülen ve şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve bireysel başvuru hakkının kötüye kullanıldığına ilişkin itiraz hakkında karar vermesinin gerekli olmadığı kanaatindedir. 27.  Mahkeme, Sözleşme ile kurulan koruma mekanizmasının, ulusal insan haklarını koruma sistemlerine nazaran ikincil nitelik taşımasının büyük önem arz ettiğini hatırlatmaktadır. Mahkeme bizzat, Sözleşme’ye Taraf Devletlerin Sözleşme bağlamındaki yükümlülüklerine riayet edip etmediklerini denetlemekle görevlidir. Sözleşme ile tanınan temel hak ve özgürlüklere ulusal düzeyde riayet edilmesini ve bunların korunmasını sağlamak Sözleşme’ye Taraf Devletlerin görevi olup Mahkeme, bu Devletlerin yerine geçemez veya geçmemelidir. Dolayısıyla iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralı, bu koruma mekanizmasının işleyişinin ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır. Devletler, iç hukuk düzeninde durumu düzeltme imkânı bulmadan önce uluslararası bir kuruluş önünde eylemlerine ilişkin hesap vermek zorunda değillerdir. Devlet aleyhine yöneltilen şikâyetler hususunda Mahkemenin denetim yetkisinden istifade etmek isteyen kişiler, ülkelerindeki hukuk sisteminin sunduğu hukuk yollarını daha önce kullanmakla yükümlüdürler (bk. diğer birçok karar arasında, Vučković ve diğerleri/Sırbistan (ilk itiraz) [BD], no.17153/11 ve diğer 29 başvuru, §§ 69 ve 70, 25 Mart 2014 ve Akdivar ve diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996, § 65, Karar ve Hükümler Derlemesi 1996-IV). 28.  Mahkeme ayrıca, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının uygulanması için, ilgili Sözleşmeci Devletin hukuk sisteminde sadece teoride öngörülen başvuru yollarını değil, fakat aynı zamanda bu başvuru yollarının dâhil olduğu bağlamı ve başvuranın kişisel durumunu da gerçekçi bir bakış açısıyla dikkate alması gerektiğini vurgulamaktadır. Dolayısıyla Mahkemenin, davanın koşullarının tamamını dikkate alarak, başvuranın, iç hukuk yollarını tüketmesi için kendisinden makul olarak beklenebilecek her şeyi yapıp yapmadığını incelemesi gerekmektedir (D.H. ve diğerleri/Çek Cumhuriyeti [BD], no. 57325/00, § 116, AİHM 2007‑IV). 29.  Mahkeme yine, şahıslar arası ilişkilerde Sözleşme’nin 8. maddesinin gözlemlenmesini sağlamaya yönelik tedbirlerin seçimi konusunun, ilgili Devlete düşen yükümlülüğün pozitif ya da negatif olduğuna bakılmaksızın, ilke olarak, Sözleşmeci Devletlerin takdir yetkisine girdiğini hatırlatmaktadır (Petrie/İtalya, no. 25322/12, § 41, 18 Mayıs 2017 ve Odièvre/Fransa [BD], no. 42326/98, § 46, AİHM 2003‑III). Mahkeme ayrıca, yetkili ulusal mahkemenin, Sözleşme’ye dayandırılan şikâyetleri inceleyebileceği ve uygun bir telafi yoluna karar verebileceği bir başvuru yolu öngörme yükümlülüğünü yerine getirme şekliyle ilgili olarak, Sözleşmeci Devletlerin belirli bir takdir yetkisine sahip olduklarını hatırlatmaktadır (Popovski/Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti, no. 12316/07, § 79, 31 Ekim 2013). Nitekim Mahkeme, ulusal düzeyde uygulamaya ilişkin yönleri, öncelikleri ve farklı menfaatleri değerlendirmek için daha iyi bir konumda bulunan Sözleşmeci Devletlerin, başvuru yolunu ve uygun telafi şeklini seçmekte özgür olduklarını yeniden belirtmektedir (ibidem, § 84). 30.  Mahkeme, somut olayda, başvuranın, birkaç farklı haber sitesinde yayımlanan bir basın makalesinin, hakkında asılsız ve onur kırıcı iddialar içerdiği kanaatiyle, 5651 sayılı Kanun'un 9. maddesi uyarınca söz konusu içeriklere erişimin engellenmesi talebinde bulunmuştur (yukarıda 6. paragraf). Bu usul kapsamında başvuruda bulunulan sulh ceza hâkimlikleri, söz konusu talebi ve başvuran tarafından bu ret kararına karşı yapılan itirazı reddetmişlerdir (yukarıda 7-9. paragraflar). 31.  Mahkeme daha sonra, başvuranın, esasında ihtilaf konusu içeriklere erişimin engellenmesi talebinin adli makamlar tarafından reddedilmesi nedeniyle özel hayata saygı hakkının ihlal edildiğinden yakınarak Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuruda bulunduğunu kaydetmiştir (yukarıda 10. paragraf). Anayasa Mahkemesi, başvuranın bireysel başvuruda bulunmadan önce şikâyetinin telafi edilmesi için mevcut tüm yolları kullanmadığı gerekçesiyle, hukuk yollarını tüketmediği için, bu başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir (yukarıda 11. paragraf). 32.  Mahkeme bu bağlamda, yüksek mahkemenin, 15 Mart 2018 tarihli Genel Kurul kararıyla belirlenen ve 5651 sayılı Kanun'un 9. maddesinde öngörülen usule ilişkin özelliklerin yanı sıra -ivedilik, dosya üzerinden inceleme ve özellikle çekişmeli yargılama olmaması- tedbirin niteliği -bilhassa uygulama süresinin belirsizliği- dikkate alınarak, internet içeriğine erişimin engellenmesine yönelik başvuru yolunun ancak yasaya aykırılık ve özel hayata saygı hakkının ihlali prima facie (ilk bakışta) apaçık ortada olduğunda ve zararın ivedi şekilde telafi edilmesi büyük önem arz ettiğinde kullanılabileceğine ilişkin konuyla ilgili içtihadını kaydetmektedir (yukarıda 18. paragraf). 33.  Mahkeme, Türk hukukunun, hakaret nedeniyle şikâyetçi olan kişiler için öncelikle şu telafi imkânlarını öngördüğünü gözlemlemektedir: Medeni Kanun'un 24 ve 25. maddeleri ile Borçlar Kanunu’nun 58. maddesine dayanarak, kişilik haklarının ihlal edildiğinin tespit edilmesinin ve buna son verilmesinin yanı sıra tazminat talebinde bulunmak için hukuk mahkemeleri önünde dava açma (yukarıda 12 ve 13. paragraflar) ve Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesi ile cezalandırılan hakaret suçu nedeniyle ceza soruşturmaları açılması amacıyla şikâyette bulunma (yukarıda 14. paragraf). Mahkeme bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi tarafından yorumlandığı ve uygulandığı şekliyle iç hukuka göre, itibarın korunması hakkı ihlallerine ilişkin şikâyetlerle ilgili olarak Türk hukukunda en etkin ve uygun hukuk yolunun hukuk mahkemeleri önünde tazminat davası açmak olduğunu hatırlatmaktadır (Yakup Saygılı/Türkiye (k.k.), no. 42914/16, § 39, 11 Temmuz 2017). 34.  Mahkeme aynı zamanda, 5187 sayılı Kanun'un 14. maddesine dayanarak tekzip metni yayımlanması talebinin (yukarıda 15. paragraf), bir basın makalesiyle itibarın korunması haklarının ihlal edildiğinden şikâyet eden kişiler için Türk hukukunda alternatif bir başvuru yolu olarak sunulduğunu gözlemlemektedir. Mahkeme daha önce, tekzip hakkı ile ilgili olarak, Türk hukukunda öngörüldüğü üzere, bu hukuk yolunun, yayımlanan iddiaların, ilgilinin itibarın korunması hakkını ihlal eden müdahalelerin olası varlığının ve bunların doğruluğunun tespiti amacıyla, çekişmeli yargılama kapsamında daha derin soruşturmalar gerektirdiğinde değil, yanlış bilgilere itiraz edilmesi veya gerçek dışılığının dosya üzerinden hızlıca yürütülen bir yargılama yoluyla kolayca saptanabileceği görünür olgusal hataların düzeltilmesinin söz konusu olduğunda etkili kabul edilebileceğine karar verdiğini hatırlatmaktadır (Gülen/Türkiye (k.k.), no. 38197/16, 38384/16, 38389/16, 38394/16, 38400/16 ve 38410/16, § 67, 8 Eylül 2020). 35.  Mahkeme ayrıca, Türk hukuk sisteminin, özel hayata saygı hakkını ihlal eden çevrimiçi yayınlarla ilgili olarak başka bir başvuru yolu sunduğunu gözlemlemektedir: İnternet içeriğine erişimi engelleme yolu; başvuran somut olayda bu yolu kullanmayı tercih etmiştir. Mahkeme bu bağlamda, çevrimiçi yayınlarla ilgili olarak, bireylerin, internette kendilerini ifade etme olanağının, ifade özgürlüğünü kullanmada emsalsiz bir araç olduğuna karar verdiğini hatırlatmaktadır (Delfi AS/Estonya [BD], no. 64569/09, §§ 110 ve 133, AİHM 2015). Büyük miktardaki verileri saklama ve yayınlama kapasitesi ile bunların erişilebilirliği sayesinde, internetin, toplumun, gündemdeki olaylara erişimini sağlamaya ve genel anlamda bilginin dağıtılmasını kolaylaştırmaya büyük ölçüde katkı sağlamaktadır (ibidem, § 133). Ancak bu medya avantajları, beraberinde belirli sayıda riskleri de getirmektedir. Bilhassa küçük düşürücü, nefret dolu ya da şiddete teşvik eden söylemler başta olmak üzere açıkça hukuka aykırı söylemlerin, daha önce hiç olmadığı gibi, saniyeler içinde dünya çapında yayılması ve kimi zaman internet ortamında çok uzun süre kalması mümkün olabilmektedir (ibidem, § 110). 36.  Mahkeme, Türk hukukunun öngördüğü şekilde, internet içeriğine erişimi engellemeye yönelik başvuru yolunun kullanımının, istisnai olarak ivedi yargılama usulü kapsamının bir parçası olarak değerlendirildiğini gözlemlemektedir (bk. gerekli değişiklikler yapılmak koşuluyla (mutatis mutandis) Eker/Türkiye, no. 24016/05, § 29, 24 Ekim 2017). Nitekim 5651 sayılı Kanun'un 9. maddesi uyarınca, sulh ceza hâkimliği, duruşma yapmaksızın ve yalnızca davacının görüşlerine dayanarak, yirmi dört saat içinde içeriğe erişimi engelleme talebi hakkında karar verir; erişimin engellenmesi kararının gönderildiği içerik, yer veya erişim sağlayıcısı bu kararı dört saat içinde yerine getirir (yukarıda 19. paragraf). 37.  Mahkeme, dolayısıyla Türk hukuk sisteminde ivedilik konusunun, internet içeriğine erişimin engellenmesi prosedürünün başlıca özelliğini teşkil ettiğini saptamaktadır (bk. gerekli değişiklikler yapılmak koşuluyla (mutatis mutandis) yukarıda anılan Eker, § 29). Çevrimiçi içeriğe erişimin engellenmesiyle ilgili olarak ulusal makamlara dayatılan bu hızlı davranma gerekliliğinin, internet sitelerinde yayımlanan, yanlış ve karalayıcı bilgiler ile özel hayatı ihlal eden içeriklerin yayılmasını süratle önlemek amacıyla gerekli ve haklı görülebileceği kanısındadır. Bu bağlamda, nefret söylemi ve bir kişinin fiziksel bütünlüğüne doğrudan tehdit içermeyen olağan hakaret vakalarında, Türk hukukunda öngörülen içeriğe erişimi engelleme prosedürü gibi hızlı tepki imkanı sağlayan etkili usullerle birlikte, bildirim üzerine geri çekme sisteminin, tüm ilgili kişilerin hak ve menfaatlerini dengelemek için uygun bir araç olabileceğine karar verdiğini hatırlatmaktadır (Delfi AS/Estonya [BD], no. 64569/09, § 159, AİHM 2015 ve Magyar Tartalomszolgáltatók Egyesülete ve Index.hu Zrt /Macaristan, no. 22947/13, § 91, 2 Şubat 2016). 38.  Mahkeme, somut olayda, 22 Eylül 2017 tarihinde yayımlanan bir basın makalesinde yer alan ihtilaf konusu içeriklerde, olayların meydana geldiği dönemde Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesinde başhekim yardımcısı olarak gösterilen başvuranın, 15 Temmuz 2016 darbe girişimine katıldığı iddia edilen subay S.S. ile evli olduğu ve 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk suçlamalarıyla ilgili yürütülen ceza soruşturmalarını açıkça savunduğu için “FETÖ” ile bağlantısı olduğu yönünde iddialar yer almaktaydı (yukarıda 5. paragraf). Başvuran 23 Mayıs 2018 tarihinde, olayların meydana geldiği dönemde ilgili hastanede hiçbir zaman başhekim yardımcısı olarak görev yapmadığını, ihtilaf konusu içeriklerde eşi gibi gösterilen S.S. ile evli olmadığını ve hiçbir zaman “FETÖ” yü övmediğini ileri sürerek, sulh ceza hâkimliğinden, ihtilaf konusu içeriklere erişimin engellenmesi talebinde bulunmuş ve gerçek eşinin kimliğinin kanıtı olarak başvurusuna aile cüzdanını eklemiştir (yukarıda 6. paragraf). 39.  Mahkeme, başvuran tarafından talebinin yanında sunulan belgenin, S.S. ile evli olmadığını kanıtlayacak nitelikte olsa da, ilgilinin ihtilaf konusu içeriklerde yayımlanan iddialar hakkında sunduğu tüm argümanların doğrulanabilmesi için erişimin engellenmesi talebinde bulunduğu sırada sulh ceza hâkimliğinin yeterli bilgiye sahip olmadığını tespit etmektedir. Nitekim somut olayda, sulh ceza hâkimliğinin kendisine sunulan dosyadaki belgelere dayanarak ve yirmi dört saat içinde, başvuranın olayların meydana geldiği dönemde söz konusu hastanenin başhekim yardımcısı olmadığını ve birkaç ay önce yayımlanan bir kararname ile bu örgüt ile bağlantılı olduğu iddiasıyla görevden çıkarıldığı için -ihtilaf konusu içeriklerdeki ana iddia olan- “FETÖ” ile hiçbir bağlantısı olmadığını tespit edecek durumda olduğu düşünülemez. 40.  Mahkeme bu nedenle, 5651 sayılı Kanun'un 9. maddesinde öngörüldüğü üzere, başvuran hakkında ihtilaf konusu içeriklerde yayımlanan iddiaların yayımlanması, somut olayın koşullarında ilgilinin özel hayata saygı hakkının ilk bakışta (prima facie) ihlali olarak değerlendirilemeyeceği için, çekişmeli olmayan şekilde dosya üzerinde yürütülen istisnai olarak ivedi yargılama usulünün, ulusal makamlara, bu iddiaların gerçeğe uygun olmadığını belirlemesine imkân vermeye elverişli olmadığı kanaatine varmaktadır. Mahkeme, bu iddiaların, doğası ve içeriği gereği, doğruluğunu ve başvuranın itibarın korunması hakkına yönelik bundan kaynaklı ihlallerin olası varlığını tespit etmek amacıyla çekişmeli yargılama kapsamında daha ziyade daha derin soruşturmalara elverişli olduğu ve bunun, Mahkemenin bu bağlamdaki içtihadında belirlenen kriterlere uygun olarak, söz konusu yarışan menfaatlerin dengelenmesi yoluyla gerçekleştirilebileceği kanısındadır (Tarman/Türkiye, no. 63903/10, 38, 21 Kasım 2017). 41.  Mahkeme bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi gibi, Türk hukukunda öngörüldüğü üzere, internet içeriğini süresiz olarak engelleme tedbirinin, birçok durumda basın ve ifade özgürlüklerine orantısız müdahale oluşturma riski taşıdığını vurgulamakta ve bu tedbirin, istisnai olarak iyi tanımlanmış durumlarda, yani özel hayata saygı hakkının ihlalinin ilk bakışta açık ve tespit edilebilir olduğu durumlarda kullanılması gerektiği kanaatinde olmasından dolayı Anayasa Mahkemesine katılmaktadır (yukarıda 21. paragraf). Nitekim ifade özgürlüğüne yönelik bu türden kısıtlamalar öylesine büyük tehlikeler arz etmektedir ki; Mahkeme tarafından çok titiz şekilde inceleme yapılmasını gerektirmektedir (Association Ekin/Fransa, no. 39288/98, § 56, AİHM 2001-VIII). Bu sebeple, söz konusu kısıtlamalar, yasağın sınırıyla ilgili olarak özellikle katı; olası kötüye kullanımlara karşı yargısal denetimle ilgili olarak ise etkin bir çerçevede değerlendirilmelidir (RTBF/Belçika, No. 50084/06, § 105, AİHM 2011 (özetler )). 42.  Mahkeme bu nedenle, mevcut davada Medeni Kanun'un 24 ve 25. maddeleri ile Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinde (yukarıda 12 ve 13. paragraflar) öngörülen -her iki taraf için tam usuli güvenceler sağlayan- hukuk davasının, çeşitli çatışan menfaatler arasında uygun bir denge kurmaya imkân verecek ve başvurana, gerektiği takdirde, tekzip metni yayımlanması veya gerekirse bu içeriklere erişim engellemesi de dâhil olmak üzere ihtilaf konusu içerikler nedeniyle itibarına verilen zararı tespit ettirme, bu zararı sonlandırma (bk. bu bağlamda, Oktar/Türkiye (k.k.), no. 59040/08, §§ 8-16, 30 Ocak 2018) ve tazminat elde etme olanağı sağlayacak nitelikte olduğu kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, başvuranın bireysel başvurusunun incelenmesi sürecinde Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan hukuk yollarının tüketilmesi kuralına riayet edilmesine ilişkin değerlendirmeye katılmaktadır (bk. gerekli değişiklikler yapılmak koşuluyla (mutatis mutandis) Gülen, yukarıda anılan, § 68). 43.  Mahkeme, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, somut olayda, başvuranın, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmadan önce hukuk davası yolunu kullanmayarak ve sonrasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine mevcut başvuruda bulunarak, iç hukuk yollarını gereğince tüketmediği kanaatine varmaktadır. 44.  Mahkeme bu nedenle, Hükümetin birinci itirazını kabul etmekte ve başvurunun, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle kabul edilemez olarak açıklanması gerektiği sonucuna varmaktadır. Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle, Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilerek, 10 Haziran 2021 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. Stanley Naismith Jon Fridrik Kjølbro Yazı İşleri Müdürü Başkan