ictihat

AİHM - ÇİNİCİ / TÜRKİYE DAVASI, Dosya No : 32264/19, Tarih : 2024-07-09

# AİHM - ÇİNİCİ / TÜRKİYE DAVASI, Dosya No : 32264/19, Tarih : 2024-07-09 AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ İKİNCİ BÖLÜM ÇİNİCİ / TÜRKİYE DAVASI (Başvuru no. 32264/19) KARAR STRAZBURG 9 Temmuz 2024 İşbu karar, kesin olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir. Çinici / Türkiye davasında, Başkan Jovan Ilievski, Hâkimler Diana Sârcu, Gediminas Sagatys, ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla Komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 1979 doğumlu ve Ankara’da ikâmet eden bir Türk vatandaşı olan Fırat Çinici (“başvuran”) tarafından 10 Haziran 2019 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Mahkemeye yapılan başvuruyu (no. 32264/19); başvuranın suç işlediğine dair makul şüphenin bulunmadığı konusundaki şikayetinin kabul edilemez olduğuna dair kısmi kararı (bk. Çinici ve Diğerleri/Türkiye (k.k.), no. 32264/19 ve diğer 6 başvuru numarası, §§ 44-52, 16 Mart 2021); Sözleşme’nin 5. maddesinin 1, 3 ve 4. fıkraları kapsamındaki diğer şikâyetlerin, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Türk Hükümetine (“Hükümet”) tebliğ edilmesine ve başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna dair kararı, mevcut başvurunun birleştirilmiş olduğu diğer başvurulardan ayrılmasına dair 5 Aralık 2023 tarihli kararı (yukarıya bakınız); Hükümetin, başvurunun bir Komite tarafından incelenmesine karşı yaptığı itirazın reddine dair kararı; tarafların beyanlarını göz önünde bulundurarak; 18 Haziran 2024 tarihinde gerçekleştirilen kapalı müzakereler sonucunda, aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir: DAVANIN KONUSU 1.  Başvuru, esasen, olay tarihinde askeri hâkim olarak görev yapan başvuranın, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe teşebbüsünde yer aldığı ve Türk makamları tarafından FETÖ/PDY (“Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) olarak tanımlanan bir örgüte üye olduğu şüphesiyle yakalanması ve tutuklanmasına ilişkindir. 2.  Erzurum 1. Sulh Ceza Hâkimliği, 19 Temmuz 2016 tarihinde, başvuranın terör örgütüne üye olduğu şüphesiyle tutuklanmasına karar vermiştir. Sulh Ceza Hâkimliği, darbe teşebbüsünü düzenleyenler tarafından darbe sonrasında kurulması öngörülen sıkıyönetim mahkemelerine atanacak hâkimler listesinde (Sıkıyönetim Mahkemeleri Atama Listesi; bu liste hakkında daha fazla bilgi için bk. yukarıda anılan Çinici ve Diğerleri, §§ 12 ve 27-29) başvuranın da adının bulunduğunu belirtmiştir. Sulh Ceza Hâkimliği, iddia konusu suçun niteliğini, delil durumunu ve verilmesi muhtemel cezayı göz önünde bulundurmuştur. Ayrıca, iddia konusu suçun, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 100/3 maddesinde yer alan “katalog” suçlar arasında olduğunu belirtmiştir. İddia konusu suçun niteliği ve verilmesi muhtemel ceza göz önüne alındığında, kaçma ve delilleri karartma riskinin bulunduğu kanaatine varmıştır. Bu aşamada tutuklamanın orantılı bir tedbir olarak göründüğüne ve adli kontrolün yetersiz kalacağına karar vermiştir. 3.  Erzurum 2. Sulh Ceza Hâkimliği, 21 Temmuz 2016 tarihinde, başvuranın tutuklama kararına yönelik itirazını, ilk kararda öne sürülen aynı gerekçelere dayanarak reddetmiştir. 4. Yetkili yargı mercileri, daha sonra yürütülen ceza soruşturmaları ve yapılan duruşmalar sırasında, çeşitli tarihlerde, daha önce belirtilen gerekçelerle başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermişlerdir. Ayrıca, yargılamanın ilerleyen aşamalarında, yetkili hâkimler, başvuranın tutukluluk süresinin uzatılması yönünde karar verirken, tutuklulukta geçen süreyi de dikkate almışlardır. 5.  Başvuran, 15 Kasım 2016 tarihinde Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesine sunulan başvuru formundan, başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamında, suç işlediğine dair makul şüphe bulunmaması, hakkında verilen tutuklama kararını haklı kılacak gerekçelerin mevcut olmaması ve tutukluluk süresinin uzunluğu hususlarında şikâyette bulunduğu anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesi, 28 Ocak 2019 tarihinde, başvuranın bireysel başvurusunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. 6.  Başvuran, 22 Aralık 2017 tarihinde, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştır. 7.  Başvuran, 26 Kasım 2018 tarihinde, ilk derece mahkemesi tarafından, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkûm edilmiştir. Yargılamanın halen temyiz mahkemeleri nezdinde derdest olduğu anlaşılmaktadır. İLGİLİ HUKUKİ ÇERÇEVE 8.  İlgili iç hukuk hükümleri ve uygulaması için Kavala /Türkiye (no. 28749/18, §§ 71-72, 10 Aralık 2019) ve yukarıda anılan Çinici ve Diğerleri (§§ 30-33) kararlarına bakabilirsiniz. MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ SÖZLEŞME’NİN 5. MADDESİNİN 1 VE 3. FIKRALARININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA 9.  Başvuran, iç hukuka aykırı olarak tutuklu yargılandığını ileri sürmüştür. Bu bağlamda, 357 sayılı Askeri Hâkimler Kanunu kapsamında sağlanan usul güvencelerine aykırı olarak tutuklandığını savunmuştur. Ayrıca, yerel mahkemeler tarafından hakkında verilen tutuklama kararları için yetersiz gerekçeler sunulduğunu ileri sürmüştür. Bunun yanı sıra, yerel makamların, tutuklama yerine alternatif tedbirleri değerlendirmediklerini öne sürmüştür. Bu gerekçelerle, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1 ve 3. fıkralarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvuranın tutukluluğunun hukuka uygun olmadığı iddiası (Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası) 10.  Hükümet, başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası kapsamındaki şikâyetini Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yoluyla dile getirmediğini belirterek, bu şikâyet yönünden iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmuştur. 11.  Mahkeme, 16 Mart 2021 tarihinde, başvuranın, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası kapsamında dile getirdiği, suç işlediğine dair makul şüphe bulunmadığı yönündeki şikâyetini kabul edilemez bulduğunu hatırlatır (bk. yukarıda anılan Çinici ve Diğerleri, §§ 44-52). Mahkeme, ayrıca, başvuranın, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası kapsamında, 357 sayılı Kanun kapsamında sağlanan usul güvencelerinin ihlal edildiğine ilişkin şikâyetini, Mahkeme önünde dile getirmeden önce Anayasa Mahkemesi önünde ileri sürmemiş olduğunu belirtir (bk. yukarıda 5. paragraf). Dolayısıyla, Mahkeme, başvuranın bu başlık altındaki şikâyeti konusunda iç hukuk yollarını tüketmediği yönündeki Hükümetin itirazını kabul eder. 12.  Bu nedenle, başvurunun bu kısmının Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerekir. Başvuranın tutuklanmasına ilişkin kararların gerekçesiz olduğu iddiası (Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası) Kabul Edilebilirlik Hakkında 13.  Hükümet, ilk olarak, başvuranın, CMK’nın 141. maddesi kapsamındaki tazminat yoluna başvurmadığını ileri sürerek, Mahkemeden bu şikâyeti kabul edilemez bulmasını talep etmiştir. 14.  Mahkeme, Hükümet tarafından öne sürülen benzer itirazların Türkiye’ye karşı açılan diğer davalarda (örneğin, Baş/Türkiye, no. 66448/17, §§ 118-124, 3 Mart 2020, ve Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) [BD], no. 14305/17, §§ 212-214, 22 Aralık 2020) reddedildiğini kaydeder ve mevcut davada da bu tespitlerden ayrılmak için bir neden görmemektedir. Mahkeme, bu nedenle, bu şikâyetin Sözleşme’nin 35/3 (a) maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir gerekçeyle de kabul edilemez olmadığını belirtir. Dolayısıyla, şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar verilmelidir. Esas Hakkında 15.  Başvuran, yetkili mahkemelerin hakkında verilen tutuklama kararlarına ilişkin yeterli gerekçe sunmadıklarını ileri sürmüştür. 16.  Hükümet, başvuran hakkındaki ilk tutuklama kararının ve tutukluluk halinin devamı yönündeki kararların iç hukuka ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasına uygun olduğunu belirtmiştir. 17.  Mahkemenin 5. maddenin 3. fıkrası kapsamındaki yerleşik içtihadına göre, tutukluluk halinin devamı yönündeki kararın hukuka uygun olması için, tutuklunun suç işlediğine dair makul şüphenin devam etmesi olmazsa olmaz bir koşuldur. Mahkeme, ayrıca, ilk tutuklama kararından itibaren, ulusal makamlar tarafından, tutukluluk için ilgili ve yeterli gerekçeler sunulup sunulmadığını da tespit etmelidir. Diğer gerekçeler arasında ise, kaçma riski, tanıklara baskı yapılması veya delillerin karartılması riski, gizli anlaşma riski, yeniden suç işleme riski, kamu düzenini bozma riski veya tutukluyu koruma ihtiyacı yer alabilir (bk. Buzadji/Moldova Cumhuriyeti [BD], no. 23755/07, §§ 87-88 ve 101-102, 5 Temmuz 2016). Bu risklerin varlığı, gerektiği şekilde tespit edilmeli ve yetkililerin bu hususlarla ilgili gerekçeleri, soyut, genel veya basmakalıp olmamalıdır (bk. Merabishvili/Gürcistan [BD], no. 72508/13, § 222, 28 Kasım 2017). 18.  Mevcut davaya dönüldüğünde, Mahkeme, yetkili yargı mercilerinin, başvuran hakkında verdikleri ilk tutuklama kararında ve tutukluluk halinin devamı yönündeki kararlarda, sadece, başvuranın isminin sıkıyönetim mahkemelerine atanacak hâkimler listesinde yer alması gibi tutuklama sırasında mevcut olan delil unsurlarına ve dolayısıyla başvuranın suç işlediğine dair devam eden makul bir şüphenin bulunduğu hususuna dayanmadıklarını gözlemler. Yetkili yargı mercileri ayrıca şu gerekçelere de dayanmıştır: suçun niteliği, ilgili suç için yasada öngörülen cezaların ağırlığı, delil durumu, tutuklulukta geçen süre, kaçma ve delilleri karartma riski ve tutukluluğa alternatif tedbirlerin yetersiz olduğu tespiti (yukarıda 2. paragraf). 19.  Mahkeme, tutukluluğun “suçun niteliği” temelinde haklı gösterildiği ölçüde, başvuran hakkında tutuklama kararı veren hâkimlerin, başvuranın CMK’nın 100/3 maddesinde yer alan “katalog” suçlar olarak adlandırılan suçlardan biriyle itham edildiğini belirtir. Mahkeme, “katalog” suçlar olarak adlandırılan bu suçlarla ilgili olarak, CMK’nın 100/3 maddesi uyarınca, Türk hukukunda, bazı suçlar için tutuklama nedenlerinin (kaçma riski, delilleri karartma veya tanıklara, mağdurlara ve diğer kişilere baskı yapma riski) varlığına dair yasal bir karinenin mevcut olduğunu ifade eder. Bu bağlamda, Mahkeme, zorunlu tutuklamanın öngörüldüğü herhangi bir sistemin tek başına Sözleşme’nin 5/3 maddesine aykırı olduğunu bir kez daha doğrular. Yasada tutuklama nedenleriyle ilgili bir karine öngörülse dahi, bireysel özgürlüğe saygı kuralından ayrılmayı haklı kılacak somut gerçeklerin ikna edici bir şekilde ortaya konulması gerekmektedir. Bu durum, şüphelinin tutuklanmasının, yargı mercileri tarafından, suçun niteliği veya yasa uyarınca verilmesi muhtemel cezanın ağırlığı gerekçesiyle haklı gösterilmesi durumunda da geçerlidir (ayrıca karşılaştırınız Tuncer Bakırhan/Türkiye, no. 31417/19, §§ 46-49, 14 Eylül 2021). Bu nedenle, Mahkeme, ulusal mahkemeler tarafından başvuranın tutuklanmasına ve tutukluluk halinin devamına karar verilirken bireyselleştirilmiş bir inceleme yapılıp yapılmadığını incelemelidir. 20.  Mahkeme, ulusal mahkemelerin başvuranın tutuklanmasına veya tutukluluk halinin devamına karar verirken sundukları diğer gerekçeler yönünden ise, ilk olarak, bu gerekçelerin, delil durumu, tutuklulukta geçen süre ve kaçma ile delilleri karartma riski gibi iç hukuk uyarınca genel ve soyut bir biçimde formül niteliğinde sıralanmış tutuklama nedenlerini içerdiğini gözlemler. Mahkeme, darbe teşebbüsüyle ilgili özel koşulları dikkate alarak, kaçma ve/veya delilleri karartma riskinin en azından ceza soruşturmasının ilk aşamasında tutuklama tedbirini haklı gösterebileceğini kabul etmeye hazır olsa da, başvuran hakkında daha sonra verilen tutukluluk halinin devamına ilişkin kararların bu anlamda bireyselleştirilmiş bir analiz içermediğini gözlemler. Mahkemeye göre, bu davada olduğu gibi formül niteliğinde ve basmakalıp ifadeler kullanılarak yazılan kararlar, bir kişinin tutukluluk halinin devamını haklı kılmak için hiçbir şekilde yeterli görülemez (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Şık/Türkiye, no. 53413/11, § 62, 8 Temmuz 2014). Bu durum, özellikle başvuranın bir yıl beş aydan daha uzun süre boyunca tutuklu yargılandığı göz önünde alındığında söz konusu olmaktadır (bk. bu bağlamda, Kolay ve diğerleri/Türkiye [Komite], no. 15231/17 ve diğer 283 başvuru numarası, § 16, 12 Aralık 2023). 21.  Mahkeme, daha önce benzer nedenlerle Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiğini tespit ettiği birçok davayı incelemiş olduğunu belirtir (bk. diğer kararlar arasında, yukarıda anılan Tuncer Bakırhan, §§ 40-58 ve orada anılan davalar). Mahkeme, mevcut davada, ulusal yargı mercileri tarafından sunulan gerekçeleri göz önünde bulundurarak, başvuran hakkındaki tutuklama ve tutukluluk halinin devamı yönündeki kararların "yeterli" olarak kabul edilebilecek gerekçelere dayandırılmadığı kanaatine varmıştır. 22.  Mahkeme, Sözleşme’nin 15. maddesi ve Türkiye’nin derogasyon bildirimiyle ilgili olarak, öncelikle başvuranın darbe teşebbüsünden, yani olağanüstü hal ilanına ve Türkiye’nin derogasyon bildiriminde bulunmasına neden olan olaydan kısa bir süre sonra tutuklandığını ve bu durumun şüphesiz ki Sözleşme’nin 5. maddesinin yorumlanması ve uygulanmasında bütünüyle dikkate alınması gereken bağlamsal bir faktör olduğunu belirtir (bk. Alparslan Altan/Türkiye, no. 12778/17, § 147, 16 Nisan 2019). Bununla birlikte, şüpheli hakkında tutuklama veya tutukluluk halinin devamı kararı verilirken yargı makamları tarafından "ilgili ve yeterli" gerekçeler sunulmasını ve alternatif tedbirlerin neden yetersiz olacağına dair hukuki ve fiili nedenlerin belirtilmesini özellikle gerektiren CMK’nın 100 ve 101. maddelerinde, özgürlükten yoksun bırakma hususuyla ilgili bazı diğer CMK hükümlerinin aksine, olağanüstü hal sırasında herhangi bir değişiklik yapılmamıştır (dava dosyasına erişim ve tutuklama kararlarına yapılan itirazların incelenmesi konusundaki kısıtlamalar gibi, darbe teşebbüsü sonrasında tutuklu yargılananlar için iç hukukta öngörülen usuli güvencelere getirilen kısıtlamalar için bk. örneğin, yukarıda anılan Alparslan Altan, §§ 113 ve 117 ve yukarıda anılan Baş, § 81). Dolayısıyla, başvuranın tutuklanmasına, olağanüstü hal ilanından önce yürürlükte olan ve halen geçerli olan mevzuat esas alınarak karar verilmiştir (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Akgün/Türkiye, no. 19699/18, § 183, 20 Temmuz 2021). Hükümet, başvuranın şikâyetlerinin Sözleşme’nin 15. maddesi yönünden incelenmesini talep etmiş olmakla birlikte, CMK’nın 100 ve 101. maddelerinde belirtilen koşullardan sapmayı haklı kılacak argümanlar sunmamıştır. Bu nedenle, Mahkeme, yukarıda belirtilen koşullara uyulmamasının, Türkiye Hükümeti tarafından Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca bildirilen derogasyon ile haklı kılınabileceğinin ve “durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüyü” aşmadığının tespit edilemediği kanısındadır (bk. bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Mehmet Hasan Altan/Türkiye, no. 13237/17, § 140, 20 Mart 2018). Bu durum, başvuranın bir yıl beş aydan daha uzun süre boyunca tutuklu yargılandığı hususu dikkate alındığında özellikle söz konusu olmaktadır. Mahkeme, bu bağlamda, ulusun yaşamını tehdit eden kamu acil durumu devam ederken şiddetinin azalmasıyla birlikte, Sözleşme’nin 15. maddesinin uygulanmasına neden olan hususların kademeli olarak daha az güçlü ve daha az ilgili hale geldiğini ve bu noktada “gereklilik” kriterinin daha sıkı bir şekilde uygulanması gerektiğini vurgular (bk. yukarıda anılan Baş, § 224). 23.  Mahkeme, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiği sonucuna varmıştır. DİĞER ŞİKÂYETLER 24.  Mahkeme, başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası (tutukluluk süresinin uzunluğu) ve 4. fıkrası (serbest bırakılma taleplerinin geç incelenmesi ve tutukluluk halinin devamı yönündeki kararların geç tebliğ edilmesi) kapsamındaki diğer şikâyetler yönünden ise, yukarıda Sözleşme’nin 5. maddesinin 3.fıkrası kapsamında yaptığı tespitleri ve Turan ve Diğerleri/Türkiye davasında (no. 75805/16 ve diğer 426 başvuru numarası, § 98, 23 Kasım 2021; aynı yönde ayrıca bk. yukarıda anılan Kolay ve Diğerleri, § 21) belirttiği görüşleri göz önünde bulundurarak, kabul edilebilirlik ve esas bakımından herhangi bir inceleme yapmamaya karar vermiştir. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA 25.  Başvuran, manevi tazminat olarak 25.000 avro ve maddi tazminat olarak 50.000 avro talep etmiştir. 26.  Hükümet, bu taleplere ispatlanmadığı gerekçesiyle itiraz etmiştir. 27.  Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası kapsamında tespit edilen ihlal nedeniyle, başvurana, yansıtılabilecek tüm vergiler hariç olmak üzere, 3.000 avro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir (bk. aynı yönde yukarıda anılan Kolay ve Diğerleri, § 25). Mahkeme, başvuranın maddi tazminat talebini, ispatlanmadığı gerekçesiyle reddetmiştir. BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası kapsamındaki şikâyetin kabul edilemez olduğuna; Tutuklama kararlarının gerekçesiz olduğuna ilişkin olarak Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrası kapsamında dile getirilen şikâyetin kabul edilebilir olduğuna; Başvuran hakkında tutuklama ve tutukluluğun devamı yönünde verilen kararlarda yeterli gerekçe bulunmaması nedeniyle Sözleşme’nin 5. maddesinin 3. fıkrasının ihlal edildiğine; Başvuranın Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki diğer şikâyetlerinin kabul edilebilirliği ve esası hakkında inceleme yapılmasına gerek olmadığına; Davalı Devlet tarafından, başvurana, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden davalı Devletin para birimine çevrilmek ve yansıtılabilecek tüm vergiler hariç olmak üzere üç ay içinde manevi tazminat olarak 3.000 (üç bin) avro ödenmesine; Yukarıda bahsi geçen üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödeme gününe kadar geçen sürede, yukarıda bahsedilen miktara, Avrupa Merkez Bankasının söz konusu dönem için geçerli olan marjinal faiz oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek oran üzerinden basit faiz uygulanmasına; Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine karar vermiştir. İşbu karar İngilizce olarak tanzim edilmiş olup, Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca 9 Temmuz 2024 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. Dorothee von Arnim Jovan Ilievski Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan