ictihat
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI E. 2018/31, K. 2020/38
# Norm Kararı
```html
“II. GEREKÇE
01.02.2018 tarih ve 7079 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında
Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek
Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 113. maddesi ile 8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve
Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin
Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanunun 37. maddesine eklenen (2) numaralı
fıkrası
1. Şekil Bakımından Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri
İptali istenen kural ile 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe
teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin
bastırılması kapsamında hareket eden kişilerin resmi bir sıfat taşıyıp
taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine
bakılmaksızın bu fiilleri dolayısıyla idari, mali ve cezai sorumluluklarının
doğmayacağı hüküm altına alınmıştır. Böylece hem 15 Temmuz 2016 ve takip eden
günlerde işlenen fiiller hem de daha sonra terör eylemi olarak nitelenen
olaylar karşısında inisiyatif alan ve herhangi bir resmi sıfat taşımayan ve
görev ifa etmeyen kişiler eylemlerinin içeriği ne olursa olsun herhangi bir
sorumluluk taşımayacaklardır. Bu kişilerin sözü edilen fiilleri adam öldürme,
işkence, eziyet veya kötü muamele, müessir fiil hakaret, mala zarar verme,
gasp, hırsızlık gibi suçları teşkil etse dahi sorumlu tutulamayacaklardır.
İptali istenen kural ile geçmişte işlenmiş fiiller
dolayısıyla cezai sorumluluk ortadan kaldırılmaktadır. Bu yönüyle düzenleme af
niteliği taşımaktadır. Anayasa’nın 87. maddesinde genel ve özel af kanunlarının
nitelikli çoğunlukla kabul edilmesi öngörülmüştür. Anayasa’da belirtilen genel
veya özel af kavramları yürürlükten kalkan 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 97.
ve 98. maddeleri ile 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza
Kanunu’nun 65. maddesinde düzenlenmiştir. 5237 sayılı Kanun’un 65. maddesine
göre genel af halinde, kamu davası ve hükmolunan cezalar bütün neticeleri ile
birlikte ortadan kalkmaktadır. Bu doğrultuda genel af, “kamu davasını,
mahkûmiyetin tüm cezai sonuçlarını ve fiilin “suç” vasfını bertaraf eden aftır”
şeklinde tanımlanabilir. Affın genelliği kapsadığı suç ve suçluların sayısıyla
değil, doğurduğu sonuçların niteliğine göre belirlenir. Genel affın pek çok
türleri olabilir.
Doktrinde genel affın şu sonuçları doğuracağı kabul
edilmektedir: a) Af kapsamına giren fiiller hakkında kamu davası açılmamışsa,
artık açılamaz, b) Kamu davası açılmışsa, dava düşürülür, c) Yargılama sona
ermiş yani hüküm verilmişse, infaz durdurulur, d) Mahkûmiyete ilişkin bütün
sonuçlar ortadan katlığı için fer’i ve mütemmim cezalar da ortadan kalkar, e)
Genel af kapsamındaki cezalar adli sicilden silinir ve tekerrüre esas olmaz
(Türkan Yalçın Sancar, “23 Nisan 1999 Tarihine Kadar İşlenen Suçlardan Dolayı
Şartla Salıverilmeye, Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun’un Hukuksal
niteliği ve Sonuçları”, Anayasa Yargısı 18, Ankara, 2001, s.157).
Özel af halinde ise, hapis cezasının infaz kurumunda
çektirilmesine son verilebilmekte veya infaz kurumunda çektirilecek süresi
kısaltılabilmekte ya da adli para cezasına çevrilebilmektedir. Genel af hem cezayı
hem de suçu kaldırmakta, özel af ise hükmedilmiş olan cezayı ortadan
kaldırmakta, azaltmakta veya başka bir cezaya çevirmektedir.
Anayasa Mahkemesi affı “suç teşkil eden fiiller için ceza
vermek hakkını ortadan kaldıran, verilmiş olan cezaların kısmen veya tamamen
infazını önleyen, yetkili mercilerce yapılmış hukuki tasarruflardır. Af
yetkisinin kullanılması, netice itibariyle devletin cezalandırmak hakkından
geçici olarak feragat etmesi anlamına gelmektedir. Af bazen sadece kesinleşmiş
cezaları kaldıran, hafifleten veya değiştiren, bazen de kamu davasını düşüren
veya mahkûmiyeti bütün sonuçlarıyla birlikte yok sayan bir kamu hukuku
tasarrufudur” şeklinde tanımlamıştır (E. 2001/4, K. 2001/332, K.T. 18.7.2001).
Görüldüğü gibi af, ceza hukukuna göre suç teşkil eden
fiiller için söz konusu olabilecektir. Ancak genel aftan söz edebilmek için
herhangi bir mahkûmiyet hatta dava açılmış olması koşulu bulunmamaktadır. Kanun
açık bir şekilde genel affın kamu davasını düşüreceğini düzenlediğine göre
genel aftan söz edebilmek için mahkûmiyet hükmünün verilmiş olması gerektiği
söylenemez. Nitekim Anayasa Mahkemesi de açıkça bu duruma işaret etmiştir.
Yukarıda belirtildiği gibi genel af çok çeşitli şekillerde ve farklı
kapsamlarda düzenlenebilir. Genel af kamu davasına ve uygulamaya etkisine göre,
tam genel af ve tam olmayan genel af şeklinde ayrılmaktadır. Tam genel af ile
kastedilen muhakemeden veya kesin hükümden önce çıkarılan aftır. Tam olmayan
genel af ise kesin hükümden sonra çıkarılan affı ifade etmektedir. Affa dâhil
edilen suçlara göre de genel af çeşitli sınıflamalara tabi tutulmaktadır. Bu
çerçevede mutlak genel af, tüm suçları ve suçluları kapsamaktadır. Umumi genel
af, bir veya birkaç suç kategorisini kapsayan ancak kapsamdaki suçları
işleyenler arasında ayrım yapmayan affı ifade etmektedir. Kısmi genel af, ise
af kapsamındaki suçları işleyenlerden bazılarını kapsayan affı ifade
etmektedir. Ayrıca af belli bir şarta bağlanıp bağlanmadığına göre şartlı ve
şartsız genel af şeklinde de sınıflandırılmaktadır. (Türkan Yalçın Sancar,
s.158). Hukukumuzda bu genel af türlerinin herhangi biri çıkarılabilecektir.
Anayasada afla ilgili tek sınırlama 169. maddede bulunmaktadır. Buna göre
münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Bunun dışında af
kanunları için bir konu sınırlaması öngörülmemiştir. (87. maddenin ilk halinde
bulunan sınırlama, 3.10.2001 tarihli ve 4709 sayılı Kanunla yapılan
değişiklikle ortadan kaldırılmıştır).
Af kanunlarının önemli bir özelliği de geçici ve bir
defaya mahsus olmasıdır. Af kanunlarını veya kanunların içinde af içeren
maddeleri tespit ederken bu hususa dikkat etmek gerekir. Dolayısıyla ceza
kanunlarında yapılan sürekli, genel ve soyut değişikliklerle bir fiilin suç
olmaktan çıkarılması ya da cezasının azaltılması ya da infaz kanunlarında
yapılan değişiklikle infaz rejimin değiştirilmesi affa benzer sonuçlar doğursa
da bunların af kanunu olmadıklarını kabul etmek gerekir.
Dava konusu düzenlemenin niteliğine bakıldığında kısmi
genel af niteliği taşıdığı görülmektedir. Yani bir suç türünü işleyen tüm
failleri değil, belli bir durumda işlenen tüm suçları kapsamaktadır. Ancak bu
fiillerle ilgili tüm cezai sorumluluğu ortadan kaldırmaktadır. Diğer taraftan
affın, tam genel af niteliğinde olduğu görülmektedir. Buna göre, ister henüz
soruşturma açılmamış, isterse soruşturma veya kovuşturma devam ediyor olsun ya
da hüküm verilmiş olsun söz konusu fiiller dolayısıyla cezai sorumluluk ortadan
kaldırılmıştır. Bunun sonucu olarak, eğer ceza verilmişse mahkûmiyet hükmü
bütün sonuçlarıyla ortadan kalkacak, soruşturma veya kovuşturma devam ediyorsa
soruşturma ve kovuşturma düşecek, henüz soruşturma açılmamışsa, yeni soruşturma
açılamayacaktır. Yukarıda belirtildiği gibi düzenleme kapsamına giren fiiller
Türk Ceza Kanunu veya diğer Ceza mevzuatında yer alan çeşitli suçları
içerebilir. Başta adam öldürme, müessir fiil, işkence, eziyet, kötü muamele,
hakaret, sövme, gasp, hırsızlık, Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Kanununa muhalefet
vb. suçlar düzenleme kapsamına girebilecektir. Düzenleme kapsamındaki fiillerin
bu suçlardan birini oluşturması halinde cezai sorumluk geriye dönük olarak
ortadan kaldırılmaktadır. Bu da yasanın geçici ve bir defaya mahsus bir af
düzenlemesi olduğunu göstermektedir.
Hukukumuzda suçun unsurlarından birisi fiilin hukuka
aykırılığıdır. Yani bir fiilin suç teşkil edebilmesi için hukuka aykırı olması
gerekir. Eğer hukuka uygunluk sebeplerinden birisi söz konusuysa, hukuka
aykırılık gerçekleşmeyeceğinden fiil suç oluşturmayacaktır. Hukuka uygunluk
nedenleri esas itibariyle fiil gerçekleşirken var olan ve fiilin hukuka uygun
olarak doğmasına neden olan hallerdir. Hukuka uygunluk nedenleri fiili sonradan
hukuka uygun hale getirmez. Fiil zaten hukuka uygundur. 5237 sayılı Türk Ceza
Kanunu’nun 24. maddesinde kanunun hükmünü icra hukuka uygunluk nedenlerinden
biri olarak öngörülmüştür. Kanunun emrini icra kural olarak kamu görevlilerini
hedef alan bir hüküm olmakla birlikte, bazı hallerde özel şahıslar da kanunla
yetkilendirilmiş olabilir. Bu çerçevede 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun
90/1 maddesi özel şahıslara suçüstü halinde faili yakalama yetkisi vermektedir.
Dolayısıyla darbe kalkışması gibi ağır bir suça, suçüstü halinde müdahale
edilmesi de bu çerçevede hukuka uygunluk sebebidir ve suç teşkil etmez. Ancak
bunun için müdahalenin hukuki sınırlar içinde kalması gerekir. Hukuki sınırların
aşılması halinde hukuka uygunluk nedeni ortadan kalkacak, dolayısıyla fiil suç
teşkil edecektir.
Bu durumda iptali istenen düzenleme ile hukuka uygunluk
sınırını aşan dolayısıyla suç teşkil eden fiiller için sorumsuzluk getirilmek
istendiği anlaşılmaktadır. Aksi halde böyle bir düzenlemeye zaten ihtiyaç
yoktur. Söz konusu fiillerin suç teşkil etmemesi halinde zaten böyle bir
düzenlemenin bir anlamı yoktur, suç olmayan fiilden cezai sorumluluk
doğmayacağına göre, olmayan cezai sorumluluğun ortadan kaldırılması için yasal
düzenleme yapılması anlamsız olacaktır. Yasama organının abesle iştigal etmesi
düşünülemez. Dolayısıyla iptali istenen düzenlemenin af kanunu niteliği
taşıdığı açıktır.
Anayasa’nın 87. maddesine göre Türkiye Büyük Millet
meclisi üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun (330 MV) kararı ile genel ve
özel af ilan edebilir. Dolayısıyla af yetkisi TBMM’nin nitelikli çoğunlukla
alacağı bir karar ile kullanılabilir. Anayasa’nın 88. maddesinin ikinci
fıkrasında kanun tasarı ve tekliflerinin TBMM’nde görüşülme usul ve esaslarının
İçtüzükle düzenleneceği belirtilmiştir. TBMM İçtüzüğü’nün 92. maddesinin ikinci
fıkrasında da “Genel veya özel af ilanını içeren tasarı veya tekliflerin Genel
Kurulda kabulü Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının beşte üç
çoğunluğunun kararı ile mümkündür. Gerekli çoğunluk, söz konusu tasarı veya
tekliflerin afla ilgili maddelerinde ve tümünün oylamasında ayrı ayrı aranır.
Tasarı veya teklif hakkında verilen genel veya özel af ilanını içeren
değişiklik önergesinin kabulü halinde, kabul için gerekli beşte üç çoğunluğun
tespiti için bu önergenin oylanması açık oylama suretiyle tekrarlanır.” denilmektedir.
Anayasa’nın 148. maddesinin ikinci fıkrasında, kanunların
şekil bakımından denetlenmesinin, son oylamanın öngörülen çoğunlukla yapılıp
yapılmadığı hususu ile sınırlı olduğu hükmüne yer verilmiştir. Burada son
oylamadan kasıt genel kurulda kabulü için yapılan son oylama olduğu ve maddeler
için yapılan nihai kabul oylamasını da içerdiği açıktır. Sonuç olarak af kanunu
niteliği taşıyan hükümlerin kabulü için hem maddenin oylanmasında, hem de
yasanın tümünün oylanmasında beşte üç çoğunluğun (330) bulunması gerekmektedir.
01.02.2018 tarih ve 7079 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında
Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek
Kabul Edilmesine Dair Kanunun Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1 Şubat 2018 Perşembe
günü yapılan 54. Birleşimi sırasında (26. Dönem 3. Yasama yılı) yapılan
görüşmeleri sonucu, beşinci oturumda yapılan 696 sayılı KHK’nin 121. maddesinin
oylanmasında nitelikli çoğunluk aranmadığı gibi (Genel Kurul Tutanakları, 26.
Dönem 3. Yasama yılı, 54. Birleşim, s.85), altıncı oturumda yapılan kanunun son
oylamasında da Anayasanın öngördüğü beşte üç çoğunluk sağlanmamıştır. Meclis Başkan
Vekili tarafından açıklanan açık oylama sonucuna göre Kanun’un bütününün
oylanmasında, 224 oy kullanılmış, 200 kabul, 24 ret oyu verilmiştir (Genel
Kurul Tutanakları, 26. Dönem 3. Yasama yılı, 54. Birleşim, s.90).
Bu durumda ne maddenin oylanmasında ne de yasanın
genelinin oylanmasında Anayasa’nın 87. maddesine göre gerekli olan beşte üç
çoğunluğu (330) sağlayamayan kural, Anayasa’nın 87. ve 88. maddesine açıkça
aykırıdır. Bu şekli aykırılığı denetlemek Anayasa’nın 148. maddesine göre,
Anayasa Mahkemesinin denetim alanına girmektedir. Bu nedenle, şekil bakımından
anayasaya aykırı olan kuralın iptali gerekir.
2. Esas Bakımından Anayasaya Aykırılık Gerekçeleri
İptali istenen kural ile 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe
teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin
bastırılması kapsamında hareket eden kişilerin resmi bir sıfat taşıyıp
taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine
bakılmaksızın bu fiilleri dolayısıyla idari, mali ve cezai sorumluluklarının
doğmayacağı hüküm altına alınmıştır. Böylece hem 15 Temmuz 2016 ve takip eden
günlerde işlenen fiiller hem de daha sonra terör eylemi olarak nitelenen
olaylar karşısında inisiyatif alan ve herhangi bir resmi sıfat taşımayan ve
görev ifa etmeyen kişiler eylemlerinin içeriği ne olursa olsun herhangi bir
sorumluluk taşımayacaklardır. Bu kişilerin sözü edilen fiilleri adam öldürme,
işkence, eziyet veya kötü muamele, müessir fiil hakaret, mala zarar verme,
gasp, hırsızlık gibi suçları teşkil etse dahi sorumlu tutulamayacaklardır.
Bu hüküm ile başta yaşam hakkı ve işkence yasağı olmak
üzere pek çok temel hak ve özgürlüğe müdahale edildiği açıktır. Darbe teşebbüsü
sırasında iki yüz ellinin üzerinde yurttaşımız hayatını kaybetmiş ve iki binden
fazla yurttaşımız da yaralanmıştır. Bu kişilerin hangi koşullarda hayatlarını
kaybettiklerini ve yaralandıklarını etkili bir şekilde soruşturmak ve failleri
etkili bir şekilde cezalandırmak devletin hem Anayasadan hem de uluslararası
hukuktan kaynaklanan temel sorumluluğudur. Kimlerin darbe teşebbüsü suçuna
karıştığı, kimlerin darbe teşebbüsüne karşı sorumluluk alarak müdahale ettiği
ve bu müdahaleler sırasında şehit ya da gazi olduğu, bu müdahaleler sırasında
ölçülü davranılıp davranılmadığı ancak olayları aydınlatacak etkili
soruşturmalarla ortaya konulabilir. Hukuk devletinin temel gereği, kamu adına
hareket edenlerin eylem ve işlemlerinde hukuka uygun hareket etmeleridir.
Yukarıda da açıklandığı gibi 5271 sayılı Ceza Muhakemesi
Kanunu’nun 90/1 maddesi özel şahıslara suçüstü halinde faili yakalama yetkisi
vermektedir. Dolayısıyla darbe teşebbüsü gibi ağır bir suça, suçüstü halinde özel
kişiler tarafından müdahale edilmesi de bu çerçevede hukuka uygunluk sebebidir
ve suç teşkil etmez. Ancak bunun için müdahalenin hukuki sınırlar içinde kalmış
ve ölçülü olması, keyfi ve ölçüsüz güç kullanımına dönüşmemiş olması gerekir. Grubumuz
milletvekillerince Genel Kurul görüşmelerinde hatırlatıldığı üzere 15 Temmuz’da
vücudunu demokrasimiz için siper eden aziz şehitlerimizin, kahraman
gazilerimizin suçlanması gibi bir durum asla olamaz ama o gece masum erlere
linç girişiminde bulunanlar varsa -resmî olsun, sivil olsun- bunlara
yargılanmama güvencesi verilmesi kabul edilemez.
Diğer taraftan düzenlemenin sadece geçmişteki darbe
girişimi sırasındaki fiillerle sınırlı uygulanacağı kuşkuludur. “… terör
eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında
hareket eden kişiler “ ifadesi, geleceğe dönük uygulamaya olanak tanıyan genel
bir düzenleme olarak da anlaşılmaya müsait, son derece belirsiz bir ifadedir.
Nitekim söz konusu düzenleme KHK olarak yayınlandığında bu yöndeki kaygılar çok
geniş bir kesim tarafından dile getirilmiştir. Hatta iktidar partisi mensubu
hukukçu milletvekili ve Cumhurbaşkanı danışmanları tarafından düzenlemenin
gelecekteki olayları da kapsadığı yönünde açıklamalar yapılmıştır. TBMM
görüşmeleri sürecinde grubumuz milletvekillerince bu belirsizliğin giderilmesi
gerektiği yönündeki uyarıları dikkate alınmamıştır. TBMM tutanaklarında bazı
milletvekillerince hükmün gelecekteki uygulamaları kapsar şekilde anlaşıldığı
görülmektedir (Genel Kurul Tutanakları, 26. Dönem 3. Yasama yılı, 54. Birleşim,
s.67).
Böylesine belirsizlik taşıyan bir yasayla sivillere ileride
işleyebilecekleri suçlar için cezasızlık öngörülmesi, ülkeyi açıkça hukuk
devleti olmaktan çıkaracak, silahlı sivil çetelerin kanun koruması altında
sınırsız bir şekilde suç işleyebildiği bir korku devletine dönüştürecektir. Bu
maddeye göre, Türkiye’de kimin, hangi eylemi, darbenin devamı ya da terör
eylemi olarak göreceği belli değildir. Örneğin, kendisiyle aynı görüşte olmayan
kişilerin düzenledikleri gösteriye ateş açanlar, bu maddeye dayanarak cezasız
kalmak isteyebilirler. Gezi direnişi sırasında elinde palayla dolaşıp önüne
çıkana saldıranlar, bu maddeyle korunup teşvik edilebilirler. Bu düzenleme, içerdiği
bu belirsizliğe rağmen iktidar grubunca ısrarlı bir şekilde değiştirilmeden
oylanarak kabul edilmiştir. Bu ısrarı anlamak olanaklı değildir. Düzenleme bu haliyle
her türlü muhalefeti şiddet yoluyla susturmanın bir aracı olarak kullanılmaya
elverişlidir. Suç işlenmesini teşvik eder bir niteliğe sahiptir.
Düzenleme içerdiği bu belirsizlik ve hukuksuz
uygulamalara izin verme hatta teşvik etme potansiyeli dolayısıyla açıkça hukuk
devletine aykırıdır. Hukuk devleti tüm kamusal yetkilerin hukuka uygun olarak
ve hukukun verdiği yetki çerçevesinde kullanılmasını gerektirir. Herhangi bir
kamusal görevi bulunmayan ve kamusal yetki kullanmak için gerekli eğitimi ve
donanımı olmayan sivil kişileri, terör olayı olarak niteleyecekleri herhangi
bir olaya müdahale etmeleri halinde her türlü sorumluluktan kurtaracak bir
düzenlemenin hukuk devleti ile herhangi bir ilişkisi olmadığı gibi, başta
devlet olma vasfıyla bağdaşmayacağı açıktır.
Hukuk devleti, sağladığı hukuki öngörülebilirlik ile
bireylere hukuk güvencesi sağlayan, bireylerin kendi davranışlarının
sonuçlarını öngörebildiği ve buna göre davranışlarını ayarlayabildiği
devlettir. Bu da hukuk kurallarının, açık, anlaşılabilir, erişilebilir ve
birbiri ile uyumlu olmasını gerektirir. Yukarıda açıkladığımız belirsizlik
karşısında dava konusu düzenlemenin bir hukuk devletinde yasaların sahip olması
gereken asgari niteliklere sahip olmadığını göstermektedir. Bu nedenle kural
açıkça Anayasa’nın 2. maddesine aykırıdır.
Diğer taraftan iptali istenen kural salt olarak
geçmişteki olaylara uygulanacak olsa bile, yukarıda açıklanan nedenlerle geçmiş
fiiller için genel bir sorumsuzluk getirmesi dolayısıyla Anayasanın pek çok
hükmüne aykırıdır. Başta Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen yaşam hakkı
devlete negatif ve pozitif yükümlülükler yükler. Bu çerçevede devletin kişileri
öldürmeme ödevinin yanı sıra, gerek kamusal makamların veya diğer bireylerin,
gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden ya da doğal tehditlerden kaynaklanabilecek
öngörülebilir risklere karşı yaşamı korumak için etkili tedbirleri alma
yükümlülüğü vardır. Diğer taraftan devlet, olağan olmayan her ölüm olayını
aydınlatmak için etkili bir resmi soruşturmayı resen başlatma ve yürütme ve
failleri etkili bir şekilde cezalandırma yükümlülüğü altındadır. Bunun için
devletin yaşamı korumak ve soruşturmaları etkili bir şekilde yürütmek ve
sonuçlandırmak için gerekli, uygun yasal çerçeveyi kurması zorunludur. Anayasanın
gereklerine uyan bir soruşturmanın temel amacı, yaşam hakkını koruyan hukukun
etkin bir şekilde uygulanmasını güvenceye almak ve kamu görevlilerinin ya da
kurumlarının karıştığı olaylarda bunların sorumlulukları altında meydana gelen
ölümler için hesap vermelerini sağlamaktır.
Bu ödevler zorunlu hallerde kanunun ölümcül güç
kullanmaya izin verdiği durumlarda ortaya çıkan ve yaşam hakkının ihlali
niteliğinde kabul edilmeyen ölümler açısından da geçerlidir. Kanunun ölümcül
güç kullanmaya izin verdiği, meşru müdafaa, yakalama ve tutuklama kararlarının
yerine getirilmesi, bir tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, bir
ayaklanma veya isyanın bastırılması, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde
yetkili merciin verdiği emirlerin uygulanması sırasında meydana gelen zorunlu
ölümlerde de güç kullanma yetkisinin sınırlarının aşılıp aşılmadığı,
operasyonların ölümleri en aza indirecek şekilde planlanıp planlanmadığı
yönlerinden etkili bir şekilde soruşturma yapılması yaşam hakkına saygının bir
gereğidir. Soruşturmaların gerekli özen ve titizlikle, şeffaf bir şekilde
yürütülmemesi, ilgililerin katılımına olanak tanınmaması, faillerin etkili
cezalara çarptırılmaması yaşam hakkını ihlal eder.
Anayasa Mahkemesinin yaşam hakkına ilişkin başvurularda
ortaya koyduğu bu ilkeler (B.No. 2012/752, 17.9.2013, para. 50 vd; B.No.
2012/848, 17.07.2014; B.No. 2013/8365, 10.06.2015) aynı zamanda uluslararası
temel insan hakları sözleşmelerinden kaynaklanan yükümlülüklerle de
örtüşmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi pek çok kararında yukarıda
belirtilen ilkeleri ortaya koymuş ve uygulamıştır (Pek çok ilgili karar
arasında bkz. McCann ve diğerleri/Birleşik Krallık, Oğur/Türkiye,
Anguelova/Bulgaristan; Naçhova/Bulgaristan, Jasinskis/Letonya, Hugh
Jordan/Birleşik Krallık, Dink/Türkiye, Vo/Fransa [BD], Calvelli ve
Ciglio/İtalya, Budayeva ve diğerleri/Rusya, Öneryıldız/Türkiye [BD]). Anayasa
Mahkemesi, bu kararlarla oluşan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadını doğrudan
uygulayarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarını anayasal düzeye
taşımıştır. Dolayısıyla yaşam hakkının ihlal edildiğine yönelik iddiaların
soruşturma makamlarınca re’sen araştırılması Anayasa’nın 17. maddesinin
gereğidir. Ancak iptali istenen düzenleme mutlak sorumsuzluk öngördüğünden,
iddiaların içeriği ne olursa olsun herhangi bir soruşturma yapılmasına engel
oluşturmaktadır. Bu nedenle Anayasa’nın 17. maddesine aykırıdır.
Yaşam hakkı dışında, işkence ve kötü muamele yasağı
açısından da benzer yükümlülükler söz konusudur. Anayasa’nın 17. maddesinin
üçüncü fıkrasında öngörülen işkence yasağı herhangi bir istisnası olmayan,
mutlak bir hak olup hiçbir koşulda işkence yapılması meşru görülemez. Anayasa
Mahkemesi (B.No. 2013/293, 17.07.2014; B.No. 1012/827, 15.10.2014) ve AİHM (pek
çok karar arasında bkz. İrlanda/Birleşik Krallık; Salmouni/Fransa;
İlhan/Türkiye; Aksoy/Türkiye; Aydın/Türkiye; Denizci ve Diğerleri/Kıbrıs;
MC/Bulgaristan; Vladimir Ramanov/Rusya; Bursuc/Romanya) içtihadına göre işkence
yasağının önemli bir boyutu da etkili soruşturma yapma yükümlülüğüdür. Yaşam
hakkında olduğu gibi, herhangi bir işkence ve kötü muamele iddiasıyla
karşılaşan soruşturma makamları hemen harekete geçerek olayları
aydınlatabilecek ve failleri etkili bir şekilde cezalandıracak, titiz, süratli
ve şeffaf bir soruşturma yürütmek zorundadırlar. Ancak iptali istenen düzenleme
mutlak sorumsuzluk öngördüğünden iddiaların içeriği ne olursa olsun herhangi
bir soruşturma yapılmasına engel oluşturmaktadır. Bu nedenle Anayasa’nın 17.
maddesine aykırıdır.
Diğer taraftan iptali istenen düzenleme ile yaşam hakkı
ve işkence yasağının yanı sıra itibar hakkına, mülkiyet hakkına, özel ve aile
hayatının korunması hakkına yönelik de müdahalelere karşı bireylerin haklarını
aramalarının önü kapatılmıştır. Dolayısıyla düzenleme hem bu haklara hem de
adil yargılanma hakkına müdahale teşkil etmektedir. Anayasa’nın 13. maddesine
göre temel haklara yapılacak müdahalelerin ölçülü olması gerekir. Ölçülülük
ilkesinin özü birey haklarına yapılacak müdahalelerin Anayasa ve yasalarda
öngörülen meşru amacı gerçekleştirmek için gerekli olandan daha fazla
olmamasını güvence altına almaktır. Başka bir deyişle meşru amaca ulaşmak için,
elverişli ve gerekli olmayan müdahaleler ölçüsüzdür. İptali istenen düzenleme
ile getirilen mutlak sorumsuzluk, yapılan müdahalelerin ölçülü olup olmadığını
inceleme ve değerlendirme olanağını ortadan kaldırmıştır. Bu nedenle Anayasa’nın
13. maddesine aykırıdır.
Diğer taraftan Anayasa’nın 15. maddesinde olağanüstü
hallerde temel hak ve özgürlüklere yapılacak müdahalenin çerçevesi ve sınırları
belirlenmektedir. Buna göre, “Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü
hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyla,
durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya
tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı
tedbirler alınabilir.
Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna
uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında kişinin yaşama hakkına,
maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce
ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bundan dolayı suçlanamaz, suç ve
cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme karar ile saptanıncaya kadar
kimse suçlu sayılamaz” denilmektedir.
Bu hükme göre, olağanüstü hallerde alınacak önlemler hem “ölçülülük
ilkesine” hem de “milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler”e aykırı
olmamalıdır. Milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler, olağanüstü halde
alınacak tedbirlerin hukukun genel ilkelerine ve Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi (AİHS), Uluslararası Medeni ve siyasi Haklar Sözleşmesi (UMSHS),
1949 Cenevre Sözleşmeleri gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu
uluslararası sözleşmeler ve bu sözleşmelerin kurduğu ve sözleşme hükümlerini yorumlayan
yargısal ve yarı-yargısal organların kararlarına aykırı düşmemesi anlamına
gelir. Anayasa Mahkemesi de “milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler”i bu
şekilde ifade etmektedir (E. 1990/25, K. 1991/1; E. 1991/6, K.1991/20).
Diğer taraftan 15. maddenin ikinci fıkrasında olağanüstü
hallerde dahi dokunulamayacak temel hak ve özgürlüklere yer verilmiştir.
Dolayısıyla, olağanüstü hallerde bazı temel hak ve özgürlüklere olağan
dönemlerdekine göre daha fazla müdahale edilmesine izin verilmiş olmakla birlikte,
bu yetkilerin keyfi olarak ve tamamen denetimsiz bir şekilde kullanılabileceği
ve temel hak ve özgürlüklere sınırsız bir şekilde müdahale edilebileceği
anlamına gelmemektedir.
Öncelikle temel hak ve özgürlüklere yapılacak
müdahalelerin durumun gerektirdiği ölçüyü aşmaması gerekir. Buradaki ölçülülük
Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ölçülülük ilkesine göre daha katı bir
ölçülülük anlamına gelmektedir. Uluslararası hukuka yapılan atıf dolayısıyla
başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 15. maddesi olmak üzere olağanüstü
hallere ilişkin hüküm içeren ve Türkiye’nin taraf olduğu tüm sözleşmelerdeki
ilgili hükümler ve bunlara ilişkin uluslararası organların kararları göz önüne
alınmalıdır. Mesela AİHS’in 15. maddesi olağanüstü hallerde temel haklara yapılacak
müdahalelerin “durumun kesinlikle gerektirdiği ölçüyü” aşmamasını
gerektirmektedir. Aynı şekilde Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar
Sözleşmesinin (UMSHS) 4. maddesinde de temel haklara yapılacak müdahalenin “durumun
kesinlikle gerektirdiği ölçüyü” aşmamasını öngörmektedir. Bu da buradaki
ölçülülük gereğinin katı bir ölçülülük olduğunu daha açık bir şekilde ifade
etmektedir. Dolayısıyla kamu otoriteleri bir temel hakka olağan dönemdekine
göre daha fazla müdahale ettiklerinde niçin bu müdahalenin mutlak bir
gereklilik olduğunu açıklamaları gerekir.
AİHM özellikle devletlerin krizin gerektirdiği ölçüyü
aşıp aşmadıklarını denetleme konusunda kendini yetkili görmektedir. Mahkeme bu
denetim yetkisini kullanırken, askıya almanın etkilediği hakların niteliği,
olağanüstü durumun süresi ve olağanüstü duruma yol açan nedenler gibi, konuyla
ilgili çeşitli etmenleri göz önünde bulundurur. (Brannigan and McBride/Birleşik
Krallık, & 43; Lawless v. İrlanda, & 36-38, İrlanda/Birleşik Krallık,
& 205; Aksoy/Türkiye, & 68; Nuray Şen/Türkiye, &25).
UMSHS hükümlerinin taraf devletler tarafından
sınırlanmasına ve askıya alınmasına ilişkin ölçütleri belirleyen 1985 tarihli
BM Siracusa İlkelerine (U.N. Doc. E/CN. 4/1985/4, Annex (1985)) göre, devletin
sözleşme hükümlerini askıya aldığı herhangi bir tedbir, ulusun yaşamına karşı
oluşan tehdidi ortadan kaldırmak için mutlak olarak gerekli ve tehdidin
mahiyetiyle ve yaygınlığıyla orantılı olmalıdır (& 51). Bu tedbirlerin
durumun mutlak biçimde gerektirdiği nitelikte olup olmadığının tespitinde
ulusal makamların değerlendirmesi kesin olarak kabul edilemez (&57).
Anayasanın 15/2. maddesi olağanüstü hallerde bile askıya
alınamayacak ya da ihlal edilemeyecek bir hak ve özgürlükler alanı
yaratmaktadır. Bu haklar arasında yaşam hakkı ve maddi ve manevi varlığın
bütünlüğü hakkı da bulunmaktadır. Dolayısıyla olağanüstü hal gerekçesiyle bu
haklara yönelik sınırlama yapılamaz. Her ne kadar düzenlemenin kapsamına temel
olarak henüz olağanüstü hal ilan edilmeden 15 ve 16 Temmuz 2016 tarihindeki
fiiller girmekte ise de “… terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki
eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler” ibaresinden 20 Temmuz
2016 tarihinde olağanüstü hal ilan edildikten sonraki eylemlerin de yasa
kapsamına girebileceği anlaşılmaktadır. Ancak böyle olsa bile yaşam hakkına ve
işkence yasağına yönelik müdahaleler için mutlak sorumsuzluk öngören
düzenlemenin uygulanamayacağı, uygulanmasının Anayasa’nın 15. maddesini ihlal
edeceği açıktır.
Eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler
kalkışma ve terör eylemleri ile hiç ilgisi olmayan üçüncü kişilerin hayatına,
bedensel bütünlüğüne, manevi varlığına, itibarına veya mallarına zarar vermiş
olsalar bile bu kişiler aleyhine ne cezai ne hukuki veya mali sorumluluk davası
açılamayacaktır. Bu tür zararlar dolayısıyla başka bir kişi veya kurum aleyhine
de dava açma olanağı bulunmamaktadır. Mesela evinin önündeki otoparkta bulunan
arabası tahrip edilen ve kalkışma veya eylemlerle hiçbir ilgisi bulunmayan bir
kişinin zararlarını karşılayabileceği bir kişi veya kurum bulunmamaktadır. Bu
durumda dava konusu düzenleme Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan
mülkiyet hakkına açık bir müdahale oluşturmaktadır. Aynı şekilde darbe girişimi
veya terör eylemleri ile hiçbir ilişkisi olmayan üçüncü kişilerin itibarına
veya özel hayatına yönelik müdahale meydana gelmişse nu kişiler de herhangi bir
şekilde haklarını arama imkânından mahrum edilmişlerdir. Bu durumdaki kişiler öngörülen
mutlak sorumsuzluk dolayısıyla herhangi bir dava da açamayacaklardır. Bu da
açıkça Anayasa’nın 36. maddesinde düzenlenen hak arama özgürlüğünün, bu
çerçevede mahkemeye erişim hakkının ihlaline neden olacaktır. Bu nedenle
düzenleme Anayasa’nın 17., 20., 35. ve 36. maddelerine de aykırıdır.
Sonuç olarak, iptali istenen kural esas bakımından
Anayasa’nın 2., 13., 15., 17., 20., 35. ve 36. maddelerine aykırıdır, iptali
gerekir.
III. YÜRÜRLÜĞÜ DURDURMA İSTEMİNİN GEREKÇESİ
01.02.2018 tarih ve 7079 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında
Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek
Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 113. maddesi ile 8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve
Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin
Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanunun 37. maddesine eklenen (2) numaralı
fıkrası şekil ve esas bakımından başta hukuk devleti ilkesi olmak üzere
Anayasanın pek çok maddesine açıkça aykırıdır. Anayasaya açıkça aykırı olan bu
kuralın uygulanması halinde telafisi imkânsız sonuçlar doğuracağı, sivil
silahlı çetelerin suç işlemesini teşvik edeceği, bireylerin haklarını
aramalarını imkânsız hale getireceği ve ülkemizin Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi ve diğer uluslararası organlar önünde temel hakları ihlal eder duruma
düşüreceği açıktır.
Anayasal düzenin hukuka aykırı kural ve düzenlemelerden
en kısa sürede arındırılması, hukuk devletin temel gereğidir. Anayasaya
aykırılıkların sürdürülmesi, özenle korunması gereken hukukun üstünlüğü
ilkesini de zedeleyecektir. Hukukun üstünlüğünün sağlanamadığı bir düzende,
kişi hak ve özgürlükleri güvence altında sayılamayacağından, bu ilkenin
zedelenmesi hukuk devleti yönünden giderilmesi olanaksız durum ve zararlara yol
açacaktır.
Bu zarar ve durumların doğmasını önlemek amacıyla, şekil
ve esas bakımından Anayasaya açıkça aykırı olan ve iptali istenen hükmün iptal
davası sonuçlanıncaya kadar yürürlüğünün de durdurulması istenerek Anayasa
Mahkemesine dava açılmıştır.
IV. SONUÇ VE İSTEM
01.02.2018 tarih ve 7079 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında
Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek
Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 113. maddesi ile 8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve
Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin
Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanunun 37. maddesine eklenen (2) numaralı
fıkrası şekil bakımından Anayasa’nın 87. ve 88. maddelerine; esas bakımından
Anayasa’nın 2., 13., 15., 17., 20., 35. ve 36. maddelerine aykırı olduğundan iptaline ve uygulanması halinde giderilmesi
güç ya da olanaksız zarar ve durumlar yaratacağı için, iptal davası
sonuçlanıncaya kadar yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesine ilişkin
istemimizi saygı ile arz ederiz.”
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı:2018/31
Karar Sayısı:2020/38
Karar Tarihi:16/7/2020
R.G. Tarih – Sayı:11/11/2020
– 31301
İPTAL DAVASINI AÇAN: Türkiye
Büyük Millet Meclisi Üyeleri Engin ALTAY, Özgür ÖZEL, Engin ÖZKOÇ ile birlikte
127 milletvekili
İPTAL DAVASININ KONUSU: 1/2/2018 tarihli ve 7079 sayılı Olağanüstü Hal
Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin
Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 113. maddesiyle 8/11/2016 tarihli
ve 6755 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı
Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde
Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 37. maddesine
eklenen (2) numaralı fıkranın şekil ve esas bakımından Anayasa’nın 2., 13.,
15., 17., 20., 35., 36., 87. ve 88. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek
iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmesi talebidir.
I. İPTALİ İSTENEN KANUN HÜKMÜ
Kanun’un iptali talep edilen 113. maddesiyle (2) numaralı
fıkranın eklendiği 6755 sayılı Kanun’un 37.
maddesi şöyledir:
“Sorumluluk
MADDE 37- (1) 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe
teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin
bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü
adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal
süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve
görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle
hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.
(2) (Ek: 20/11/2017-KHK-696/121 md.; Aynen kabul:
1/2/2018-7079/113 md.) Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi
bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde
gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı
niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında
da birinci fıkra hükümleri uygulanır.
(3) (Ek:5/12/2019-7194/50 md.) Terör örgütlerine veya
Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette
bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya
iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve bu nedenle kamu görevinden çıkarılmış
olan kişilerden, adli veya idari soruşturma veya kovuşturması devam edenlerin
sosyal güvenlik haklarına ilişkin başvuruları hakkında 31/10/2019 tarihine
kadar karar alan, bu kararları yerine getiren veya işlem yapmayan kamu
görevlilerinin bu karar ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai
sorumluluğu doğmaz.”
II. İLK İNCELEME
1. Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü hükümleri uyarınca Zühtü
ARSLAN, Burhan ÜSTÜN, Engin YILDIRIM, Serruh KALELİ, Osman Alifeyyaz PAKSÜT,
Recep KÖMÜRCÜ, Hicabi DURSUN, Celal Mümtaz AKINCI, Muammer TOPAL, M. Emin KUZ,
Hasan Tahsin GÖKCAN, Kadir ÖZKAYA, Rıdvan GÜLEÇ, Recai AKYEL ve Yusuf Şevki
HAKYEMEZ’in katılımlarıyla 28/3/2018 tarihinde yapılan ilk inceleme
toplantısında dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine,
yürürlüğü durdurma talebinin esas inceleme aşamasında karara bağlanmasına
OYBİRLİĞİYLE karar verilmiştir.
III. ESASIN İNCELENMESİ
2. Dava dilekçesi ve ekleri, Raportör Aydın AYGÜN
tarafından hazırlanan işin esasına ilişkin rapor, dava konusu kanun hükmü,
dayanılan ve ilgili görülen Anayasa kuralları ve bunların gerekçeleri ile diğer
yasama belgeleri okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:
A. Olağanüstü Hâl Düzenlemelerinin Yargısal Denetimi
3. Anayasa’nın 21/1/2017
tarihli ve 6771 sayılı Türkiye
Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’la
değiştirilmeden önceki 148. maddesinin birinci fıkrasının üçüncü cümlesinde “…olağanüstü
hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde
kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla,
Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz” hükmüne yer verilerek olağanüstü dönem kanun hükmünde kararnameleri (KHK) Anayasa
Mahkemesinin yargısal denetiminin dışında bırakılmıştır. Anayasa Mahkemesi
2/11/2016 tarihli ve E.2016/171, K.2016/164 sayılı kararında olağanüstü hâl
KHK’larının Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenebilmesi için bu yöndeki bir
anayasal yetkinin açıkça tanınması gerektiğini ifade ederek Anayasa’nın 148.
maddesinin lafzı, anayasa koyucunun amacı ve ilgili yasama belgeleri gözönünde
bulundurulduğunda olağanüstü hâl KHK’larının herhangi bir ad altında yargısal
denetiminin mümkün olmadığına karar vermiştir.
4. Bununla birlikte olağanüstü hâl KHK’larının Türkiye
Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından onaylanarak kanunlaşması hâlinde bu
kanun hükümlerinin Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde dava
açılmasının önünde bir engel bulunmamaktadır. İptal davasına konu edilen 7079
sayılı Kanun, olağanüstü hâl kapsamında çıkarılan 696 sayılı KHK’nın TBMM
tarafından onaylanması sonucunda yürürlüğe girmiştir. Bu itibarla dava konusu
kural diğer kanun hükümleri gibi Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi olmakla
birlikte bu denetim yapılırken söz konusu kuralın olağanüstü hâle yönelik
düzenlemeler içermesi nedeniyle öncelikle inceleme yönteminin belirlenmesi
gerekir.
5. Anayasa, temel hak ve özgürlüklerin korunmasına
ilişkin olarak olağan ve olağanüstü dönemler için iki ayrı hukuki rejim
öngörmektedir. Olağan dönemde temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması rejimi
Anayasa’nın 13. maddesinde düzenlenmişken olağanüstü dönemde temel hak ve
özgürlüklerin sınırlandırılması ya da kullanılmasının durdurulması rejimi
Anayasa’nın 15. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre ancak dava konusu kuralla
temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması ya da kullanılmasının durdurulması
söz konusu olduğunda Anayasa’da öngörülen olağan dönem veya olağanüstü dönem
rejimine ilişkin kuralların hangisinin uygulanacağı sorunu gündeme
gelebilecektir. Aşağıda açıklandığı üzere kuralla temel hak ve özgürlüklerin
sınırlanması söz konusu olmadığından kural yönünden anılan sorun çerçevesinde
bir araştırma ve inceleme yapılması gerekli değildir.
B. Kanun’un 113. Maddesiyle 6755 Sayılı Kanun’un 37. Maddesine
Eklenen (2) Numaralı Fıkranın İncelenmesi
1. İptal Talebinin Gerekçesi
6. Dava dilekçesinde özetle; dava konusu kuralın
af niteliği taşıdığı, bu nedenle TBMM’de kabulü için Anayasa’nın 87. maddesi
gereğince üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunun aranması şartının gerektiği,
kuralın kabulü sırasında bu çoğunluğun sağlanmadığı, anılan durumun kanun tasarı
ve tekliflerinin TBMM’de görüşülme usul ve esaslarının İçtüzük’le
düzenleneceğini öngören Anayasa’nın 88. maddesiyle de bağdaşmadığı, nitekim
TBMM İçtüzüğü’nün 92. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca da af ilanını içeren
tasarı veya tekliflerin Genel Kurulda kabulünün TBMM üye tam sayısının beşte üç
çoğunluğunun kararıyla mümkün olduğu, bu itibarla dava konusu kuralın şekil
bakımından Anayasa’nın 87. ve 88. maddelerine aykırı olduğu belirtilmiştir.
7. Esas bakımından ise kuralın başta yaşam hakkı ve
işkence yasağı olmak üzere birçok temel hak ve özgürlüğü ölçüsüz biçimde
sınırladığı, kuralda yer alan “…terör eylemleri ile bunların devamı
niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler…”
ibaresinin geleceğe dönük uygulamaya imkân tanıyan genel bir düzenleme olarak
da anlaşılmaya müsait ve bu nedenle belirsiz olduğu, kuralın bu hâliyle her
türlü muhalefeti şiddet yoluyla susturmanın bir aracı olarak kullanılmaya
elverişli olduğu, suç işlenmesini teşvik eder bir niteliğinin bulunduğu, kuralın
geçmişteki olaylara uygulanacak olmasının bile yaşam hakkı ile işkence ve kötü
muamele yasağı kapsamında etkili bir soruşturma yapma yükümlülüğüyle çeliştiği,
kişilerin hukuk önünde hesap verme zorunluluğunu bertaraf ettiği, diğer yandan
kuralın itibar hakkına, mülkiyet hakkına, özel hayata ve aile hayatına yönelik
müdahalelere karşı anılan hakları korumayı imkânsız kıldığı, Anayasa’nın 15.
maddesinin ikinci fıkrasının olağanüstü hâllerde dahi askıya alınamayacak veya
ihlal edilemeyecek bir hak ve özgürlükler alanı yarattığı, kuralın bu alanda
yer alan yaşam hakkını da ihlal ettiği, eylemlerin bastırılması kapsamında
hareket edenlerin kalkışma ve terör eylemleri ile ilgisi bulunmayan üçüncü
kişilerin hayatına, bedensel bütünlüğüne, manevi varlığına, itibarına veya
mallarına zarar vermiş olmaları durumunda dahi kural uyarınca bu kişiler
hakkında cezai, hukuki ve malî sorumluluk davası açılamayacağı belirtilerek
kuralın Anayasa’nın 2., 13., 15., 17., 20., 35. ve 36. maddelerine aykırı
olduğu ileri sürülmüştür.
2. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu
a. Şekil
Bakımından Anayasa’ya Aykırılık İddialarının İncelenmesi
8. 30/3/2011 tarihli ve
6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında
Kanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 96. maddesi
yönünden incelenmiştir.
9. Kanunların esas bakımından Anayasa’ya
uygunluk denetimi, kanunun maddi olarak (hukuk dünyasında yarattığı değişiklik
itibarıyla) Anayasa’ya uygun olup olmadığını ifade etmektedir. Şekil bakımından
uygunluk ise teklifin kanunlaşabilmesi için, diğer bir anlatımla kanun olarak
varlık kazanabilmesi için Anayasa’da öngörülen usullere uyulup uyulmadığının
denetimini ifade etmektedir.
10. Anayasa'nın 148. maddesinin ikinci
fıkrasında kanunların şekil bakımından denetlenmesinin son oylamanın öngörülen
çoğunlukla yapılıp yapılmadığı hususu ile sınırlı olduğu hükme bağlanmıştır.
11. Anayasa'nın 148. maddesinin
gerekçesinde de Genel Kurul tarafından yapılan son oylamadan önce vücut bulan
şekil bozukluklarını Genel Kurulun bildiği veya bilmesi gerektiğinin
varsayıldığı belirtilerek son oylamadan önce yapılan şekil bozukluklarının
iptale neden olamayacağı ifade edilmiş ve “Genel Kurulun oylama yapıp kanunu
kabul etmesi, şekil bozukluğunu, o kanunu kabul etmemek için yeterli neden
saymadığı yolunda bir irade tecellisidir. En büyük organ genel kuruldur. Onun
iradesi hilafına bir sonuç çıkarmak hukukun ana esaslarına aykırı düşer. Bu
nedenle son oylamadan önceki şekil bozuklukları, iptal sebebi sayılmamıştır.”
denilmiştir.
12. Anayasa'nın “Toplantı ve karar
yeter sayısı” başlıklı 96. maddesinde “Türkiye Büyük Millet Meclisi,
yapacağı seçimler dahil bütün işlerinde üye tamsayısının en az üçte biri ile
toplanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasada başkaca bir hüküm yoksa toplantıya
katılanların salt çoğunluğu ile karar verir; ancak karar yeter sayısı hiçbir
şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz.”
denilmektedir. Bu çerçevede TBMM’nin bütün işlerinde dava konusu kuralın kabul
tarihi itibarıyla üye tamsayısının en az üçte biri olan 184 milletvekiliyle
toplanması, toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla karar vermesi ve karar
yeter sayısının hiçbir şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlası olan
139 milletvekilinden az olmaması gerekmektedir.
13. Af yetkisinin kullanılması, devletin cezalandırma
yetkisinden geçici olarak feragat etmesi anlamına gelmektedir (AYM, E.2001/4,
K.2001/332, 18/7/2001). Bu çerçevede af bazen sadece kesinleşmiş cezaları
kaldıran, azaltan veya daha hafif bir ceza türü ile değiştiren, bazen de kamu
davasını düşüren veya mahkûmiyeti bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldıran
bir kamu hukuku tasarrufu olarak oraya çıkmaktadır. Buna göre kesinleşmiş
cezaları kaldıran, azaltan veya daha hafif bir ceza türü ile değiştiren düzenlemeler
özel af niteliğindeyken bir fiil nedeniyle yapılan soruşturma ve kovuşturmayı
ve varsa mahkûmiyeti, hükmedilmiş ise cezaları bütün neticeleriyle birlikte
ortadan kaldıran af genel af niteliği taşımaktadır (benzer yöndeki
değerlendirmeler için bkz. AYM, E.2001/4, K.2001/332, 18/7/2001).
14. Dava konusu kural belirli bir kapsamda hareket eden
kişilerin bu fiilleri nedeniyle hukuki, idari ve mali sorumluluklarının yanı
sıra cezai sorumluluklarının da bulunmadığını düzenlemektedir. Bu bağlamda karar yeter sayısı bakımından kuralın
yer aldığı Kanun hakkında Anayasa’nın hangi hükmünün uygulanacağının
belirlenmesi için kuralın af niteliğine
sahip olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir.
15. Maddi ceza hukuku bakımından suç oluşturan fiilin
icrası ile devlet ve fail arasında bir cezalandırma ilişkisi doğmaktadır. Af
ise bu kapsamda devletin cezalandırma yetkisinden sarfınazar etmesi anlamına
gelmektedir. Bu nedenle hem genel af hem de özel aftan söz edebilmek için
öncelikli koşul bir suçun varlığıdır. Dava konusu kural ise aşağıda açıklandığı
üzere herhangi bir suça ilişkin olmayıp 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen
darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin
bastırılması kapsamında hareket eden kişilerin cezai sorumluluklarının
bulunmadığını düzenlemektedir. Bu itibarla kural suç teşkil edip etmediği önem
taşımaksızın her türlü fiilin değil sadece darbe teşebbüsü ve terör eylemleri
ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamındaki
fiillerin cezai sorumluluk oluşturmayacağını belirtmektedir. İşlenen fiilin
kuralda bahsedilen nitelikleri taşıyıp taşımadığı ise elbette yargı yerlerince
belirlenecektir. Dolayısıyla suç teşkil eden fiillerin kural kapsamında
değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu açıklamalar çerçevesinde af niteliğini
haiz olmadığı anlaşılan kuralın yer aldığı Kanun’un kabulü için Anayasa’nın 87.
maddesinde düzenlenen nitelikli çoğunluk gerekli olmayıp toplantı ve karar
yeter sayısı bakımından Kanun, Anayasa’nın 96. maddesine tabidir.
16. Kanun'un görüşülmesine ilişkin TBMM Genel Kurul
tutanaklarının incelenmesinden KHK’nın tümü üzerindeki oylamanın açık oylama
yöntemiyle yapıldığı görülmektedir. Yapılan açık oylama sonucunda 200 kabul ve
24 ret oyunun kullanıldığı gözetildiğinde son oylamanın Anayasa'nın 96.
maddesinde öngörülen çoğunlukla yapıldığı anlaşılmaktadır.
17. Açıklanan nedenlerle son oylamasının Anayasa'da
öngörülen çoğunlukla yapıldığı açık olan Kanun, Anayasa'nın 96. maddesine
aykırı değildir. Bu itibarla kuralın şekil bakımından iptal talebinin reddi
gerekir.
Kuralın Anayasa’nın 87. ve 88. maddeleriyle ilgisi
görülmemiştir.
b. Esas Bakımından Anayasa’ya Aykırılık İddialarının
İncelenmesi
18. Kural, resmî bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına
veya resmî bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016
tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların
devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişilerin
bu fiilleri nedeniyle hukuki, idari, malî ve cezai sorumluluklarının
doğmayacağını öngörmektedir.
19. Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti;
eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve
özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adil bir hukuk düzeni kurup bunu
geliştirerek sürdüren, hukuki güvenliği sağlayan, Anayasa’ya aykırı durum ve
tutumlardan kaçınan, hukuk kurallarıyla kendini bağlı sayan ve yargı denetimine
açık olan devlettir.
20. Hukuk devleti ilkesinin gereklerinden biri olan
belirlilik ilkesine göre yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden
herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır
ve uygulanabilir olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı
koruyucu önlem içermesi gereklidir.
21. Anayasa Mahkemesi birçok kararında belirlilik
ilkesinin yalnızca yasal belirliliği değil daha geniş anlamda hukuki
belirliliği ifade ettiğini, yasal düzenlemeye dayanarak erişilebilir,
bilinebilir ve öngörülebilir olma gibi niteliklere ilişkin gereklilikleri
karşılaması şartıyla mahkeme içtihatları ve yürütmenin düzenleyici işlemleri
ile de hukuki belirliliğin sağlanabileceğini, asıl olanın muhtemel
muhataplarının mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar
doğurabileceğini öngörmelerini mümkün kılacak bir normun varlığı olduğunu
vurgulamıştır.
22. Bu bağlamda kuralda yer alan “…terör eylemleri ile
bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında…”
ibaresinin kuralı belirsiz hâle getirdiği söylenemez. Zira kanun hükümlerinin
belli bir düzeyde genel olması, somut olayın özelliğine göre değişebilecek tüm
çözümleri kuralın bünyesinde barındırma, bir başka ifadeyle, kuralın amaca
uygun sonuca ulaştıracak herhangi bir çözümü dışlamasını önleme ihtiyacından
kaynaklanmaktadır. Anılan ibareye 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe
teşebbüsü ve terör eylemleri ile devamı niteliğindeki eylemlerin her birinin
ayrı ayrı yazılmasının mümkün olmaması nedeniyle yer verilmiş olduğu
anlaşılmakta olup bu durum kanun yapma tekniğinin doğasından kaynaklanmaktadır.
23. Diğer yandan kuralda yer alan “…devamı…”
ibaresinin kuralın ileriye dönük olarak belirsiz bir süre uygulanmasına imkân
tanıdığı da söylenemez. Gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri
anlık fiiller olmayıp belli bir zamana yayılmıştır. Bu nedenle kuralda yer alan
ibarenin 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör
eylemleri ile bunlarla bağlantılı olarak hemen sonrasındaki sınırlı zamanda
meydana gelen fiilleri kapsadığı anlaşılmaktadır.
24. Türkiye, 15 Temmuz
2016 gecesi silahlı bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmıştır. Darbe
teşebbüsünde bulunanlarca hazırlanan sıkıyönetim direktifi ile Türk
Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından devletin yönetimi maksadıyla Yurtta Sulh
Konseyi teşkil edildiği, yönetime el konulduğu, tüm yurtta sıkıyönetim ve
sokağa çıkma yasağı ilan edildiği, kamu yetkisi ile yapılan tüm atama ve
görevlendirmelerin teşkil edilen Yurtta Sulh Konseyi tarafından veya
onun vereceği yetkiye istinaden yapılacağı, bunun haricinde yapılacak
işlemlerin yok hükmünde olduğu, mevcut yürütme erkinin görevden el
çektirildiği, TBMM’nin feshedildiği, tüm valilerin görevden alındığı, tüm vali,
kaymakam ve belediye başkanlığı atamalarının Yurtta Sulh Konseyi
tarafından yapılacağı, siyasi partilerin tüm faaliyetlerinin sonlandırıldığı,
polis teşkilatının sıkıyönetim komutanları emrine alındığı belirtilmiştir.
Anılan direktifin ve ekindeki sıkıyönetim komutanlıklarına ilişkin atama
listesinin darbe teşebbüsünde bulunanlar tarafından ilgili askerî birimlere ve
bakanlıklara gönderildiği anlaşılmıştır (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK],
B. No: 2016/22169, 20/6/2017, § 13).
25. Darbe teşebbüsü sırasında TBMM, Cumhurbaşkanlığı
Külliyesi, Ankara Emniyet Müdürlüğü, Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekât Daire
Başkanlığı, Millî İstihbarat Teşkilâtı yerleşkelerinin de aralarında bulunduğu
birçok yere uçak ve helikopterlerin de kullanıldığı bombalı ve silahlı
saldırılar yapılmıştır. Öte yandan Cumhurbaşkanının konakladığı otele silahlı
baskın yapılmış, ancak Cumhurbaşkanı kısa süre önce otelden ayrıldığı için
baskın amacına ulaşamamıştır. Ayrıca Başbakanın aracının bulunduğu konvoya
silahla ateş edilmiş, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının da
aralarında bulunduğu birçok üst düzey askerî yetkili rehin alınmıştır. Yine
Avrupa ve Asya'yı birbirine bağlayan Boğaz köprüleri ile İstanbul'da bulunan
havalimanları tanklar ve zırhlı araçlarla ulaşıma kapatılmış, ülkenin birçok
yerindeki çok sayıda kamu kurumu silah zoruyla işgal edilmiş veya buna teşebbüs
edilmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri, § 15).
26. Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada;
ilk belirlemelere göre anılan teşebbüse 8.000’in üzerinde askerî personelin
karıştığı, teşebbüs sırasında savaş uçakları dâhil 35 uçağın, 3 geminin, 37
helikopterin, 74’ü tank olmak üzere 246 zırhlı aracın ve 4.000 kadar hafif
silahın kullanıldığı bilgisine yer verilmiştir (Aydın Yavuz ve diğerleri,
§ 17).
27. Darbe teşebbüsü tüm anayasal organlar tarafından
reddedilmiştir. Cumhurbaşkanının çağrısı üzerine halk sokağa çıkarak darbe
teşebbüsüne tepki göstermiştir. Meşru devlet otoritelerinin emir ve
talimatlarına göre hareket eden güvenlik güçleri tarafından darbe teşebbüsüne
karşı konulmuştur. TBMM’de temsil edilen tüm siyasi partiler ile sivil toplum örgütleri
darbe teşebbüsünü kabul etmediklerini açıklamışlardır. Basın yayın organlarının
neredeyse tamamı darbe teşebbüsü aleyhine yayınlar yapmıştır. Yurt genelinde
Cumhuriyet başsavcılıkları darbe teşebbüsünde bulunanlar hakkında soruşturma
başlatarak güvenlik güçlerine teşebbüse katılanların yakalanması emrini vermişlerdir.
Nihayetinde darbe teşebbüsü buna karşı koyan güvenlik görevlileri ve sokaklara
çıkan sivillerle birlikte kapsamlı ve güçlü bir dirençle engellenmiştir (Aydın
Yavuz ve diğerleri, § 18).
28. Darbe teşebbüsü, egemenliğin kaynağı olmayan ve
milletin egemenliği kullanmak üzere yetkilendirdiği organlar arasında
bulunmayan bir grubun zorla demokratik anayasal düzeni ortadan kaldırmaya veya
değiştirmeye kalkışmasıdır. Darbe teşebbüsü ve bununla bağlantılı terör
eylemleriyle demokratik anayasal düzenin ve millet iradesinin üstünlüğünün
ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. Demokratik düzende millete -dolayısıyla onu
oluşturan her bir bireye- ait olan egemenlik bir grup zorba tarafından ele
geçirilmek istenmiştir (Aydın Yavuz ve
diğerleri, § 220). Dolayısıyla başta egemenliği gasbedilmeye çalışılan
millet olmak üzere millet adına egemenliği kullanmaya yetkili organlar ağır bir
saldırı altında olduğundan, bu olağan dışı ve istisnai şartlar altında söz konusu
saldırıların bastırılmasına yönelik ve sadece bununla sınırlı eylemlerin hukuka
aykırı fiiller olarak nitelendirilemeyeceği açıktır.
29. Söz konusu darbe teşebbüsünde saldırının kapsamının
büyüklüğü, yaygınlığı, saldırıyı gerçekleştiren kişilerin önemli bir kısmının
kamu görevlisi olması, esas itibarıyla saldırının yöneldiği hedefin bireyler
değil devlet ve hükümet güçleri olması, olağan şartlarda bu saldırının kamu
görevlileri tarafından önlenmesinin beklenmesi ve bunun yeterli olması gibi
uygulayıcılar için istisnai ve sıra dışı birçok faktör gündeme gelmiştir. Bu
itibarla darbe teşebbüsünün anılan istisnai ve sıra dışı özellikleri nedeniyle
uygulamada ortaya çıkabilecek birtakım tereddütlerin giderilmesi ve bu kapsamda
kuralla egemenlik hakkına sahip çıkan vatandaşların herhangi bir zarara uğrama
ihtimalinin baştan bertaraf edilmesi amacıyla anılan düzenlemeyi yapma ihtiyacının
duyulduğu anlaşılmaktadır.
30. Bu çerçevede dava konusu kuralda darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki
eylemlerin bastırılması kapsamındaki fiillerinden dolayı kişilerin hukuki,
idari, malî ve cezai sorumluluklarının doğmayacağı belirtilmiş olup kuralın bu
kapsamda olmayan, konusu haksız fiil ya da suç teşkil eden fiillerin icra
edilmesi hâlinde sorumsuzluk öngördüğü söylenemez. Zira kuralın lafzı ile
yukarıda belirtilen getiriliş amacı dikkate alındığında kuraldan böyle bir
sonuç çıkarmak mümkün görünmemektedir.
31. Anayasa’ya uygunluk karinesi uyarınca bir hukuk
devletinde Kanun’da belirtilen kişilere hukuka aykırı, haksız fiil veya suç
işleme görev veya yetkisinin verilemeyeceği açık olduğuna göre bu yönüyle da
kuralın haksız fiil veya suç teşkil eden eylemleri kapsamadığının kabul
edilmesi gerekir. Nitekim Anayasa Mahkemesi benzer hükümlere ilişkin vermiş
olduğu çeşitli kararlarında da aynı yönde değerlendirmelerde bulunmuştur (AYM,
E.2016/205, K.2019/63, 24/7/2019, § 134; E.2014/122, K.2015/123, 30/12/2015, §§
179-181).
32. Diğer taraftan, dava konusu kuralın bir yargılama
engeli getirmediğinin de vurgulanması gerekir. Bu kapsamda haksızlık oluşturduğu ileri sürülen
fiiller için yapılacak incelemede söz konusu fiilin kural bağlamında 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve
terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması
kapsamında işlenip işlenmediğinin
değerlendirileceği kuşkusuzdur. Yargı yerleri kuralda yer alan “bastırılma”
kapsamındaki filleri değerlendirirken meşru müdafaa gibi hukuka uygunluk
nedenlerinin bulunup bulunmadığını belirlemek durumundadır. Başka bir ifadeyle,
iptali istenen kuralın atıf yaptığı dönemdeki fiillere ilişkin olarak bir suç
ya da haksız fiilin söz konusu olduğunun iddia edildiği somut olaylarda yargı
makamları, bu fiillerin bastırma kapsamında olup olmadığını ve hukuka uygunluk
nedenlerinin bulunup bulunmadığını dikkate alacaklardır. Bu değerlendirme
sonucunda fiile ilişkin varılan sonucun anılan kapsamda olmadığının veya bunun
sınırlarını aştığının tespit edilmesi hâlinde sorumluluk gündeme gelecektir.
33. Kuralın öngördüğü bastırma kapsamındaki hareketlerin
hukuka uygunluk sebeplerinin bulunduğu sınırlar içinde kalan fiiller olması
nedeniyle söz konusu fiillerin hukuk düzeniyle çeliştiği söylenemez. Bir fiilin
hukuka uygunluğu onun hukuk sistemiyle bütünüyle uyumlu olduğunu gösterir. Bu
durum hukukun bütünlüğü ilkesinin bir sonucudur. Bu nedenle hukuka uygun bir
fiil nedeniyle onu icra edenlerin sorumlu tutulmamasının, başka bir ifade ile
hukuka uygun bir fiili gerçekleştirenlere hukuki, idari, malî ve cezai
sorumluluk yüklenmemesinin hukuk devleti ilkesini ihlal eden bir yönü
bulunmamaktadır.
34. Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 2. maddesine
aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir.
Kuralın Anayasa’nın 13., 15., 17., 20., 35. ve 36.
maddeleriyle ilgisi görülmemiştir.
IV. YÜRÜRLÜĞÜN
DURDURULMASI TALEBİ
35. Dava
dilekçesinde özetle, dava konusu kuralın uygulanması hâlinde telafisi güç veya
imkânsız zararların doğabileceği belirtilerek yürürlüğünün
durdurulmasına karar verilmesi talep edilmiştir.
1/2/2018 tarihli ve 7079 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında
Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek
Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 113. maddesiyle 8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve
Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek
Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 37. maddesine eklenen (2) numaralı fıkraya yönelik iptal talebi 16/7/2020 tarihli ve E.2018/31,
K.2020/38 sayılı kararla reddedildiğinden bu fıkraya ilişkin yürürlüğün
durdurulması talebinin REDDİNE 16/7/2020 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar
verilmiştir.
V. HÜKÜM
1/2/2018 tarihli ve 7079 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında
Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek
Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 113. maddesiyle 8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı
Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve
Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin
Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 37. maddesine eklenen (2)
numaralı fıkranın şekil ve esas bakımından
Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal talebinin REDDİNE 16/7/2020 tarihinde
OYBİRLİĞİYLE
karar verildi.
Başkan
Zühtü ARSLAN
Başkanvekili
Hasan Tahsin GÖKCAN
Başkanvekili
Kadir ÖZKAYA
Üye
Serdar ÖZGÜLDÜR
Üye
Burhan ÜSTÜN
Üye
Engin YILDIRIM
Üye
Hicabi DURSUN
Üye
Celal Mümtaz AKINCI
Üye
Muammer TOPAL
Üye
M. Emin KUZ
Üye
Rıdvan GÜLEÇ
Üye
Recai AKYEL
Üye
Yusuf Şevki HAKYEMEZ
Üye
Yıldız SEFERİNOĞLU
Üye
Selahaddin MENTEŞ
Üye
Basri BAĞCI
```