ictihat

AİHM, Dosya No : 27510/08, Tarih : 2014-06-02

# AİHM, Dosya No : 27510/08, Tarih : 2014-06-02 169 No’lu (Aralık 2013) Bilgi Notu’ndan alıntıdır Perinçek / İsviçre - 27510/08 - 17.12.2013 tarihli Karar [II. Bölüm] Olaylar — Başvuran, hukuk alanında doktora yapmıştır ve Türkiye İşçi Partisi’nin genel başkanlığı görevini yürütmektedir. 2005 yılında İsviçre’de çeşitli konferanslara katılmış ve bu konferanslar esnasında, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1915 yılında ve bunu müteakip yıllarda Ermenilere karşı soykırım suçunu işlemiş olduğunu açık bir şekilde reddetmiştir. Perinçek, Ermeni soykırımının “uluslararası bir yalan” olduğunu belirtmiştir. “İsviçre-Ermeni” Derneği başvuran hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Başvuranın, iki yıl tecilli, doksan günlük hapis cezası karşılığında her günü için 100 İsveç frankı (CHF), otuz günlük hapis cezasına çevrilebilecek şekilde 3.000 CHF ve davacı derneğe 1.000 CHF miktarında tazminat ödemesine karar verilmiştir. Hukuki Değerlendirme - Madde 17: Mahkeme, başvuranın bazı yorumlarının kışkırtıcı olduğunu kabul etmiştir. Başvuranın, suç işlemesinin altında yatan nedenler, yerel mahkemelerce “milliyetçi” ve “ırkçı” olarak tanımlanmıştır. Söz konusu olaylar hakkında konuşurken, başvuran, konferanslarında “uluslararası yalan” kavramına atıfta bulunmuştur. Ancak, rencide edici, sarsıcı ve rahatsız edici fikirlerin de 10. madde ile korunduğu vurgulanmıştır. Başvuranın, söz konusu yıllarda yapılan katliamların ve tehcirlerin doğruluğunu hiçbir zaman sorgulamaması, fakat bu olayların “soykırım” olarak nitelendirilmesine karşı çıktığını belirtmeyi gerekli görmesi dikkate değerdir. Mahkeme, 1915 olaylarının hukuki olarak “soykırım” şeklinde tanımlanmasını reddetmenin, Ermeni halkına karşı nefret uyandıracak nitelikte olmadığı görüşündedir. Aslında Perinçek, nefrete teşvik etmekten kovuşturulmadığı veya mahkûm edilmediği gibi, olayların mağdurlarını hakir gördüğünü de dile getirmemiştir. Bu nedenle, Mahkeme Sözleşme’nin 17. maddesini uygulamaya gerek görmemiştir. Sonuç : 17. madde uygulanamaz (oy birliğiyle). Madde 10: İhtilaf konusu mahkûmiyet kararı, şüphesiz, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına “müdahale” teşkil etmiştir. Söz konusu müdahalenin yasalarla öngörülüp öngörülmediği konusu hakkında, başvuran aleyhinde verilen mahkûmiyet kararı, yürürlükteki bir yasa hükmüne dayanmıştır. “Soykırım” teriminin İsveç Ceza Kanununda kullanıldığı gibi Sözleşme’nin 10 § 2 maddesinin gerektirdiği belirginlik ile uyumlu olup olmadığı sorgulanabilir. Ancak, başvuran hukuk alanında doktora yapmış ve bilgili bir siyasi figür olduğundan ve İsveç Ulusal Konseyi 2002 yılında Ermeni soykırımının varlığını tanıdığından, başvuran hakkında cezai yaptırım uygulanması öngörülebilir. Meşru amaç göz önüne alındığında, ihtilaf konusu tedbir, diğerlerinin haklarını, yani 1915 yılında ve müteakip yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermenilere karşı gösterdiği acımasızlık sonucunda mağdur olanların yakınlarının onurunu korumayı hedeflemiştir. Son olarak, Mahkeme kendisinden; 1915 sonrasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından, Ermenilere yönelik olarak gerçekleştirilen uygulamaların hakikati yansıtıp yansıtmadığı veya İsveç Ceza Kanunu’nun anlamında bu eylemlerin “soykırım” olarak tanımlanmasının hukuki açıdan uygun olup olmadığı konusunda karar vermesinin talep edilmediğini belirtmiştir. Mahkeme’nin tek görevi, Sözleşme’nin 10. maddesi uyarınca, yetkili yerel mahkemelerce takdir yetkilerini kullanarak verdikleri kararları incelemektir. Başvuranın konuşmasının mahiyeti ve yerel mahkemelerin takdir yetkisi — 1915 ve sonrasında yaşanan olayların, “soykırım” olarak tanımlanıp tanımlayamayacağı hususu, kamu menfaati ile büyük oranda ilgilidir. Başvuranın ifadelerinin ve tutumlarının mahiyeti tarihi bir çerçeve içinde düşünülebilir. Ek olarak, başvuran ayrıca Türkiye ve insanları katliam ve tehcir mağduru olan Ermenistan arasındaki ilişkileri etkileyen bir soru hakkında bir politikacı olarak görüşlerini açıklamıştır. Söz konusu soru, bir suçun nitelendirilmesiyle ilgili olduğu kadar, aynı zamanda hukuki çağrışımı da vardır. Buna göre, başvuranın konuşması tarihi, hukuki ve siyasidir. Yukarıdaki bilgiler ve özellikle başvuranın konuşmasına ilişkin kamu menfaati göz önüne alındığında, yerel makamların takdir payı sınırlandırılmıştır. Yerel mahkemelerin başvuran hakkında mahkûmiyet kararı verirken izledikleri yol — “Fikir birliği” kavramına ilişkin olarak, dünyadaki 190 devletin yalnızca yirmisinin Ermeni soykırımını resmi olarak tanıdığı görülmektedir. Ayrıca, “soykırım” kavramı kesin olarak tanımlanmış yasal bir kavramdır. Tarih araştırmasının tanım itibariyle, mutlak suretle kesin sonuçlara varılmasını veya ortaya nesnel ve mutlak doğrular konulmasını gerektirmeyen, tartışmaya açık bir konu olduğu düşünüldüğünde; Mahkemenin söz konusu olaylara benzer olaylarla ilgili olarak genel bir uzlaşmaya varılabileceği hususunda tereddütleri bulunmaktadır. Bu bağlamda, Mahkeme mevcut davayı, Nazi soykırımı suçlamalarının reddedilmesine ilişkin davalardan bariz bir şekilde farklı görmüştür. Bu nedenle, yerel mahkemelerce mahkûmiyet kararının korunmasına ilişkin olarak izlenilen yol tartışmaya açıktır. Zorunlu sosyal bir ihtiyacın var olup olmadığı — İsveç Karşılaştırmalı Hukuk Enstitüsü tarafından yapılan bir araştırma, incelenen on altı şirketten sadece ikisinin, kapsamını Nazi soykırımına indirgemeden, soykırımı inkâr etmenin cezai bir suç olduğu görüşünde olduklarını göstermiştir. Diğer Devletlerin hiç birisi, böyle bir mevzuatı açıkça “zorunlu bir sosyal ihtiyaç” olarak görmemiştir. İsviçre, Osmanlı İmparatorluğu’nun bulunduğu bölgede 1915 yılında ve müteakip yıllarda gerçekleştirilen fiillerin hukuken “soykırım” olarak nitelendirilmesine karşı çıkan beyanlara dayanarak, bir ülkenin, bir kişiyi ırk ayrımcılığı gerekçesiyle cezalandırılmasında nasıl bir sosyal gereksinim olduğunu gösterememiştir. Söz konusu çalışmanın yayımlanmasından sonra, iki gelişme göz önüne alınmalıdır. İlk olarak, İspanya Anayasa Mahkemesi, reddetme suçunu anayasaya aykırı bulmuştur. İkinci olarak, Fransa Anayasa Konseyi, hukuken tanınan soykırımların varlığını inkâr etmeyi ceza gerektiren suç kapsamına sokan bir kanunu, anayasaya aykırı bulmuştur. Söz konusu kararların katı bir şekilde bağlayıcı nitelikleri olmamalarına rağmen, Mahkeme bu kararları göz ardı edemez. Mahkeme, Fransa’nın 2001 yasasında Ermeni soykırımını açıkça tanıdığını belirtmiştir. Bu nedenle, Fransız Anayasa Konseyi’nin belirli olayların soykırım olarak resmi bir şekilde tanınması ve resmi görüşü sorgulayan kişilere cezai yaptırımlar uygulanmasını anayasaya aykırı bulan karar arasında, ilke olarak herhangi bir çelişki bulunmadığını gösterdiğini gözlemlemiştir. Ermeni soykırımını tanıyan diğer Devletler, kamu menfaatine ilişkin kesin bir şekilde belirlenmemiş sorularla ilgili tartışmayı besleyebilecek azınlık görüşlerini korumanın ifade özgürlüğü hakkının temel amaçlarından biri olduğunu göz önüne alarak, cezai yaptırımlar sağlayan kanunlar çıkartmayı gerekli görmemişlerdir. Son olarak, mevcut davanın, Ermeni sorusu bağlamında yasal bir dayanakla ilk defa bir birey hakkında mahkûmiyet kararı verilmesine ilişkin olduğu dikkate değerdir. Ayrıca, diğer on bir Türk vatandaşlarıyla birlikte başvuranın, ayrımcılık niyeti görülmediğinden, Bölge Mahkemesince, soykırımların varlığını reddetme suçlarından beraatlarına karar verilmiştir. Yukarıdaki bilgiler ışığında, Mahkeme başvuranın mahkûmiyetinin “zorunlu bir sosyal ihtiyaçtan” doğduğundan kuşku duymaktadır. (d) İzlenen hedefe ilişkin tedbirin orantılılığı — Hapis cezasına çevrilebilenlerde de dâhil olmak üzere, başvurana uygulanan yaptırımlar, özellikle ağır olmamalarına rağmen, yine de caydırıcı etkiye sahiptirler. Yukarıdaki bilgiler ve özellikle karşılaştırmalı hukuk belgeleri ışığında, Mahkeme, yerel makamların başvuranın mahkûmiyetinin gerekçelendirilmesi amacıyla gösterdikleri gerekçelerin yetersiz oldukları sonucuna varmıştır. Yerel makamlar, özellikle, başvuranın mahkûmiyetinin “zorunlu bir sosyal ihtiyaçtan” doğduğunu veya 1915 yılında ve müteakip yıllarda yaşanan olayların sonucunda mağdur olanların yakınlarının duygularını ve onurunu korumak için demokratik bir toplumda gerekli olduğunu göstermemişlerdir. Bu nedenle, yerel makamlar, kamu menfaati tartışmasına ilişkin bir hususta, sınırlı takdir payını aşmıştır. Sonuç : ihlal (ikiye karşı beş oyla). Madde 41: Mahkeme, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği yönünde verilen kararın, Perinçek’in maruz kaldığı manevi zarar açısından yeterli adil tazmini teşkil ettiğine hükmetmiştir. 175 No’lu (Haziran 2014) Bilgi Notu’ndan alıntıdır Perinçek / İsviçre - 27510/08 - 17.12.2013 tarihli Karar [II. Bölüm] Başvuran, bir hukuk doktoru ve Türkiye İşçi Partisi genel başkanıdır. Başvuran 2005 yılında, Osmanlı İmparatorluğunun 1915 yılında ve daha sonraki yıllarda Ermeni soykırımı gerçekleştirdiğini aleni olarak reddettiği bir dizi olaylarda yer almıştır. Başvuran özellikle, Ermeni soykırımını “uluslararası bir yalan” olarak tanımlamıştır. İsviçre-Ermeni Derneği, başvuranın beyanlarının içeriği nedeniyle başvuran hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Mahkûm edilen başvuranın, doksan gün hapis cezası karşılığında her gün için 100 İsviçre frangı para cezası ödemesine ve bu kararın iki yıl tecil edilmesine, 3.000 İsviçre frangı para cezası ödemesine ya da bu cezanın otuz günlük hapis cezasına çevrilmesine ve manevi tazminat olarak İsviçre-Ermeni Derneğine 1.000 İsviçre frangı ödemesine karar verilmiştir. 17 Aralık 2013 tarihinde verilen bir kararda (bk. 169 sayılı Bilgi Notu), Mahkeme’nin bir Dairesi iki oya karşılık beş oyla, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Daire, başvuranın mahkûmiyetinin gerekçesi olarak ulusal yetkililerce gösterilen nedenlerin, “mahkûmiyetin “acil bir toplumsal ihtiyacı” karşıladığını ya da 1915 ve sonraki yıllarda yaşanan haksızlığın mağdurlarının atalarının onur ve hissiyatlarının korunması için demokratik bir toplumda gerekli olduğunu göstermek açısından yetersiz olduğunu değerlendirmiştir. Bu nedenle Daire ulusal makamların, açıkça kamu menfaatini ilgilendiren bir konu ile ilgili olan mevcut davada kendilerine tanınan sınırlı takdir payını aştıklarına karar vermiştir. Hükümetin talebi üzerine dava 2 Haziran 2014 tarihinde Büyük Daire’ye gönderilmiştir.